26 Ekim 2010 Salı








YIKIK DUVARLAR KONUŞTU

"Kerpiç kerpiç üstüne kurdum binayı
Binayı kurar iken gördüm Leyla'yı
Leyla başıma açtı türlü belayı"


O kerpiç binalar yapılırken kadınlarımızda, kızlarımızda Leyla adı bile yoktu köyümüzde. Hüsneler, Ayşeler, Döndüler... vardı. Yukarıdan aşağıya köyün içinde o kadar yıkık duvarlı kerpiç ev kalıntısı var ki dayanamadım bunlardan birinin fotoğrafını çektim. Sonra dedim ki kendi kendime "Ben, bu yıkık duvarları konuşturayım; kendi öykülerini kendileri anlatsınlar."
Sözü aldı ağzımdan yıkık duvar:


"Ben bir yıkık duvarım. Bir ben değilim yıkık olan. Bana dayanan diğer üç duvar da yıkık. Yeni yapılırken de ne kadar keyifliydim. Köy mezarlığının yanındaki gölün kenarında kerpiçlerimi kesti sahibim. Dört gözlü kalıbın içine, kardığı samanla karışık çamuru attı. Kalıbı kaldırınca dört kerpiç ortaya çıktı. Yan yana sıralandı kerpiçler. Sığır dönüşü hayvanlar çiğnemesin diye kuruyuncaya kadar kerpiç sergisinin başını bekledi kerpici kesenler. Kurudu, yapılacağım yere at arabası ya da traktör vagonetiyle çekildi kerpiçler.
Bu köyün insanları duvar ustalığından anlamazlardı. Göçmen ustanın maharetli elleriyle kayıldı üst üste kerpiçler. Harcımız da yine çamurdu. Çatı ne arasın o zamanlar. İnce, kalın direklerle örtüldü üstümüz. Sonra ot ve toprak atıldı dama. İçimizi, dışımızı o, uzun boylu Fettah Usta sıvayınca olduk bir köy evi. Öyle uzun boyluydu ki bu adam çoğu yerde merdiven bile kullanmazdı sıva yaparken.
Şimdi yıkık duvarlar olduğumuza bakmayın neler yaşandı bizim dört duvarını oluşturduğumuz bu evlerde. Evlerin dört duvarı içinde, girişte mabeyin dediğimiz, odalara ve evliğe açılan bir genişçe aralık. Odanın biri sürekli oturulan yer olduğu için üç tarafına, içi taşla doldurulmuş yükseklikler yapılır; somya, kanepe yerine kullanılırdı bu kilimle, minderlerle, halı yastıklarla döşenmiş yerler. Bu odanın bir köşesinde de tabanı betonla örtülmüş, köylünün "hamamlık" dediği her tarafı açık banyo bulunurdu.
Bizim dört duvar olarak oluşturduğumuz evlerin içinde, köy evlerinde yüklük, buzdolabı görevleri yapan "evlik" vardı. Serin, soğuk olurdu bu odalar. Bir tarafında yün yorgan, yatak kayılı olurdu bu evliklerin. Ayrıca kışlık yufka ekmek, kurbandan kurbana üzlüklere doldurulan kavurma(sızgıt), turşu küpleri de bu evliklerde saklanırdı. Nişanlısını, akşamları gizlice görmeye gelen köy gençleri de utana sıkıla, elleri kınalı nişanlıları ile bu serin odalarda görüşürlerdi. Acıkan çocuklarına bu evliklerdeki üzlüklerde korunan kavurma ya da çökelekle dürüm verirdi analar.
Gün geldi, her kış akan üstümüzdeki o kara örtüler, damlar açıldı, yerine çatılar kuruldu. Kırmızı kiremitli çatılar. Köylü, toprak örtülü damlara iki köy öteden çora çekmekten kurtuldu. Biz duvarlar da yağmurdan, kardan daha az etkilenir olduk.
Fotoğrafta sadece bizi, yani yıkık duvarlarını gördüğünüz ev Kekeç'in Ali amcanın eski evidir. Kırmızı yanaklı Ali emminin ilk eşi Hüsne teyze, kınalı elleriyle bu eve gelin geldi. Üç çocuklu gelinken, kayınbabasının yanında sesli konuşmazken daha, genç yaşta traktörle vagonet arasında kalıp geçti gitti bu dünyadan. Bu yıkık evin fotoğrafını çekince aklına geldi bizleri anlatmak bu satırların yazarının. Keşke Hüsne gelinin dramatik öyküsünü de tam bilse de anlatsaydı.
Fotoğrafı yok; ama bu yıkık duvarları kalmış evlerden biri de aşağı mahallededir. O evde de bizi konuşturup "niye yıkık duvarlar olduğumuzu" anlatan yazarımızın Hüsne teyzesi otururdu. Türküler yakan, yanık sesiyle bu türküleri söyleyen, yoksulluk içinde yaşamış, tam da bolluğa kavuşup rahat edecekken hastalanıp yıllarca derdin sıkıntısıyla yaşayan Hüsne teyze. Öğretmen olan yeğeninin eşinin de çalışmasına aklı bir türlü ermemişti Hüsne teyzenin. "Senin yemeğini kim yapıyor? Mektebe aç mı gidiyorsun?" diye sorular sorardı. Türkü bile yakmıştı. Sanıyordu ki çalışan kadınlar evde yemek falan yapmaz. Şimdi bizi, yıkık duvarlarını gördüğünüz bu evde Hüsne teyzenin kocası Saat emmi (Sait) çobanlık yaparken ne yoksulluklar yaşanmıştır. Dolabında sakladığı, Nevşehirli çerçilerin çorap eskisiyle, yırtık naylon ayakkabı karşılığında sattığı kuru üzümü, leblebiyi çocuklarına gıdım gıdım verirdi Hüsne teyze. O küçük, kirli beyaz karton kutusuyla Rize çayı paketinden azcık atardı demliğe. Nerede şimdiki gibi çeşit çeşit çay?
Ne Hüsneler, Hürüler, Ümüşler ve de Döndüler gördük biz, şimdiki gibi birer yıkık duvar değilken. Ne sevinçlere ne üzüntülere tanıklık ettik o dört tarafını çevirdiğimiz evlerin içinde. Kocasından olmadık yere dayak yiyen kadınların ağlayışını, doktora bile götürülemeden yatağında ölen yaşlıların inleyişlerini yaşadık. Niye o evler artık uçuntu oldu da bizler birer yıkık duvar olup çıktık?
1960'lardan sonra kasabalarda, kentlerde üçer beşer birleşip ev tutarak okumaya başladı bu köyün çocukları. İyi de okudular. Pek çok meslekten iş sahibi oldular. En çok da öğretmen yetişti. Okuyanlar işleri gereği memleketin çeşitli yerlerine dağılmaya başlayınca göç de başladı köyden. Bir de "Alamancılık" çıktı o yıllarda. Memleketimin kara yağız, o yaşa kadar askerlik dışında köyünden bile çıkmamış insanları trenlerle çalışmaya gittiler uzak el kapılarına. Zamanla eş ve çocuklarını da götürmeye başladılar. Birçoğu yerleşti kaldı uzak gurbet ellerine. Ekmek nerdeyse hayat da oradaydı. Tarlalara kadastro da gelince bölük pörçük olunca o bereketli tarlalar, çoğu sattı payına düşeni. Ankara'dan, Kayseri'den, Kırşehir'den...çeşitli kentlerden ev alanlar göçüp gittiler köyden. Evlerini bahçe duvarlarıyla çevirip, ağaçlar dikerek güzelleştirip köyde kalanlar da var; ama köyün pek çok insanı göçüp gitti. Boş kalan evler de zaman içinde, bakanı, oturanı olmayınca yıkık dört duvara dönüştü.
Yıkık duvarların öyküsü de aslında köyün, köylülüğün de bir tükenişidir.Bizde, bu yıkık duvarlarda anlatacak ne yaşanmışlıklar var; ama şimdilik yeter deyip sözü bu satırların yazarına bırakalım."
...........................................................

Tüm yazılarımı kendi söyleyişimle yazarken yüz elli hanelik köyümün nasıl elli haneye kadar düştüğünün öyküsünü, görünce etkilendiğim yıkık duvarların ağzıyla anlatmak istedim. Çünkü o duvarların oluşturduğu evler terkedilip viraneye dönerken aslında bir kültürün, yaşam biçiminin de tükenmişliğini anlatıyorlar.

"Biz toprak damlı, kerpiç duvarlı
Evlerde büyüdük
Kışın sıcak, yazın serindi bu evler
Öyle kendimize ayrılmış
Odalarımız falan yoktu
Alfabedeki yazıları geçtik
Saman yapraklı defterlerimize
Gaz lambasının soluk ışığında
Lüks lambasının yanması bile lükstü
Evimize konuk geldiğinde
Okuduk, yazdık, büyüdük
Kentlere göçtük
Rahat yaşadık, yaşıyoruz
Özlemini duyuyoruz o yoksunluk günlerinin
Köydeki bir yıkık duvarı
Gördüğümüzde"
..........................................................................
Numan Kurt

17 Kasım 2010
Not: Yıkık evin üstündeki fotoğraf Hacıbektaşlı sıvacı Fettah Usta'ya aittir.

5 Ekim 2010 Salı

İLGİNÇ ADAMDI BENİM DEDEM (Bir insan portresi)


Yine bir şeylere sinirlenmişti dedem. Ne dediği pek anlaşılmıyordu; ama çiçek bozuğu gözleri kızarmış söylenip duruyordu. Odasının önünde elinde bastonu dolanıp duruyordu. Biz çocuktuk o zamanlar. Ona "Dede, ne oldu, kime, neye kızdın yine?" diyecek durumda değildik. Ümüş ebemin yeğeni Hüseyin dayı, dedemin odasına akşamları sık sık oturmaya gelenlerden biriydi. O gün de ceketi sırtında, elinde tespih oralarda dolaşıyordu. Sonunda dayanamadı sordu dedeme:
-Bekir emmi, ne oldu? Kime sinirlendin bu kadar?
- Ne var da ne olacak! Bizim ağa motor (traktör) almış bizim haberimiz yok. Bir etek para. Neyle, nasıl ödeyecek borcunu?
Köye göçmenler yerleşecek diye köylünün ilçe kaymakamı ile kavgasına karışan, kaymakamı vurup yaralayan Hüseyin dayı yıllarca hapishanede yatmanın verdiği umursamazlık ve kibarlıkla:
-İyi ya Bekir emmi! Daha ne istiyorsun? Yeğenimiz traktör sahibi olmuş. Çalışır öder. Tarlası var, yaşı da genç. Sevinmen gerekirken sen bağırıp çağırıyorsun.
-He ya! Elindeki tarlayı da kaybetsin motor borcu ödeyeceğim diye.
Dedemin bu terörü (!) birkaç gün sürdü. Dayım, böyle zamanlarda ortalıkta pek görünmez; zavallı, sessiz Ümüş ebem ise ağzını açıp da bir kelime söylemeye cesaret edemezdi. Nasıl çözülürdü, tatlıya bağlanırdı peki bu sorun? Bunun kolayında ne vardı? Bir yolla dedemin cüzdanına o zamanın parasıyla beş on lira konur, buna keyfolan Bekir ağanın da sesi kesilirdi. Bu kavga gürültüyü yalnız traktör alınırken çıkarmadı dedem. Dayımın yaptığı her atılıma karşı çıktı. Kamyon alırken, otobüs alırken, Kayseri'ye göçerken benzer sahneler çok yaşandı. Ne oldu yaşandı da? Onun gürültü patırtısına pek aldıran olmadı. Sesi de aynı yöntemle kesildi.
Dedemin iki oda bir aralıktan oluşan kerpiçten yapılı evine girdiğini pek görmedim ben çocukluğum, gençliğim boyunca. Onun kendi odası vardı. Girişte küçük bölmeyle büyükçe bir odadan oluşan bu yapılar köyde pek çoktu. Köy düğünlerinde düğün odası olarak da kullanılırdı bu odalar. Odanın içinde toprakla yığma üç sedir, sol köşede de "hamamlık" dediğimiz açık banyo bulunurdu. Sedirler; kilimler, halı yastıklar ve minderlerle döşenmişti. Akşamları Dadağı kömürüyle ısınan odada, dedemin köyde küs olmadığı az sayıda kişilerden gelenler aralarında sohbet ederlerdi. Bu konuşmalarda da dedem mutlaka köyden birilerine, hiç bulamazsa köyün imamına kızar, atar tutardı. Camiye de gittiği halde nedense imamlarla yıldızı hiç barışmazdı.
Kapı komşusu bakkal Alişen emmiyle kırk yıl, iki evin arasındaki daracık geçiş yüzünden kavga eden dedem son yıllarında Alişen emminin dükkânından hiç çıkmamış, onun can dostu olmuştu.Yaşar Kemal'in "Ortadirek" romanındaki Koca Halil gibi dedemin de bazen tüm köye küstüğünü, biz torunlarından başka kimseyle konuşmadığını düşünürdük.
Yaz günleri odanın dış kapısında elinde peşkirle dedem karasinek kovalıyor. Köyde sinek eksik olur mu? Ertesi gün yine aynı uğraş. Görenler "Bu Bekir ağa da amma titiz adam! Odasına sinek bile sokmuyor." diye düşünür. Oysa dedem sırtındaki gömleği (renkli gömlek olurdu genellikle) haftalarca çıkarıp yıkamaya vermezdi.
Bir kadın düşünün ki ömrü boyunca köyünden çıkıp ilçeye dahi gitmemiş. Ağzında dili yok. Ses çıkarmadan hizmet ettiği kocasından bir kere iltifat, teşekkür duymamış. Bırakın iltifatı, teşekkürü hep aşağılanmış.İşte bu benim Ümüş ebem. Pek çok Anadolu kadını gibi bütün ezilmişliğiyle bu ufak tefek kadına, dedemin hiç adıyla seslendiğini, "Ümüş" dediğini duymadım inanır mısınız! Yaz kış içerdeki ya da dışardaki tandırda dedeme o kenarı kızarmış çörekleri yapan Ümüş ebemin bir gün de kocasına diklendiğini, "Ben de insanım!" dediğini duymadım. Dedemin bu melek kadına hitabı ya "Gıeyzz!" ya da "Kerahat!" şeklindedir. Tatillerde okuldan köye gelişlerimde elinde yeni çaldığı yoğurduyla yanıma gelirdi Ümüş ebem. Benim yoğurdu sevdiğimi bilirdi. Nedense "Kurban olurum!" sözü dillerinden düşmezdi bu çileli köy kadınlarının. Belki de onlara hiç kimse bu sözü söylemediği halde.
Rahmetli dedemi anlatırken onu, sevdiği bir torunu olarak kötülemek gibi bir niyetim hiç olamaz. Bu ilginç adamı değişik huylarıyla anmak, rahmetle yad etmek istedim. Dedemi öyle çok anarım ki şimdi onu hiç görmeyen arkadaşlarım bile tanırlar. "Aynı dedem gibisin!" sözünü iyi bilirler. Oyunda herkese sataşan, sinirlenen biri oldu mu bu cümle hemen söylenir.
Bayramlarda sabah çayını içip anne-babamızın elini öptükten sonra ilk gittiğimiz yer dedemin odasıydı. Elini öperdik. Yüzünde diğer zamanlar pek görmediğimiz hafif bir gülümseme belirir o da yüzümüzü öperdi. Akide ya da sormuk şekerini alır, neşeyle çıkardık. Aksi, alıngan, kavgacı bir adam da olsa biz torunlarını severdi dedem.
Ömrünün sonuna kadar tütün içti. Seksen beş yaşında rahmetli oldu. İçtiği tütün de hep kaçak tütündü. Onun tütününü iki yıl Diyarbakır'dan ağabeyim getirdi, bir yıl da Muş'tan ben getirmiştim. Üstelik o yıllarda yasaktı böyle şeyler. "Ben, yemeklerde bu ot yağlarını yemem!" diye tutturur, tereyağından başka yağı yemezdi. Bunun da kolayı bulunurdu. Nazik bacım diğer yağlarla pişirdiği yemeğe biraz da tereyağı koklattı mı bizim Bekir dede farkına bile varmazdı.
1980'li yılların başında dayım, işi gereği Kayseri'ye göçtü. Kıyameti kopardı dedem. Seksen yıl yaşadığı köyünden kopmak istemiyordu. İşi otobüsçülük olan dayım, terminale yakın bir ev tutmuştu. Oturduğu dairenin beşinci katta olması da ayrı sorundu dedem için.
Ayda, iki ayda bir Çarşamba günleri Mucur'a gelirdi dedem. Bir keresinde bizim kapıyı bastonla tıklatırken komşu çıkmış kapıya. "Amca, onlar okuldadır, akşama gelirler." demiş. Akşam geldiğimizde dedem yine kapıdaydı. Biz inanmıyor "Kapıyı açmadınız!" diye söyleniyordu. Eski köy berberimiz Cingiş'e tıraş olmak için gelirdi Kayseri'den Mucur'a. Sanki Kayseri'de berber yok. İşin bahanesiydi bu. Ertesi gün Mucur'un pazarı olduğu için köyün minibüsüyle köye gidecek. Bu defalarca tekrar etti. Bizim bir rahatsızlığımız olmadı; ama gündüz evde bizi bulamayınca kendisi küsüyordu.
Tek oğlu dayıma hiç dayanamadığı, onu çok sevdiği halde onun her atılımına karşı çıkan, onun zarar göreceğinden korkan bu ilginç adamı anlatmak istedim. Çoğu zaman yalnız torunlarıyla barışık, bu ufak tefek, ben bildim bileli eli hep bastonlu, hep söylenen, birilerine kızan bu adamı anmak istedim. Benim Bekir dedem, bu yazıyı okuyanları belki ilgilendirmez (yakınlarından başka); ama bu ilginç adamın portresini çizmek istedim.

"Gözünde çiçek bozuğu
Elinde baston
O ufak tefek, sinirli mi sinirli adamı
Anarken
Hep ebem gelir aklıma
O sessiz, küçücük, melek kadını düşünürüm
Anadolu köy kadınları adına
Kenarı kızarmış çöreği
Yağlı yoğurdu ile
Hep hizmet eden
Ama bir teşekkür bile edilmeyen
Kasabayı bile görmeyen
Ümüş ebem gelir aklıma"
.....................................................................

Numan Kurt

6 Ekim 2010


-