18 Aralık 2011 Pazar

ŞU FACEBOOK DEDİKLERİ

Bizimki de kırkından sonrayı bırakın, altmışından sonra saz çalmak gibi. Zaten televizyon, uçak, bilgisayar gibi buluşlara oldum olası hiç aklım ermemiştir benim. "Koskoca uçak havada nasıl durur? Dünyanın her yerindeki olayları, kanapemize yan yatmış halimizle nasıl seyrederiz bu televizyon denen ekrandan? Ne sorsan cevap veren, hele de facebook yoluyla yıllardır görüşemediklerimizle iletişimimizi sağlayan bu bilgisayar da nasıl bir mucizedir? Böyle derken bilime olan hayranlığımı anlatmak istiyorum. İnsanlık, bu buluşları yapanlara çok şeyler borçludur.
Üç yıl önce otuz altı yıllık öğretmenliğe noktayı koyup "Şimdi ne yapmalıyım?" sorusuna yanıt ararken, çocuklar: "Baba, gel sana bilgisayar alalım, yazılarını da orada yazarsın, hem senin için de keyifli bir uğraş olur." dediklerinde ben klavyenin tuşlarına basmayı bile bilmiyordum. Kafasını gözünü yararak da olsa bu zamane mucizesini açıp kapatmayı, blog oluşturup ( çocukların yardımıyla) yazılarımı yazmayı öğrendim. Bir gün kızım bana:
 - Baba, facebook denen bir paylaşım sitesi var, seni üye yapayım.
 - Ne işe yarıyor bu facebook?
 - Üye olduktan sonra senin adını görenler arkadaşlık istiyor veya sen gördüklerinden arkadaşlık istiyorsun.
 - Ben bu yaşta kiminle arkadaş olacağım, orası gençlerin sitesi olmalı.
 Böyle karşı çıktıysam da yine de üye olduk, daha doğrusu üye yapıldık.Önce facebook hesabı olan birkaç yakınımla arkadaş olduktan sonra beni mutlu eden mesajlarla birlikte eski öğrencilerimden istekler gelmeye başladı. 1973'ten 1995'e kadar çalıştığım Mucur'dan, özellikle 1973-1992 arası Mucur Ortaokulu'ndaki öğrencilerimden gelen istek ve onurlandırıcı mesajlar, benim gibi emekli bir öğretmeni elbette  sevindirdi. "Mucur Ortaokulu Yılları" adıyla siyah beyaz fotoğraflardan oluşan albümü facebookta oluşturunca istekler çoğaldı. Ben istek yapmıyordum. Bu benim ne gururumdan ne de "benim yaşım büyük" anlayışımdandır. Sadece şunu düşündüm: Büyük çoğunluğu vefa gösterip sevgi ve saygılarını iletse de az sayıda da olsa birtakım ön yargılarla iletişim kurmak istemeyenler de olabilir. Onları güç durumda bırakmamak gerekir. Bu düşüncemde haklı olduğumu da zaman çok iyi gösterdi.
 Düşünebiliyor musunuz, bir öğrencinizi on bir- on dört yaş aralığında okutuyorsunuz, ondan sonra otuz- otuz beş yıl onu hiç görmüyorsunuz. Bir gün karşınıza elli yaşına yaklaşmış olarak çıkıyor. Eğer bulunduğunuz kentteyse onunla buluşup konuşuyorsunuz. Bu mutluluklar bir yana şimdi yetmiş yaşına gelen kendi öğretmenlerinizden biri de bir tesadüf sonucu facebook arkadaşınız oluyor ve onun şiirleri seslendirdiği videoları dinliyorsunuz.
 Yukarıda belirttiğim albümdeki siyah beyaz fotoğrafların çoğu 1973-1980 arasında çekilmiş. İlçenin tek fotoğrafçısı belirli günlerde çekmiş bu fotoğrafları. Birkaç tane de tab edip okula getirmiş. O zamanın öğrencilerinde bu fotoğrafı alacak para nerede? Öğretmen olarak bizler almışız o fotoğrafları. Şimdi kırklı, ellili yaşlar gelen eski öğrencilerimizin, o fotoğraflarda ortaokuldaki hallerini gördüklerinde nasıl duygulara kapıldıklarını siz düşünün.
Facebooka üye olduğumuz ilk aylardaki gülünç bir olayı da anlatmadan geçemeyeceğim:
 Bir gün facebooka girdim, "Bilgiler" kısmında oku gezdirirken "flört" yazan sözcüğün üzerinde de durmuşum herhalde. Oraya tıklamadığımı biliyorum. Kapattım ve dışarı çıktım. Üç saat sonra eve geldiğimde çocuklar da bize gelmişler. Yeni heves ya! Yine açtım, bakıyoruz, kızım da bazı yerlerini öğretiyor bana. Birden kızımın çığlığı:
- Aman baba, bu ne?
 - Ne var kızım, ne oldu?
- Bak şurada ne yazıyor?
Dikkatle baktım, "Anasayfa" denen yerde aynen şu cümle var: "Numan yeni flört arıyor."
 - Allah Allah! Kızım bu neyin nesi? Çabuk sil şunu! Umarım bu kısa zaman içinde okuyanlar olmamıştır.
 - Baba, sen bu "flört" yazan yere bastın mı?
 - Bilmiyorum kızım, birkaç saat önce girdim, çeşitli yerleri dolaştım; ama böyle bir yere basmamışımdır herhalde.
 Bu arada tepemizde dikilip bakan damat da durumu anlayınca bastı kahkahayı. "Ben seni anneme demem mi?" diyerek salon kapısına doğru koştu. "Elli kağıt temizler bu işi." demeyi de unutmadı. Ben de teslim olmadım her zamanki gibi. "Geç onları, tınmam öyle şeylerden." diyerek umutlarını(!) boşa çıkardım.
..............
  Bir başka olay da gülünç olmasa bile epeyce ilginçti. Ben "Edebiyat Defteri" adlı bir edebiyat sitesine yazılarımı gönderiyorum. Yazılarıma "Bedri Tokul" adında bir arkadaş yorumlar yapıyor, övgülerini dile getiriyor. "Tokul" soyadı az bulunan bir soyadı olduğu için ilgimi çekiyor. Bir akşam Bedri Bey'in, o gün gönderdiğim yazımın altına yazdığı yorumunu okuduktan sonra ona, mesaj yoluyla şu soruyu soruyorum: "Bedri Bey, soyadınız ilgimi çekti. Benim Batıkent Mobil Lisesi'nde Seval Tokul adında bir öğrencim vardı. Yakınlığınız var mı?" Bedri Bey'den yanıt çok gecikmiyor. "Vay sevgili hocam! Demek sen benim biricik kızımın öğretmenisin ha?" Bedri Bey, işten çok yorgun geldiğini bildiği halde gecenin on birinde Seval'i arıyor, haber veriyor. Şimdi hem Bedri Tokul'la hem de Seval'le facebook arkadaşıyız. Emekli astsubay olan Bedri Bey'in o siteye yazdıklarını okumak da bana ayrı keyif veriyor.
.............
  Yukarıdakilere benzer, mutluluk verici "facebook yaşanmışlıkları"nı daha da çoğaltabilirim. Bu paylaşım sitesi olumlu kullanıldığında gerçekten eşsiz bir buluş. İnsan oraya elbette sevdiği bir müzik parçasının videosunu da koyabilir; ama her önüne gelen videoyu da oraya aktarmamalı diye düşünüyorum. Bir de orda hesabı olanlar en az ilköğretim okulu mezunu. Kullanılan Türkçe ise içler acısı. Büyük harf, küçük harf; nokta, virgül...hak getire. Milletini seven insanlar, o milletin en güçlü bağı olan dilini de doğru kullanmalılar. Şimdi bu cümleleri okuyanlar "Hocam, sen de kendini hâlâ okulda sanıyorsun." diye bıyık altından gülebilirler. Olsun, dilini güzel konuşup yazmak her ulusseverin görevidir bence.
 Çok sık gelen "oyun istekleri" de bıktırıyor insanı. Güzel olan bir gönderiyi beğendiğimizi belirtmemiz gayet doğaldır; ama onu gönderen bizim arkadaşımız, yakınımız diye de her şeyi "beğen"mek zorunda değiliz. Keşke başkalarının ürettikleri yanında kendi ürettiklerimizi de paylaşabilseydik bu paylaşım sitesinde. Bu paylaşım sitesinde yedi yaşındaki de yetmiş yaşındaki de var. Cahit Sıtkı'nın bir şiirinde dediği gibi "İnsanoğlu çeşit çeşit/ Beşi parmağın beşi bir mi" Bu olumsuzluklara da katlanmak zorundayız.
.............
 Çocuktuk
 Daha kasabayı bile görmemiş
 Bir köy çocuğu
 Derlerdi ki büyüklerimiz
 "Zaman gelecek, bu radyoların içinde
Adamlar da görünecekmiş"
 Aklımız almazdı bir türlü
 Nasıl sığardı kocaman kocaman
 Adamlar
 Bu ufacık kutulara
 Sığdılar
 Televizyon oldu o
 Biz televizyonu da bilgisayarı da
 Gördük
 Kim bilir neler neler görecek
 Torunlar
..................................................................................

  Numan Kurt
 19 Aralık 2011

25 Mart 2011 Cuma

ONLAR BÜYÜRKEN (Yiğitalp ve Duru'ya)


"Gelecek günlerde iki torunumla
Parklarda
Gezmek isterim
Onların ellerinde balonlar
Benim elimde onların elleri
’Tanrım sana şükürler olsun’ diyerek
O mutluluğu
Yaşamak isterim"

İşte iki yıl önce yazdığım "El Ele Gezmek İsterim" adlı şiirin son bölümünde duygularımı böyle aktarmıştım. O zamanlar bir yaşına gelmeyen Yiğitalp’le daha doğmamış Duru, şimdi koşuşturuyorlar. Ellerinden tutup parklarda gezdiriyorum da geri eve döndürmek bir sorun oluyor onları.

Bu zamanda fotoğraf pek çok. Yüzlerce fotoğraf benim bilgisayarımda yüklü. Bizim çocukluğumuz nerede, şimdikilerin çocukluğu nerede! Benim ilk çektirdiğim fotoğraf, ilkokul diplomamdaki, köy okulunun duvar dibinde çekilmiş fotoğraf. Sonra aile olarak iki ya da üç fotoğrafımız var. O da yakın köylü, İlicekli Debrah’ın çektikleri. O adam da olmasa kimsenin o yıllara ait aile fotoğrafı da olmayacakmış. Ben de dedim ki kendi kendime, "Tamam, torunların doğumdan itibaren fotoğrafları çok; ama bir yazıyla onların bebeklik hallerini anlatayım da ileride keyifle okusunlar, "İyi ki bizi anlatmışsın dedeciğim." desinler.

Duru...Duru...Duru..bir içim su. Adı gibi dusduru. Yaramazlıkları yavaş yavaş ortaya çıksa da sessiz sakin bir bebek. İki yaşına yaklaştığı bu günlerde en büyük yaramazlığı hep dışarıya çıkmak isteyişi. Eh büyüyor, bebeklikten, meleklikten çıkıyor ya artık. Annesi, babası ya da biz laf arsında "Geç oldu, artık gitsek..." dediğimizde bir şeylerle oynasa bile nasıl anlıyor bilmem hemen badi badi vestiyere doğru gidiyor, gocuğunu, ayakkabılarını kucaklıyor. Telaşla bir şeyler söyleyerek bir de kendince onları giymeye çalışıyor. Annesinin işi olduğu günlerde bize getiriyorum onu. Daha ben varmadan, önceden "Deden gelecek!" sözünü duyduğu için hemen neşeyle, heyecanla kapıya yaklaşıyor, annesinin giysilerini giydirmesini bekliyormuş. Başka zaman giydirilirken yaygarayı koparıyor; ama birilerinin onu dışarı götüreceğini hissedince hiç ses yok. Kapıyı tıklattığımda içeride adeta uçuyor sevinçten. Kapı açılınca hemen kucağıma geliyor. Şimdi benden yana çıkarı var ya! "Durucuk, dedeye bir öpücük!" diyorum. Hemen yanağını uzatıyor. Aynı lafı içerde otururken söylersem yüzüme bile bakmıyor. Bilmiş bilmiş gülümseyip kaçıyor. Neşeli olduğu zamanlarda, "Duru! Kulağımı tut!" diyorum, hemen iki eliyle iki kulağıma yapışıyor.

Bugünlerde pek de iyi anlaşıyoruz. Uykuyu çok seven babasını, tatil günlerinde de sabah erkenden uyandırıyormuş. Ben de çocuklara her gidişimde, "Duru, bak unutma, babanı sabah altıda uyandır!" diyorum. O yine de insaflı davranıyormuş. Yirmi dört saat uyu desen uyuyacak olan babasını sekizden sonra uyandırıyormuş. Ben, neredeyse kırk yıldır sabah saat beş altı arası kalkarım. Damat da bunu bildiği için başlıyor hemen, "N’olacak, dedeye çekmiş, ha uykuculukta bana çekseydin kızım!" diyor.

Konuşmaya tek tük sözcüklerle başlayacak herhalde. Birkaç gün önce "Duru, yanıma gel!" dediğimde hızlı hızlı" Gemem (gelmem)! " dedi. Konuşmaya başlama süresinde yanımızda olmayacak. Ancak bilgisayarda görüntülü konuşacağız onunla.Babasının görevi gereği yakında gidecek Duru’muz. Onun duruluğuna, uysallığına, boynunu kısıp kollarını sallayıp yürüyüşüne dayanabilecek miyiz bilmem.

Duru, duru akan sular gibiyken bir de yaramazımız var: Yiğitalp. Daha bugün bir alışveriş merkezine gittik iki torunla. Orada bunlara yiyecek bir şeyler alayım derken bir de baktık Yiğitalp yok. "Amannn, Yiğitalp yok!" dedi hanım. Hemen salonun çıkışına baktım, masaların arasından doğru çocukların oyun yerine gidiyor. Biraz önce çıktık oradan; ama Yiğitalp bu, oyuna doyar mı?

Konuşmayı da iyice ilerletti artık. Yanında yanlış şeyler söylemeye hiç gelmiyor. Üç yaşına bir ayı kaldı. Yazın babaannesi baktı, kışın da anneannesi bakıyor. Hafta içinde bazı günler onu gezdirmek için alıyorum. Tam bir araba hastası. Bizim, babasının, öbür dedesinin araba markalarını biliyor. Yolda giderken benim arabadan görürse "Numan dede, bak senin ayaban!" ya da "Mustuk (Mustafa) dedemin ayabası!" diye bağırıyor. İlle de öne oturacak. "Polis amcalar ceza yazar." diyerek ya da "Optima’ya (Optimum’a Yiğitalp öyle diyor.) götürmüyorum seni!" diyerek çocuk koltuğuna oturtabiliyorum.

Evde epeyce oyuncak arabası var. Çoğu zaman onlarla oynar. Hanım da Yiğitalp’in hareketliliği biraz artmışsa, yaramazlığa başlamışsa "Haydi Yiğitalp, dedenle saklambaç oyna!" diyor. Bunu duyar da durur mu? Oynamaya başlıyoruz. Önce ben saklanıyorum. Biraz arayıp da bulunca basıyor narayı. Sıra kendisine gelince saklanmış oluyor. Kafa, gövde meydanda. Yalnız elleriyle yüzünü kapatıyor, "Yiğitalp nerdesiiin?" demeye kalmadan "Buydayım!" diye bağırıyor. Son günlerde bu saklambacı Duru da öğrendi.

Trafik ışıklarına gelirken eğer kırmızı yanıyorsa bir bağırtı: "Dede duur! Kıymızı yanıyor!". "Aferim Yiğitalp’e!" diyorum. Buna da epey şişiniyor. Elbette yeşili beklemek de ve haber vermek de onun görevi. Halasının kızını Duru’yu çok seviyor. İlk karşılaşmalarda sarılmalar, öpmeler tamam.Ya oyuncaklarına el atarsa Duru! Ya da farkında olmadan onu iterse o zaman Yiğitalp’e göz kulak olmak gerekiyor. Kendisi Duru’nun tüm oyuncakları ile oynuyor. O varken Duru’nun kendi oyuncakları ile oynaması bile zor.

Geçenlerde babaannesi "Benim sarı kuzum!" diye severken "Ben sarı değilim siyakım (siyah)." dedi.Geçen yıl ben dişlerimi yaptırırken soruyordu telefonda, hani konuşmayı da şimdiki kadar bilmiyor ya! "Dede, dişlerin bapıyo?". Yanında olumsuz söz söylemeye ya da davranışa gelmiyor, olduğu gibi kapıyor.

Onlar artık yaşlılık dönemine adım attığımız şu yıllarda bizim hayat sularımız. Bebekken kokuları, sonra yürüyüşleri, sonra da konuşmaları. Kolay söylendiği için ilk söyledikleri sözcük de "Dede!" olursa değmeyin keyfimize. Dileğim odur ki anneleriyle babalarıyla sağlık içinde, mutlu yaşasınlar.

Montaıgne’in bir denemesindeki şair Lucretus’un şu dizeleri ne kadar anlamlıdır: "İnsanlar, yaşatarak yaşar birbirini/ Ve hayat meşalesini, birbirine devreder koşucular gibi..."

"Torun, yeni bir hayatmış /Tomurcukmuş bir ağaçta yeni patlayan/ ’Dede’ dediğinde/ Kondurduğunda yanağınıza bir öpücük/ Dersiniz ki: / Bu hayatın da tadı başkaymış"

.................................................................................................................

24 Mart 2011
Numan Kurt

27 Ocak 2011 Perşembe

GECENİN ZİFİRİ KARANLIĞI, SİS ve SANCI



" Bayramlarda
Ya da gurbetten geldiğimizde
Onlardı bizi bağrına basanlar
Basmasalar da bağırlarına
Sevgiyle bakanlar
Şimdi nerede mi onlar
Artık yaşamıyorlar "

Gecenin ortasında ter içinde uyandı Hasan. Sağ kasığında dayanılmaz bir sancı vardı. "Allah Allah, bu neyin nesi?" dedi kendi kendine. Odanın içi zifiri karanlıktı. Hiç adıyla seslenmediği, hep "gııeyz" diye çağırdığı karısı yanında deliksiz bir uykudaydı. Sağ dirseği ile sertçe dürttü onu:
-Kalk hele kalk. Hemen yak şu lambayı. Sancıdan ölüyorum ben.
Sıçrayarak kalkıp oturdu yatağa Hürü. Korkuyla sordu:
-Ne var, ne oldu?
-Kasığımda sancı var, ter içinde koydu beni, çabuk şu lambayı yak.
Hürü, "Hayırdır inşallah!" diyerek el yordamıyla kalktı. Lambayı, yanındaki kibriti bulup yaktı. Lamba şişesini çıkarıp fitili ateşledi. İsli lambanın körsen ışığı odayı göz görebilecek kadar aydınlattı. Sonra lambayı da alıp korkulu bakışlarla kocasının yanına yaklaştı. Rengi atmış, ter içindeydi Hasan. İki yıl önce Ankara'da mide ameliyatı olan kocasına:
-Miden mi gene?
-Yoook...yok, midem değil, bu aşağıda. Canımı alıyor benim. Çabuk git şu kaynına söyle, Tahir'in kamyonuyla gelsin. Beni Kayseri'ye yetiştirsinler.
Bir telaşla esvaplarını giydi Hürü. Büyük oğlan Pazarören'de okuyordu. Ötekiler de küçüktü. Yakın da olsa evleri bu geceyarısı karanlıkta gidip de emmilerine durumu anlatamazlardı. Yine de oğlanları uyandırdı, "Siz, babanızın yanında oturun!" dedi, hızla evden çıktı.
.............
Yataklarından korkuyla doğrulup diz üstü oturmuşlardı Döndü ile Ali. Zaten en ufak durumlarda bile telaş gösteren Döndü:
-Aman herif, bu ses ne? Biri pencereye vuruyor.
İkisi de dışarıya kulak verdiler. Döndü, lambaya koştu. Ali'nin kulağı dışarıdaki seste:
-Kapıyı açın ağa, kardaşın sancılandı."Ali ağan gitsin, Tahir'e söylesin, kamyonla gelsinler" diyor.
-Hayırdır, bu Hürü'nün sesi, dedi Döndü. Karanlıkta düşe kalka dış kapıya koştu.Kapıyı açınca lambanın ışığı soğuk havayla şöyle bir kısıldı, ama sönmedi.
-Amanın kaynıma bir şey mi oldu Hürü?
-Sancıdan kıvranıyor."Ağan, Tahir'in kamyonuyla gelsin, beni Kayseri'ye yetiştirsinler" diyor.
Kapıya kadar gelip konuşulanları duyan Ali, hemen içeriye koştu. Üstünü giydi.Dışarıda hava çok soğuktu. Gözünün biri çiçek bozuğuydu. Pek görmezdi. Evden çıkıp yukarı mahalleye doğru zifiri karanlığa daldı. Yolunun üzerinde Elif karının Bayram'ın köyün korkusu olan köpeği vardı ya olsun. Çaresi yok Tahir'in evine ulaşmalıydı. "İnşallah köpeği de bağlamışlardır." diye düşündü.
..........
Traktörlerden başka köyde tek motorlu vasıta Tahir'in Bedford kamyonuydu. Çoğu zaman çalışmaz, ön tarafına sokulan bir demir kol çevrilerek çalıştırılırdı. Bu gece o da kapının hızlı hızlı vuruluşuyla uyandı. Gerçi bu duruma alışıktı.Çok sık olmasa da aniden rahatsızlananları doktora yetiştirmek için gece yarısı kalktığı zamanlar olmuştu. Kapıya yanaştı, açmadan:
-Kim o?
-Benim Tahir, Ali emmin, Kezbe'nin Ali.
Kapıyı açtı Tahir. Karşısında nefes nefese Ali'yi görünce:
-Ali emmi hayırdır, ne bu telaşın gece yarısı?
-Pek de hayır değil Tahir'im. Bizim Hasan sancılanmış. Ben de yanına varamadım daha."Tahir, hemen beni Kayseri'ye yetiştirsin." demiş.
-Beş dakika bekle Ali emmi. Üstümü giyip geliyorum. İnşallah bizim Bedford da çalışır.
Tahir içeri girince Ali de serpenekteki duvara sırtını dayayıp oraya çömeldi. "Allah vere de kötü bir şeyi olmasa Hasan'ın!" diye düşündü.
.......
Bedford, Hasan'ın evinin önüne geldiğinde Hasan da giyinmiş, "Off anam!" çekerek kapıya çıkmıştı. Hürü,"Ben de geleyim ağa!" dese de Ali, "Zaten şoför mahallinde yer yok, bu soğukta arkaya da binemezsin. Sen çocukların başında kal." dedi. Sonra Tahir'e dönerek:
-Haydi Tahir! Allah yardımcımız olsun, sür!
Köyün içini homurtuyla geçti Bedford. Asfalta çıkan yola düştüler. Hafif bir sis olsa da önemi yoktu. Asfalta düştüklerinde koca yazıda kamyonun yolu aydınlatan ışığından başka bir şey görünmüyor, dışarıda sessizlik, içeride Hasan'ın inleyen sesi Ali'yle Tahir'e tedirginlik veriyordu."Korkma Çavuş.." diyordu Tahir, "..söylediğinden anladığım kadarıyla seninki apandist sancısı, yetişiriz bir aksilik olmazsa."
Bu eski Bedford ne kadar hızla gidebilirse Kayseri'ye yakın Tekgöz Köprüsü'ne kadar öyle gittiler. Köprüye yaklaşınca sis çok artmıştı. Köprü de tek araçlık geçiş vardı. Bir araç köprüye girince karşıdan gelen araç varsa diğerini beklerdi. Köprüye vardıklarında sisten bir adım ötesini görmez oldu Tahir. Kamyon çok yavaşladı. "Ali emmi, sen hemen in. Köprüye girince kamyonun önünde ellerini salla, bize yol göster. Bu kadar ışıkla en azından seni az da olsa fark ederim." dedi yılların şoförü Tahir. Hep biryantinli gibi taranmış saçları dikleşmişti gerginlikten. Ali aşağıya atladı. Kamyonun önüne düştü. Sanki kağnıyı çeken öküzlere yol gösterir gibi el kol işaretleriyle yürüyordu. Hasan, sancıdan kıvranırken o kısacık, tek yönlü köprüyü geçmek uzun zaman aldı. Bereket gecenin bu saatinde karşıdan araba gelmiyordu.
Tekgöz'ü geçince de sis yoğun olduğu için Kayseri'ye gün ağarırken ulaşabildiler. Bedford, "Millet Hastanesi"nin önünde durduğunda Hasan da bayılmak üzereydi.
.........
Nasıl haber almıştı bilinmez, ama Hasan'ın Pazarören Öğretmen Okulu'nda okuyan büyük oğlu Asım, babasının ameliyat olduğunu duyunca okul müdürüne koşar, müdürden izin ister. Okul müdürü, "Basit bir apandist ameliyatı için izin mi olur!" diyerek onu odasından kovar. Çaresiz, üzgün vaziyette dönerken Tarım öğretmenine rastlar Asım. "Ne o Asım, üzgün görünüyorsun, bir şey mi oldu?" der, bu sevecen adam. "Babam, Kayseri'de ameliyat olmuş hocam; ama müdür beyden izin alamadım." Asım'ın durumuna üzülen Tarım öğretmeni, "Gel bakalım Asım!" diyerek onu müdüre tekrar götürür, iki gün izin alır. Şimdi beyin ameliyatlarında bile hastalar iki gün yatarken Hasan, on gün hastahanede yatar.
...........
13 Şubat 2011
Numan Kurt
=================

Not: Yukarıda kendi kurgularımla hikâyeleştirmeye çalıştığım olay 1960 yılında yaşandı. Adı geçenlerden Hasan, babam; Hürü (Huriye), anam; Ali, amcam; Döndü, kocaanam ve Tahir de köylümüzdür. Adlarını hiç değiştirmeden yazdım. Bu olayı ben de az çok hatırlıyordum; ama daha ayrıntılı aktaran Asım ağabeyimin de ellerinden öpüyorum. Babamı, anamı, amcamı, kocaanamı (amcamın karısı) ve Tahir amcayı rahmetle anıyorum.

26 Ekim 2010 Salı








YIKIK DUVARLAR KONUŞTU

"Kerpiç kerpiç üstüne kurdum binayı
Binayı kurar iken gördüm Leyla'yı
Leyla başıma açtı türlü belayı"


O kerpiç binalar yapılırken kadınlarımızda, kızlarımızda Leyla adı bile yoktu köyümüzde. Hüsneler, Ayşeler, Döndüler... vardı. Yukarıdan aşağıya köyün içinde o kadar yıkık duvarlı kerpiç ev kalıntısı var ki dayanamadım bunlardan birinin fotoğrafını çektim. Sonra dedim ki kendi kendime "Ben, bu yıkık duvarları konuşturayım; kendi öykülerini kendileri anlatsınlar."
Sözü aldı ağzımdan yıkık duvar:


"Ben bir yıkık duvarım. Bir ben değilim yıkık olan. Bana dayanan diğer üç duvar da yıkık. Yeni yapılırken de ne kadar keyifliydim. Köy mezarlığının yanındaki gölün kenarında kerpiçlerimi kesti sahibim. Dört gözlü kalıbın içine, kardığı samanla karışık çamuru attı. Kalıbı kaldırınca dört kerpiç ortaya çıktı. Yan yana sıralandı kerpiçler. Sığır dönüşü hayvanlar çiğnemesin diye kuruyuncaya kadar kerpiç sergisinin başını bekledi kerpici kesenler. Kurudu, yapılacağım yere at arabası ya da traktör vagonetiyle çekildi kerpiçler.
Bu köyün insanları duvar ustalığından anlamazlardı. Göçmen ustanın maharetli elleriyle kayıldı üst üste kerpiçler. Harcımız da yine çamurdu. Çatı ne arasın o zamanlar. İnce, kalın direklerle örtüldü üstümüz. Sonra ot ve toprak atıldı dama. İçimizi, dışımızı o, uzun boylu Fettah Usta sıvayınca olduk bir köy evi. Öyle uzun boyluydu ki bu adam çoğu yerde merdiven bile kullanmazdı sıva yaparken.
Şimdi yıkık duvarlar olduğumuza bakmayın neler yaşandı bizim dört duvarını oluşturduğumuz bu evlerde. Evlerin dört duvarı içinde, girişte mabeyin dediğimiz, odalara ve evliğe açılan bir genişçe aralık. Odanın biri sürekli oturulan yer olduğu için üç tarafına, içi taşla doldurulmuş yükseklikler yapılır; somya, kanepe yerine kullanılırdı bu kilimle, minderlerle, halı yastıklarla döşenmiş yerler. Bu odanın bir köşesinde de tabanı betonla örtülmüş, köylünün "hamamlık" dediği her tarafı açık banyo bulunurdu.
Bizim dört duvar olarak oluşturduğumuz evlerin içinde, köy evlerinde yüklük, buzdolabı görevleri yapan "evlik" vardı. Serin, soğuk olurdu bu odalar. Bir tarafında yün yorgan, yatak kayılı olurdu bu evliklerin. Ayrıca kışlık yufka ekmek, kurbandan kurbana üzlüklere doldurulan kavurma(sızgıt), turşu küpleri de bu evliklerde saklanırdı. Nişanlısını, akşamları gizlice görmeye gelen köy gençleri de utana sıkıla, elleri kınalı nişanlıları ile bu serin odalarda görüşürlerdi. Acıkan çocuklarına bu evliklerdeki üzlüklerde korunan kavurma ya da çökelekle dürüm verirdi analar.
Gün geldi, her kış akan üstümüzdeki o kara örtüler, damlar açıldı, yerine çatılar kuruldu. Kırmızı kiremitli çatılar. Köylü, toprak örtülü damlara iki köy öteden çora çekmekten kurtuldu. Biz duvarlar da yağmurdan, kardan daha az etkilenir olduk.
Fotoğrafta sadece bizi, yani yıkık duvarlarını gördüğünüz ev Kekeç'in Ali amcanın eski evidir. Kırmızı yanaklı Ali emminin ilk eşi Hüsne teyze, kınalı elleriyle bu eve gelin geldi. Üç çocuklu gelinken, kayınbabasının yanında sesli konuşmazken daha, genç yaşta traktörle vagonet arasında kalıp geçti gitti bu dünyadan. Bu yıkık evin fotoğrafını çekince aklına geldi bizleri anlatmak bu satırların yazarının. Keşke Hüsne gelinin dramatik öyküsünü de tam bilse de anlatsaydı.
Fotoğrafı yok; ama bu yıkık duvarları kalmış evlerden biri de aşağı mahallededir. O evde de bizi konuşturup "niye yıkık duvarlar olduğumuzu" anlatan yazarımızın Hüsne teyzesi otururdu. Türküler yakan, yanık sesiyle bu türküleri söyleyen, yoksulluk içinde yaşamış, tam da bolluğa kavuşup rahat edecekken hastalanıp yıllarca derdin sıkıntısıyla yaşayan Hüsne teyze. Öğretmen olan yeğeninin eşinin de çalışmasına aklı bir türlü ermemişti Hüsne teyzenin. "Senin yemeğini kim yapıyor? Mektebe aç mı gidiyorsun?" diye sorular sorardı. Türkü bile yakmıştı. Sanıyordu ki çalışan kadınlar evde yemek falan yapmaz. Şimdi bizi, yıkık duvarlarını gördüğünüz bu evde Hüsne teyzenin kocası Saat emmi (Sait) çobanlık yaparken ne yoksulluklar yaşanmıştır. Dolabında sakladığı, Nevşehirli çerçilerin çorap eskisiyle, yırtık naylon ayakkabı karşılığında sattığı kuru üzümü, leblebiyi çocuklarına gıdım gıdım verirdi Hüsne teyze. O küçük, kirli beyaz karton kutusuyla Rize çayı paketinden azcık atardı demliğe. Nerede şimdiki gibi çeşit çeşit çay?
Ne Hüsneler, Hürüler, Ümüşler ve de Döndüler gördük biz, şimdiki gibi birer yıkık duvar değilken. Ne sevinçlere ne üzüntülere tanıklık ettik o dört tarafını çevirdiğimiz evlerin içinde. Kocasından olmadık yere dayak yiyen kadınların ağlayışını, doktora bile götürülemeden yatağında ölen yaşlıların inleyişlerini yaşadık. Niye o evler artık uçuntu oldu da bizler birer yıkık duvar olup çıktık?
1960'lardan sonra kasabalarda, kentlerde üçer beşer birleşip ev tutarak okumaya başladı bu köyün çocukları. İyi de okudular. Pek çok meslekten iş sahibi oldular. En çok da öğretmen yetişti. Okuyanlar işleri gereği memleketin çeşitli yerlerine dağılmaya başlayınca göç de başladı köyden. Bir de "Alamancılık" çıktı o yıllarda. Memleketimin kara yağız, o yaşa kadar askerlik dışında köyünden bile çıkmamış insanları trenlerle çalışmaya gittiler uzak el kapılarına. Zamanla eş ve çocuklarını da götürmeye başladılar. Birçoğu yerleşti kaldı uzak gurbet ellerine. Ekmek nerdeyse hayat da oradaydı. Tarlalara kadastro da gelince bölük pörçük olunca o bereketli tarlalar, çoğu sattı payına düşeni. Ankara'dan, Kayseri'den, Kırşehir'den...çeşitli kentlerden ev alanlar göçüp gittiler köyden. Evlerini bahçe duvarlarıyla çevirip, ağaçlar dikerek güzelleştirip köyde kalanlar da var; ama köyün pek çok insanı göçüp gitti. Boş kalan evler de zaman içinde, bakanı, oturanı olmayınca yıkık dört duvara dönüştü.
Yıkık duvarların öyküsü de aslında köyün, köylülüğün de bir tükenişidir.Bizde, bu yıkık duvarlarda anlatacak ne yaşanmışlıklar var; ama şimdilik yeter deyip sözü bu satırların yazarına bırakalım."
...........................................................

Tüm yazılarımı kendi söyleyişimle yazarken yüz elli hanelik köyümün nasıl elli haneye kadar düştüğünün öyküsünü, görünce etkilendiğim yıkık duvarların ağzıyla anlatmak istedim. Çünkü o duvarların oluşturduğu evler terkedilip viraneye dönerken aslında bir kültürün, yaşam biçiminin de tükenmişliğini anlatıyorlar.

"Biz toprak damlı, kerpiç duvarlı
Evlerde büyüdük
Kışın sıcak, yazın serindi bu evler
Öyle kendimize ayrılmış
Odalarımız falan yoktu
Alfabedeki yazıları geçtik
Saman yapraklı defterlerimize
Gaz lambasının soluk ışığında
Lüks lambasının yanması bile lükstü
Evimize konuk geldiğinde
Okuduk, yazdık, büyüdük
Kentlere göçtük
Rahat yaşadık, yaşıyoruz
Özlemini duyuyoruz o yoksunluk günlerinin
Köydeki bir yıkık duvarı
Gördüğümüzde"
..........................................................................
Numan Kurt

17 Kasım 2010
Not: Yıkık evin üstündeki fotoğraf Hacıbektaşlı sıvacı Fettah Usta'ya aittir.

5 Ekim 2010 Salı

İLGİNÇ ADAMDI BENİM DEDEM (Bir insan portresi)


Yine bir şeylere sinirlenmişti dedem. Ne dediği pek anlaşılmıyordu; ama çiçek bozuğu gözleri kızarmış söylenip duruyordu. Odasının önünde elinde bastonu dolanıp duruyordu. Biz çocuktuk o zamanlar. Ona "Dede, ne oldu, kime, neye kızdın yine?" diyecek durumda değildik. Ümüş ebemin yeğeni Hüseyin dayı, dedemin odasına akşamları sık sık oturmaya gelenlerden biriydi. O gün de ceketi sırtında, elinde tespih oralarda dolaşıyordu. Sonunda dayanamadı sordu dedeme:
-Bekir emmi, ne oldu? Kime sinirlendin bu kadar?
- Ne var da ne olacak! Bizim ağa motor (traktör) almış bizim haberimiz yok. Bir etek para. Neyle, nasıl ödeyecek borcunu?
Köye göçmenler yerleşecek diye köylünün ilçe kaymakamı ile kavgasına karışan, kaymakamı vurup yaralayan Hüseyin dayı yıllarca hapishanede yatmanın verdiği umursamazlık ve kibarlıkla:
-İyi ya Bekir emmi! Daha ne istiyorsun? Yeğenimiz traktör sahibi olmuş. Çalışır öder. Tarlası var, yaşı da genç. Sevinmen gerekirken sen bağırıp çağırıyorsun.
-He ya! Elindeki tarlayı da kaybetsin motor borcu ödeyeceğim diye.
Dedemin bu terörü (!) birkaç gün sürdü. Dayım, böyle zamanlarda ortalıkta pek görünmez; zavallı, sessiz Ümüş ebem ise ağzını açıp da bir kelime söylemeye cesaret edemezdi. Nasıl çözülürdü, tatlıya bağlanırdı peki bu sorun? Bunun kolayında ne vardı? Bir yolla dedemin cüzdanına o zamanın parasıyla beş on lira konur, buna keyfolan Bekir ağanın da sesi kesilirdi. Bu kavga gürültüyü yalnız traktör alınırken çıkarmadı dedem. Dayımın yaptığı her atılıma karşı çıktı. Kamyon alırken, otobüs alırken, Kayseri'ye göçerken benzer sahneler çok yaşandı. Ne oldu yaşandı da? Onun gürültü patırtısına pek aldıran olmadı. Sesi de aynı yöntemle kesildi.
Dedemin iki oda bir aralıktan oluşan kerpiçten yapılı evine girdiğini pek görmedim ben çocukluğum, gençliğim boyunca. Onun kendi odası vardı. Girişte küçük bölmeyle büyükçe bir odadan oluşan bu yapılar köyde pek çoktu. Köy düğünlerinde düğün odası olarak da kullanılırdı bu odalar. Odanın içinde toprakla yığma üç sedir, sol köşede de "hamamlık" dediğimiz açık banyo bulunurdu. Sedirler; kilimler, halı yastıklar ve minderlerle döşenmişti. Akşamları Dadağı kömürüyle ısınan odada, dedemin köyde küs olmadığı az sayıda kişilerden gelenler aralarında sohbet ederlerdi. Bu konuşmalarda da dedem mutlaka köyden birilerine, hiç bulamazsa köyün imamına kızar, atar tutardı. Camiye de gittiği halde nedense imamlarla yıldızı hiç barışmazdı.
Kapı komşusu bakkal Alişen emmiyle kırk yıl, iki evin arasındaki daracık geçiş yüzünden kavga eden dedem son yıllarında Alişen emminin dükkânından hiç çıkmamış, onun can dostu olmuştu.Yaşar Kemal'in "Ortadirek" romanındaki Koca Halil gibi dedemin de bazen tüm köye küstüğünü, biz torunlarından başka kimseyle konuşmadığını düşünürdük.
Yaz günleri odanın dış kapısında elinde peşkirle dedem karasinek kovalıyor. Köyde sinek eksik olur mu? Ertesi gün yine aynı uğraş. Görenler "Bu Bekir ağa da amma titiz adam! Odasına sinek bile sokmuyor." diye düşünür. Oysa dedem sırtındaki gömleği (renkli gömlek olurdu genellikle) haftalarca çıkarıp yıkamaya vermezdi.
Bir kadın düşünün ki ömrü boyunca köyünden çıkıp ilçeye dahi gitmemiş. Ağzında dili yok. Ses çıkarmadan hizmet ettiği kocasından bir kere iltifat, teşekkür duymamış. Bırakın iltifatı, teşekkürü hep aşağılanmış.İşte bu benim Ümüş ebem. Pek çok Anadolu kadını gibi bütün ezilmişliğiyle bu ufak tefek kadına, dedemin hiç adıyla seslendiğini, "Ümüş" dediğini duymadım inanır mısınız! Yaz kış içerdeki ya da dışardaki tandırda dedeme o kenarı kızarmış çörekleri yapan Ümüş ebemin bir gün de kocasına diklendiğini, "Ben de insanım!" dediğini duymadım. Dedemin bu melek kadına hitabı ya "Gıeyzz!" ya da "Kerahat!" şeklindedir. Tatillerde okuldan köye gelişlerimde elinde yeni çaldığı yoğurduyla yanıma gelirdi Ümüş ebem. Benim yoğurdu sevdiğimi bilirdi. Nedense "Kurban olurum!" sözü dillerinden düşmezdi bu çileli köy kadınlarının. Belki de onlara hiç kimse bu sözü söylemediği halde.
Rahmetli dedemi anlatırken onu, sevdiği bir torunu olarak kötülemek gibi bir niyetim hiç olamaz. Bu ilginç adamı değişik huylarıyla anmak, rahmetle yad etmek istedim. Dedemi öyle çok anarım ki şimdi onu hiç görmeyen arkadaşlarım bile tanırlar. "Aynı dedem gibisin!" sözünü iyi bilirler. Oyunda herkese sataşan, sinirlenen biri oldu mu bu cümle hemen söylenir.
Bayramlarda sabah çayını içip anne-babamızın elini öptükten sonra ilk gittiğimiz yer dedemin odasıydı. Elini öperdik. Yüzünde diğer zamanlar pek görmediğimiz hafif bir gülümseme belirir o da yüzümüzü öperdi. Akide ya da sormuk şekerini alır, neşeyle çıkardık. Aksi, alıngan, kavgacı bir adam da olsa biz torunlarını severdi dedem.
Ömrünün sonuna kadar tütün içti. Seksen beş yaşında rahmetli oldu. İçtiği tütün de hep kaçak tütündü. Onun tütününü iki yıl Diyarbakır'dan ağabeyim getirdi, bir yıl da Muş'tan ben getirmiştim. Üstelik o yıllarda yasaktı böyle şeyler. "Ben, yemeklerde bu ot yağlarını yemem!" diye tutturur, tereyağından başka yağı yemezdi. Bunun da kolayı bulunurdu. Nazik bacım diğer yağlarla pişirdiği yemeğe biraz da tereyağı koklattı mı bizim Bekir dede farkına bile varmazdı.
1980'li yılların başında dayım, işi gereği Kayseri'ye göçtü. Kıyameti kopardı dedem. Seksen yıl yaşadığı köyünden kopmak istemiyordu. İşi otobüsçülük olan dayım, terminale yakın bir ev tutmuştu. Oturduğu dairenin beşinci katta olması da ayrı sorundu dedem için.
Ayda, iki ayda bir Çarşamba günleri Mucur'a gelirdi dedem. Bir keresinde bizim kapıyı bastonla tıklatırken komşu çıkmış kapıya. "Amca, onlar okuldadır, akşama gelirler." demiş. Akşam geldiğimizde dedem yine kapıdaydı. Biz inanmıyor "Kapıyı açmadınız!" diye söyleniyordu. Eski köy berberimiz Cingiş'e tıraş olmak için gelirdi Kayseri'den Mucur'a. Sanki Kayseri'de berber yok. İşin bahanesiydi bu. Ertesi gün Mucur'un pazarı olduğu için köyün minibüsüyle köye gidecek. Bu defalarca tekrar etti. Bizim bir rahatsızlığımız olmadı; ama gündüz evde bizi bulamayınca kendisi küsüyordu.
Tek oğlu dayıma hiç dayanamadığı, onu çok sevdiği halde onun her atılımına karşı çıkan, onun zarar göreceğinden korkan bu ilginç adamı anlatmak istedim. Çoğu zaman yalnız torunlarıyla barışık, bu ufak tefek, ben bildim bileli eli hep bastonlu, hep söylenen, birilerine kızan bu adamı anmak istedim. Benim Bekir dedem, bu yazıyı okuyanları belki ilgilendirmez (yakınlarından başka); ama bu ilginç adamın portresini çizmek istedim.

"Gözünde çiçek bozuğu
Elinde baston
O ufak tefek, sinirli mi sinirli adamı
Anarken
Hep ebem gelir aklıma
O sessiz, küçücük, melek kadını düşünürüm
Anadolu köy kadınları adına
Kenarı kızarmış çöreği
Yağlı yoğurdu ile
Hep hizmet eden
Ama bir teşekkür bile edilmeyen
Kasabayı bile görmeyen
Ümüş ebem gelir aklıma"
.....................................................................

Numan Kurt

6 Ekim 2010


-

18 Temmuz 2010 Pazar

DÖN GERİ BAK


(Akçataş köyü gençlerine)



Ne zaman, tatlı bir parmak üzümü yesem o şirin köyü anımsarım. Hoş, nerede şimdi o hafif sararmış parmak üzümleri? "O şirin köy" derken hangi köy olduğunu merak etmişsinizdir. Çocukluğumun iki yılı o köyde geçti. Hacıbektaş'ın Topayın (Akçataş) köyü. Şimdilerde kaç kişi yaşar orada? Orası da diğer köyler gibi boşaldı mı? O güzelim bağlar, bahçeler, havuzlardan bugüne kalanlar oldu mu?

Bir türkü var. Her dinleyişimde beni yürekten yakan:
" Erzincan'a girdim, ne güzel bağlar
Erzurum'a vardım dumanlı dağlar
Elleri koynunda bir gelin ağlar
Oy anam anam, nasıl dayanam"
Âşıklar köyünün yanındaki dik yokuşu aşınca görürsünüz Topayın'ın bağlarını. O bağları hep merak ederim. Çubuğundan koparıp yediğim parmak üzümlerinin, bugün hiç bulamadığım siyah üzümün tadı hep damağımdadır. Dumanlı dağları yoksa da tepelerini düşünürüm. Ceviz, badem ağaçlarını, ağzına kadar su ile dolu havuzları, okulun yanından başlayıp Yukarı Topayın'a doğru uzanan bahçeyi, Çelebilerin bahçesini düşünürüm. O bahçede yaz boyu ter döküp "Biz adak geldik." diyerek bedava, karın tokluğuna çalışan insanları, kızları, gelinleri düşünürüm.
Tam kırk sekiz yıl geçti o köyde yaşadıklarımın üzerinden. Siz olsanız yaşadıklarınızın ne kadarını hatırlarsınız? Bazen "Ey zaman!" derim "sen ne kadar acımasızsın. Senin hep akıp gitmeni, bir an önce bitmeni isteyen 'Akşam olsa, sabah olsa, şu vakit gelse...' diye hep sabırsızlanan insana yaşadıklarının en tatlılarını bile unutturursun." İşte ben de o köyde yaşadıklarımın çoğunu, tanıdıklarımın çoğunu unuttum. Ablak suratlı, utangaç bir çocukken kır saçlı, yaşı altmışa dayanmış, eh biraz da göbekli bir adam yaptı bizi geçip giden zaman. Aklımda kalanlar da sanki bir sis perdesinin altında.
Ağabeyimin öğretmen olarak ilk görev yeriydi Topayın. Benim köyüm, Sadık köyü ile üç saatlik yaya yürüyüş mesafesindeydi. Köy okulu taştan kayma, iki küçük sınıfla bitişiğinde küçücük bir öğretmen lojmanından oluşmuştu. O yaz düğünü olan ağabeyim ilk günlerde yengemi kendi köyümüzde bırakmıştı. İkimiz gitmiştik köye. Yengem gelince de ben yine onların yanında kalmıştım. Bu büyüklerimizin kararıydı. Biz çocuklara laf da düşmezdi, fikrimiz de sorulmazdı. Ben ilkokul beşinci sınıfı ağabeyimin yanında okurken ağabeyimin kaynı, arkadaşım Mehmet Deveci de benimle birlikte onların yanında kaldı. İkinci yıl, ilkokulu bitirdiğim halde, ekonomik zorluklar yüzünden ortaokula gidemedim, yine ağabeyimin ve yengemin yanında beşinci sınıfı tekrarladım.
Davetler ilk günlerde başlamıştı hemen. Bu hoşgönüllü insanların, yoksul da olsalar sofra hazırlayışlarına, neredeyse yoktan var edişlerine hayran olurdum. Sofralarında da kendi yaptıkları şarapları, rakıları eksik olmazdı.
Bunları anlatırken iki aileyi anmadan edemeyeceğim.
Ali Dayı!..Ali Dayı!..Şişmanca bir adam. O zamanlar altmış yaşın üzerinde. Onun okulun yanındaki evini düşündükçe hep Fakir Baykurt'un "Yılanların Öcü" adlı romanındaki Kara Bayram'ın evi gelir aklıma. Bir küçük avlu, üstte dış merdivenle çıkılan iki oda, altta hevenk üzümü, meyve kokulu depo olarak kullanılan bir oda daha. Avlunun öbür köşesinde toprak yüzlü Emine teyzemin ekmek yaptığı tandır evi.
Ali Dayı'ya köyde İzzet'in Ali derlerdi. Oğlu İzzet amca da o zamanlar Ankara'da çalışırdı. Torunu Sait, dedesinin yanında kalır, köy okulunda okurdu. Benim de oyun arkadaşımdı. Sık sık ya biz Ali Dayı'nın evine giderdik ya da o, Emine teyze, kızı Rahmiye, torunu Sait'le bizim lojmana gelirlerdi. O zamanlar köyde ürettiği üzümden şarap yapmayan yoktu. Hatta yer yokluğundan mı, kaçak olduğu için jandarma korkusundan mı unuttum, Ali Dayı iki küp şarabını da okulun kömürlüğüne koydurmuştu. Akşamları geldiğinde şarap getirtmek için beni gönderirlerdi. Rahmetli, biraz içince iyice kızarır, biraz sonra da uyuklamaya başlardı. Yoksul Ali Dayı'nın çarık diktiğini, öküzlerle tarlaya gittiğini de hatırlarım. Ali Dayı'nın, tekneye üzümleri doldurup ayağına lastik ayakkabıları geçirerek üzüm çiğnediği de gözümün önüne gelir hep. O üzüm şırası ya pekmez olur ya sirke ya da şarap.
Unutamadığım bir başka kişi de, evi Ali Dayı'nın evine göre biraz daha aşağılarda olan Hüseyin Usta'ydı. Niye mi unutmadım bunca yıl sonra onu? Her evine gidişimizde Havva teyzenin o bembeyaz, nefis pirinç pilavını da yerdik. Birkaç kadehten sonra Hüseyin Usta, gramafonu kurar, taş plaklardan Ürgüplü Refik Başaran'ı, Zekeriya Bozdağ'ı dinletirdi. Çalınan oyun havası ise tahta, şimşir kaşıkları alır, o ufacık boyu, tıknaz gövdesiyle çok güzel oyun döktürürdü.
Daha başkaları da var aklımda, belleğimde. Var da hepsi bölük pörçük.
Cuma günleri daha güneş doğarken lojmanın camına "tak tak" vurulur. Peşinden bir ses:
-Hoca!..Hoca!..Sepeti ver. Pazara gidiyorum.
-Tamam Emin, hemen getiriyorum.
Ağabeyim, sepetin içine beş lira atar, alınacakları da söyler. O, pencereden bağıran Emin kim mi? Soyadı ya Akyıldız ya da Ayyıldız diye kalmış aklımda. Gözleri şehla, ince, sırım gibi bir adam. Sonradan köye muhtar da olmuş. Rahmetli olduğunu da çok sonraları duymuştum. Başkaları için bir şeyler yapmayı seven, hürmetkar bir Anadolu insanı. Köyün girişinde evi olan Seyfullah, köyün o zamanki muhtarı, evi köyün biraz dışındaki tepede olan Mahmut amca ve oğlu İmdat. Okulun karşısındaki evde "dede"lik de yapan bıyıkları yukarı kıvrık Mutullah amca ve daha niceleri.İki yıl o köyde okudum da hiç mi sınıf arkadaşım olmadı? Elbette vardı; ama kimler kaldı aklımda? Kapı komşumuz Hayriye teyzenin kızı Nermin, babası zabıta olan Mualla, Ali Aslan, Yukarı Topayın'dan Muzaffer, ikinci yıl da Sait Öztürk, Derviş Aslan, Fakı ağanın oğlu Murat... Beynimi ne kadar zorlasam da bunları bulabiliyorum.
Benim facebook hesabına bir gün Baki Kaya adıyla bir mesaj geldi. Yazılarımın birinde Topayın (Akçataş) köyünden söz etmiştim. Bağından, bahçesinden, havuzlarından, çeşmesinden...O, tadına doyulmayan üzümünden, pekmezinden ve de şarabından. Sanırım Baki kardeşimiz o yazımı okumuş. Beni kurucusu olduğu köy sitesine davet etti. Facebook'ta arkadaş da olduk. Ona dedim ki: "Köyünüzle ilgili çok az da olsa anılarım var. Bir iki yazıyla bunları anlatır, sitenize de gönderirim." İşte bu yazı, bu söz üzerine ortaya çıktı.
Yoksul da olsa hemen yemeği, mezesi hazır olan bu temiz insanları, o zaman bile kızları yaya, Hacıbektaş'a ortaokul okumaya gönderen bu köyü, ta o yıllardan beri hiç gidip görmesem de unutamadım. Kısmetse bu yıl 16 Ağustos'ta Sait Öztürk'ün (Köyde kalıyormuş.) bir çayını içmek için uğrayacağım.
.............
Der ki
Dilimin güzel türkülerinden biri
"Tokat bir bağ içinde
Gülü bardağ içinde
Tokat'tan yâr sevenin
Yüreği yağ içinde"
Çocuktum ben
O bağ içindeki köyde
Yâr de sevmedim
Ama
Bağıyla bahçesiyle
Pınarıyla deresiyle
Hele hele de
İnsanıyla
Ben
O köyü sevdim
Ve der ki dilimin ünlü ozanı
Parmak üzümü tadında şiirlerin yazanı
Cahit Külebi:
"Orda, derenin içinde
İki üç akçakavak
Tekerler döner, başım döner
Kavaklar yeşeriyor, dön geri bak"
..............
Dönüp geri baktım, aklımda kalanları anlattım. Okuyan Topayın (Akçataş) köyü gençlerine armağan olsun.
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
19 Temmuz 2010
Numan Kurt

10 Temmuz 2010 Cumartesi

KÖYDE NİŞANLI OLMAK


-Ooo! Hoş geldiniz efendim, sefalar getirdiniz. Buyrun, buyrun, ayakkabıları içeride de çıkarabilirsiniz.
-Hoş bulduk. Sizin bu katı da her gelişte şaşırıyoruz.
-Ayakkabılarınıza yer kalmamış, şu gazetenin üstüne de koyabilirsiniz. Lütfen salona geçin.
Köylülerine eşleriyle birlikte misafirliğe gelen Ali ve Tahsin beyler her seferinde aynı samimiyetle karşılanırlardı. Salonda koltuklarına oturunca da hal hatır sorma faslına geçilirdi. Aynı köyün insanları için de ortak sohbet konusu elbette köyleri, köylüleriydi.
Bu akşam ziyaretinde de söze ilk başlayan Ali oldu:
-Yahu hocam! Geçenlerde köye gittim. Bizim aşağı mahalle tam bir virane olmuş. Kırk yıl önce hepsi dolu olan evler bomboş. Bir iki aile, birkaç yaşlı kalmış mahallede. Baktım baktım da "Nerede o, 1960'ların yüz elli hanelik anlı şanlı Sadık köyü?" dedim.
-Ohooo Ali! Sen de bu devirde köy hâlâ yerinde dursun, diyorsun. Sen, ben niye geldiysek herkes ekmek yediği yere göçtü. Kimi işe girdi, kimi okudu ayrıldı.
Söz sohbet böyle devam ederken Tahsin duramadı, Ali'nin eşine takılmaya başladı:
-Zeynep, sizin köyde genç kızlar evlenme vakti gelince "Ahh! Sadık'tan birine varsam!" dermiş öyle mi? Bir de hamile kadınlar yönünü bizim köye döner "Bir kızım olsa da Sadık'a gelin versem!" diye dua edermiş.
Zeynep:
-Aman canım! Bu şişkinliğiniz de hiç bitmez. Kaldı mı şimdi o köy? Siz de köyde kız bulamayınca komşu köylere gelirmişsiniz. O zamanki köyünüzü, bizim köyleri ara da bul! Bizim köylere yine de tekrar gelip yerleşenler var, sizin o eski anlı şanlı köyünüzde şimdi o da yok ya!

Ali'nin eşi Zeynep, komşu köylerden birinden gelin gelmişti köyümüze. Her akşam oturmasında da bugün olduğu gibi Ali'nin yakın arkadaşı Tahsin'le köy yarıştırırlardı. Birbirlerine takılmadan edemezlerdi. Ali'nin de hep gülerek dinlediğimiz bir "gelinkıza gitme hikâyesi" vardı ki bu buluşmaların çoğunda anlatması istenirdi. Çok da zorlamadan Ali o gün de başladı hikâyesini anlatmaya:
-Biliyorsunuz ben o zamana göre biraz geç evlendim. Ne yaparsın gariplik. Gurbettesin, ana yok, babanın da sözü geçmez. Çocuk yaşta çalışmaya başlamışsın. Sahip çıkanın da olmayınca böyle oluyor. Yine bugünlerime bin şükür.
Ben, Zeynep'le nişanlıyım. O zaman evlilikler hep görücü usülü olduğu için nişanlanıp da gelinkıza gidinceye kadar Zeynep'i şöyle yakından bile görmemişim. Zeynep, komşu .......köyünde. Bizim köyle o köyün arası yürüyerek bir saat çeker. Biz böyle birbirimizi görmeden, konuşmadan duracak değiliz ya! Ben de bir akşam nişanlıma, o zamanki köylünün tabiriyle gelinkıza gitmeye karar verdim. Nişanlıyla gündüz görüştürürler mi adamı? Öyle olunca da akşam karanlığında orada olmak zorundayım.
İkide bir arkama baka baka da olsa akşam karanlığında, korka korka Zeynep'in köyüne vardım. Doğrudan kapıyı çalmak olmaz. Karanlıkta, ses etmeden Zeyneplerin evinin yanındaki ahıra girdim. Eh, köy çocuğuyuz. Ahıra, ineğe alışığız. Oranın kokusu bile beni rahatsız etmiyor. Zaten ilk kez nişanlıya gelmenin heyecanıyla kokuyu falan duyan kim? Hatıllara bağlı ineklerin arasına saklanmış oturuyorum. Kayınpeder Hasan emmi yatıp uyuyacak da bize öyle haber gelecek. Ben de o zamanın evlerinde yüklük görevi yapan "evlik"e girip nişanlımla görüşeceğim. Bunları düşünüp, nişanlımla neler konuşacağımı hayal ederken dışarıdan gittikçe daha iyi duyulan ayak sesleri geldi. Ahırın kapısına yaklaştı. Kalbim heyecandan duracak sanki. "Herhalde kayınvalidem, kayınpederin uyuduğunu haber verecek." derken ahırın kapısı açıldı. Açıldı ya ben de dünyamı şaşırdım. Gelen Hasan emmiydi. Geç vakit ahırdaki malları yoklamak istemişti herhalde. Olduğum yere, iki ineğin arasına çöküp kalakaldım. Allah vere de ahırı dolaşmasaydı diye düşünürken ineklerin yanına geldi, beni gördü. Elimde nişanlıma getirmek için köyümüzden çıkarken bakkaldan aldığım fıstık, fındık, akide şekeri, lokum dolu torba. Yere çökmüş tir tir titriyorum. Ben onun bağırıp çağırıp beni kovmasını beklerken o bana:
-Ali, evladım sen ne arıyorsun bu saatte burada? Bizim evimiz yok mu? dedi.
Ter sırtımdan yürümüştü.
-İşte emmi, ben size gelmiştim de, utandım da... diye kem küm ederken Hasan emmi:
-Haydi bakalım. Doğru eve çıkalım. Sen de artık bizim evladımızsın.
Öyle rahatladım ki bu sözlerle. Rahmetli bunu sık sık anlatırdı sağlığında. Biz de böyle eşe dosta zaman zaman anlatır gülüşürüz.
.....................
Şimdi herkes evleneceği kişiyi önceden görüyor, tanıyor. Nişanlılık döneminde rahatça görüşüyor. Aileden biri gibi gidip geliyor. Kırk elli sene önce yukarıda Ali'nin anlattığı gibi gidilirdi gelinkıza, daha doğrusu nişanlıya. Köyün içinde de olsa nişanlın gece kimseye görünmeden gitmek zorundaydın. Kaynanan seni seviyorsa bu ziyaret kolaylaşırdı. Yoksa köyün içinde bile nişanlını zor görürdün. Hele de nişanlın başka köyde ise gecenin karanlığında gitmek ayrı bir korku, böyle Ali'nin anlattığı gibi kayınpedere ya da kayınbiradere yakalanmak ayrı bir korkuydu. Herkes Hasan emmi gibi anlayışlı olmaz ya! Bazen işin ucunda dayak yemek bile vardı. Köyün köpekleri de böyle zamanlarda ayrı bir bela olurdu.
Köy bakkalından alınmış, bekleye bekleye nemlenmiş, bayatlamış fındık, fıstık, akide şekeri ne kadar da tatlı gelirdi, nişanlısını kınalı elleri, utanıp hafiften kızaran yüzüyle bekleyen iki belikli köy kızlarına. Yorganın, yatağın kayıldığı; buzdolabının olmadığı yıllarda o görevi yapan "evlik"te, oranın serinliğine aldırmadan nişanlısıyla görüşen köy kızı ertesi gün komşu kızı yoldaşına heyecanla neler neler anlatırdı.
..........
Bilmem ki o zamanlar görücü usülü ile evlenenler kaderlerine mi razı oluyorlardı; yoksa hayattan beklentileri mi azdı? Birbirini hiç görmeden, baba-anne kararıyla evlenenler bile evliliği sürdürürken bugünün gençleri "Ben sevmeden, âşık olmadan evlenmem. Aradığımı henüz bulamadım." diyorlar. Şöyle düşününce haklılar da; ama onlar aradıklarını bulsalar bile çoğu, o "Senin için hayatımı veririm, aşkım, canım, ciğerim!" havalarını kısa zamanda unutup boşanmaya kalkıyorlar. Oysa evlilik karşılıklı hoşgörü, tahammül ister. "Armudun sapı, üzümün çöpü" diyenler, bırakın evliliği, hiçbir durumda mutlu olamazlar. Hayatı anlayışla paylaşırsanız zaman içinde sevgi de aşk da doğar. Bunu yapamazsanız işte o zaman tencere, tava havada. Sevgi öyle bir görüşte, şıppadanak oluşmaz. Emek ister, özveri ister.
...........
Bir yaz günü
Komşu düğününde
Kapı önünde
Köy kızlarının içinde
Nişanlısını gördü Halil
Göz göze geldiler
"Akşam sizdeyim" işareti verdi ona
Kaşla göz arasında
Al al oldu yanakları Ayşe'nin
Gözlerinde sevdanın ışığı
"Anladım" dercesine yumdu gözlerini
Daha bir sıkı tuttu
Yanındaki Hüsne'nin
Elini
"Sevda sevda derler de behey yarenler
Bir acayip hal olur"
Bir baktı Halil davula, zurnaya
Sonra elinde mendil
Durdu halaya

........................


Yüreğinizde sevdanız hiç eksilmesin.

...........................................................................................................


12 Temmuz 2010

Numan Kurt



Not: Bu yazıda anlatılan olay gerçektir. Olaya konu olan kişilerin adları değiştirilmiştir.