3 Haziran 2026 Çarşamba

NASRETTİN HOCA'NIN KURBANI




 Bu bayramı Nasrettin Hoca'dan bir fıkrayı dizelerle anlatarak kutlamak istedim.

Şu sıkıntılı günlerde, ekonomide, siyasette yaşanan zorluk ve karmaşa günlerinde biraz olsun acı da olsa okuyanları gülümsetmek istedim. Böyle desem de bunca şaşırtan, “Bu da olur mu?” dedirten olaylar karşısında gülümseyin gülümseyebilirseniz.
***
Hoca yoksul, kurban kesemiyor
Sabah erkenden bayram namazına gidiyor
“Ne yapsam, ne etsem?” derken
Sokakta başıboş gezen bir keçi görüyor
Kaçırılır mi bu fırsat
“Kısmet sokakta geldi.” diye keçiyi kurban ediyor
“Eh, bizim de artık bir kurbanımz var.” diyerek
Keçiyi afiyetle mideye indiriyor
Gizli kalır mı bu olay
Bunu duyan komşusu gelir Hoca'nın yanına
“Hoca, sorulur bu yaptığın kıyamet günü sana
Orada nasıl cevap vereceksin bu sorguya?”
Muzipliği yine üstündedir Hoca'nın
Der ki komşusuna
“İnkar ederim, keçiyi kesmedim, derim.”
“Olur mu Hoca'm, keçi dirilir o gün, şahitlik eder.
Ne yapacaksın o zaman?"
Ne desin bizimki, onun da çözümünü bulur
“Ondan kolay ne var, yakalarım keçiyi
Teslim ederim sahibine” der
***
Fıkrayla, bayramla ilgisi olmasa da yazımı saygıdeğer öğretmenimiz Gülşen Dedebal'ın Dostoyevski'den paylaştığı dizelerle bitirmek istedim.
Şeytan uyuyakaldı bir gün
Rüzgâr sert esti.
Üç tüy düştü şeytandan
Biri paraya yapıştı
Diğeri mevkiye
Öteki de ihtirasa
O günden sonra
Şeytan hiçbir iş yapmadı
...............................................................................................
Numan Kurt
26 Mayıs 2026

23 Mayıs 2026 Cumartesi

BİZ BÖYLE KUTLARDIK 19 MAYISLARI



19 Mayıs 1919 ilk adımıdır kurtuluşun.)
Kara bulutlar kaplasa da
Bizi o yıllardaki törenlerde yakan güneşi
Yine de
Bu güzel yurdun emanet edildiği gençlerden
Benim umudum var
Sürsün, bitmesin hiç 19 Mayıs koşusu
Samsun'dan Ankara'ya koşan gençliğin coşkusu
Nasıl da dolardı gözlerim
Öpülüp teslim edilirken o bayrak sınırdan sınıra
Bilin ve inanın ki
Unutmaz bu millet ihanet edenleri 19 Mayıslara
İlk adımıdır 19 Mayıs
Samsun'a açılan engellerle dolu uzun bir yolculuğun
Bembeyaz, tertemiz ve de yürekli
İlk sayfasıdır kurtuluşun
Bir heyecan sarardı bizi
Gençliğin bayramına haftalar kala
Provalara çıkardık hareketler için
Üstümüzde bir atlet bir de şort
Güneş altında yana yana
Uyum içinde, neşeyle
Yüreğimizde bayrak, vatan sevgisi
Öğretmenin düdüğü ya da müzik eşliğinde
Sallanırdık ileri geri, sağa sola
Yurt, bayrak
Ve büyük önder Mustafa Kemal sevgisi
Yer ederdi genç beyinlerde
Bu coşku dolu ulusal bayramda
Bembeyaz kıyafetlerimizle
Kızlı, erkekli gençler
Anlatırdık heyecanımızı, coşkumuzu
Vatan, Atatürk sevgisiyle dolu şiirlerde
Selamlardı devleti yönetenler
Ya da o beldenin yöneticileri
Stadyumlarda ya da kasabanın çayırında
Başları dik, gururla yürüyen, bayrak tutan
Resmi geçit yapan gençleri
Şimdi
Ne o coşkulu kutlamalar kaldı
Ne de gençlerin heyecanı
Anılarda kaldı hareketler, bayraklı kuleler
Nedense bayram günlerinde
Hasta oluyor yöneticiler
O pırıl pırıl gençlerin suratında
Bir avuç kara sakal
Her yanları dövme, kulaklarda küpe
Kiminde takke, kiminde cüppe
Moda oldu
Çağdışı yobaz, örümcekli kafalarda
Cumhuriyeti kuranlara sövmek
Bir tek hedef var benim anladığım
Kendi özlemlerindeki çağ dışı düzeni kurmak isteyenlerde
Yüz yıllık çağdaş değerleri, birikimleri
Yok etmek
Ne olursa olsun
Heyecanla çarpar yüreğim böyle günlerde
Kaplasa da bizi o törenlerde yakan güneşi kara bulutlar şimdilerde
Yine de
Bu güzel yurdun emanet edildiği gençlerden
Atatürk'ten, Cumhuriyetten
Demokrasiden, adaletten, bilimden
Ve de aydınlıktan yana
Benim umudum var
..............................................................................
Numan Kurt
19 Mayıs 2026


 

15 Mayıs 2026 Cuma

SEN NEYMİŞSİN BE KARGA !




 “Besle kargayı, oysun gözünü.”

İlkokul yıllarımızda bize söyletilen bir tekerleme vardı. Karga ile ilgili atasözü üzerine yazmaya başlayınca aklıma o tekerleme geldi:
Karga karga gak dedi
Çık şu dala bak dedi
Çıktım baktım o dala
Şu karga ne budala
Karga seni tutarım
Kanadını yolarım
Merak ettim, “Neymiş bu kargaların özellikleri?” diye biraz araştırdım. Anladım ki karga budala falan değil, kanatlarını yolmak da olası değil. Gördüğü insan yüzünü yıllarca unutmayan, rahatsız eden insanlara kin tutup saldıran, hatta bunu gruplaşarak yapan, yedi yaşında çocuk zekasına sahip varlıklarmış bu kara kargalar.
Bu arada “Besle kargayı oysun gözünü.” atasözünün anlamını iyi biliyordum bir de öyküsünü öğrendim. Atasözlerimiz; yaşanmışlıkların, deneyimlerin sonunda söylenmiş özlü, anlamlı sözlerdir. Ben de bu atasözünün öyküsünü dizelerle anlatmaya çalıştım:
Bir çiftçinin tarlasına kargalar dadanmış
Garibim doğayı da, hayvanları da çok seviyor ya
“Aman ne zararları var?” diye pek umursamamış
Bu kadarla kalsa iyi
Tarlayı mesken tutan kargaları
Kendi elleriyle beslemeye başlamış
Bu fırsat kaçar mı
Ekmek elden su gölden
Gün geçtikçe sayıları çoğalmış da çoğalmış
Yerleşmişler, çiftçinin gözü gibi baktığı tarlasına
Ekmek kapısının elden gittiğini gören köylüyü
Bir telaş, bir endişe sarmış
Günlerden bir gün tarlaya vardığında ne görsün
Gözü gibi baktığı ekinler yerle bir
Üzülmüş, yıkılmış
Kargalara güvenilmeyeceğini anlamış
Komşuları diğer çiftçiler demişler ki ona
“Besle kargayı oysun gözünü, demedik mi sana?”
İşte bu söz de olaydan alınan derstir
Değer verilenlerin de bu değerin kıymetini bilmesi gerekir
***
“Besle kargayı, oysun gözünü.” atasözü kendilerine yapılan yardım ve iyiliklere karşı nankörlük edenlere, kötülük yapanlara söylenmiş bir sözdür.
Bu sözün anlamı bugünlerde yaşadıklarımızla çok örtüşüyor. İnsan kılığında kara kargalar çoğaldı. Çıkar uğruna, korkarak onları belli kariyerlere getiren ortamlarından kopup tam çark dönenlere söylenmiş olmalı bu söz.
Bazı televizyon dizilerinde "Bu dizide anlatılanların gerçek olay ve kişilerle ilgisi yoktur." diye yazar. Eh benim yazımı da öyle kabul edin, siz ne anlam çıkarırsanız çıkarın.
Gün ola, hayrola!
.......................................................
14 Mayıs 2026
Numan Kurt

7 Mayıs 2026 Perşembe

UZUN BİR YOL ÖYKÜSÜ (2)




 “Bir yanım gündelik şeyler evdir, ekmektir.

Bir yanım olmadık türküler söyler yoldur, özlemdir. “

Severim yol öykülerini anlatmayı. İçimde gideceğim yerin özlemi varsa o yolculuğu anlatmak isterim. “Yol hikâyesi” olarak birkaç yazım var.
Yazdığım üç yüze yakın yazımın birinin başlığı şöyle idi: “İNSANIN ARKADAŞI OLMALI”. İşte bu yazımda bir arkadaşımı anlatmıştım. Kim mi bu arkadaş? Nesli tükenmeye yüz tutmuş kelaynak kuşları misali şu geçip giden hayatta az rastlayabileceğiniz biri. Onun üzerine, onun kahramanı olduğu beş altı yazım var. O yazıları okuyanlar tahmin etmiştir: Hayrullah Yılmaz.
On iki yıldır ilkbahar, yaz, sonbahar aylarında Didim'deyiz. O güzel ilçede küçük bir evimiz var. Kış aylarında Ankara'da kalıyorduk. Son iki yılda kışı da Didim'de geçirdik.
Bir yıl önce yine bu zamanlarda bir kaç gün için Ankara'ya döndüm. Geleceğimi bilen Hayrullah telefonda “Gel, sana bir sürprizim var!” dedi. “Nedir sürprizin?” dedim. “Söyleyince sürpriz olur mu?” diyerek bastı kahkahayı.
O üç günün iki gününde beni ve iki okul arkadaşımızı aldı, Ankara'dan Avanos'a yol boyu dolaştık. Bu yolculuğu “UZUN BİR YOL ÖYKÜSÜ” başlığı ile anlatmıştım.
Bir hafta için yine Ankara'dayım.O, benim memleket özlemimi biliyor ya bu sefer ikimiz 25 Nisan sabahı düştük yola.
Ne deniz ne de orman var memleketimde
Onlar yok ama
Çocukluğumu, gençliğimi yaşadığım köyüme, yöreme
Özlem var içimde
Baharda güzeldir benim köyüm
Ekinler yemyeşil halı gibi serilmiştir
Berketli topraklar üzerinde
Biz yoldaydık sabahın yedisinde. Hayro'yla yola gidilir de sıkılır mı insan? Anlatır ballandıra ballandıra. Hız yapmaya kalkışınca da elimi aşağı doğru indirerek “Yavaş, yavaaaş!” demek istediğimi anlar. Anlar ama; yine de “Beni kaptanlıkta tek rakibim Türk Hava Yolları!” esprisini yapmaktan da geri kalmaz. Ara sıra “Evlerinin önü boyalı direk” türküsünü arkasını getirmeden söylemeyi de ihmal etmez.
Kırşehir'e yaklaşırken TŞOF'ta kahvaltı ve Hayrullah'ın “Ver elini Çimeli, bizim köy!” sözüyle yola devam.
Çiçekdağ yoluna girip biraz ilerleyince şaşırmamak elde değil. O içi boşalmış köylerde çok sayıda mandıra. “İstanbul'un eti buralardan gider.” dedi Hayro. Bu yıl da yağmur çok yağdı. Baharın güzel ayı nisanda otlar diz boyu. İştahla otlayan koyun, büyükbaş hayvan sürüleri gördüm. O mandıralar bölgesine girince değişik bir koku da sizi karşılıyor.
Bir zamanlar bağlık bahçelik olduğunu söylediği Çimeli'de koyun sürüsü çobanı bir kişiden başkasına rastlamadık. Hayrullah'ın babasının 1952'de açtığı küçük bakkal binası yerinde duruyor. Köye girerken bana bir tepeyi gösterdi: ”Bu tepe altın aramak için o doğa düşmanlarının kazacağı tepe.” dedi. Köydeki eski evlerini gösterdi.
Köy mezarlığında rahmetli babası Ethem amcaya duasını gönderdikten sonra Boztepe üzerinden düştük yola.
***
-Bak, sana bir şey diyeceğim.
-Söyle bakalım.
-Sen bir yazında Muzaffer Yıldırım öğretmenin Şatıroğlu'ndaki bahçesinden övgüyle söz etmiştin. Oraya görmek istiyorum.
-Emrin olur kaptan, ben kendisini hemen arıyorum.
-Ara bakalım.
Aradım, aradım ama; karşıdan değişik bir ses geldi. Hastaymış Muzaffer Bey. “Üç gündür yatıyorum.” dedi. “Geçmiş olsun!” dedim, Ankara'dan çocukları gelen Sadi Köksal'a ayak üstü merhabadan sonra yola devam...
Yol üzerinde Büyükburunağıl köyü muhtarı Naki Can'ın lokantasında çay molası ve ver elini Sadık köyü.
Masa üstü gibi düz arazide köye doğru ilerlerken tarlalara yeşil halı gibi serilmiş ekinleri görmek beni çocukluğuma götürdü. Köyün girişinde muhtarlık binası önünde oturan köylülerimizi görünce “Kır direksiyonu bina önüne.” dedim. İndik, on beş yirmi dakikalık sohbetten sonra yöneldik köy mezarlığına. Köylerinin toprağında rahat yatan, üç buçuk ay arayla dünyaya 1999'da veda eden, mezarları da yan yana olan anama, babama duamızdan sonra mezarlığa bakıma öncülük eden Oğuzhan Deveci ve Murat Bozdağ kardeşlerimize ve rahmetli eşi Sevim abla adına mezarlık içine çeşme yapyıran Musa Lale ağabeye minnet duyarak ayrıldık oradan.
Hayrullah, arabanın önünü dönüş yoluna çevirince “Bak Hayro, “dedim, “biraz sonra bir evin önünde duracağız. Hem akrabam hem de Mucur Ortaokulu'ndan öğrencim Nihat Deveci'yi göreceğim.”
Nihat; ortaokul yıllarında çalışkan, saygılı bir öğrencimdi. Öğretmenlikten sonra emekli olduğunu, köyde babası Hacı Ali dayımın evine yerleştiğini, orada sakin bir hayat sürdürdüğünü duymuştum.
Korna sesinden az sonra Nihat evden çıktı. Bizi içtenlikle karşıladı. Davranışlarıyla çok takdir ettiğim Nihat görüntüsü ve konuşmasıyla tam bir beyefendi olarak karşıma çıkmıştı. Demlediği nefis çayı içerken bir saat kadar söyleştik. Uzun süredir görmek istediğim sevgili Nihat'la da öğretmen-öğrenci olarak meslektaş olarak özlem gidermiş olduk.
Köyümüzün yolundan ana yola, Kayseri-Ankara yoluna çıkınca Hayro bastı gaza, aldı sözü:
-Ne dersin dönelim mi Ankara'ya?
-Hayır, olur mu öyle şey, sen kardeşin Emrullah'ın evinede ben de kız kardeşimin evinde bu gece kalıyoruz. Buralara kadar gelmişken uğramamak olur mu?
-Tamam, yarın 11.00'de öğretmen evinde buluşuruz.
Buluştuk, öğretmen evi lokalinin kapısından girince ilk gördüğüm kişi öğretmen okulundan müzik öğretmenimiz Selahattin Yaldız oldu. Ben tanımıştım; ama Hayrullah “Ooo Erdoğan hocam!” diye eline sarılırken, “İyi bak, müzik öğretmenimiz Selahattin Yaldız.” dedim.
Öğretmenimizle uzun süre sohbet ettik. Ortak konu okul yıllarıydı. Yetmişini geçmiş bizler, seksenini geçmiş öğretmenimizle sanki bin dokuz yüz altmışlı yıllarındaki Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu'ndaydık.
Öğretmen evinde göremediğimiz, yine okulumuz mezunlarından Mustafa Bey'e (Cebecioğlu) telefon ettim, sağ olsun geldi, yarım saat kadar da onunla söyleştik.O da yaz aylarında Didim'de kalıyor.
Hayrullah'ın kardeşi Emrullah'ın Mehtap Tepesi'nde bahçesi varmış. “Kardeşim bizi bahçeye çağırıyor.” dedi Hayro. Bahçede, Emrullah'ın konukseverliği de sarı kırmızı laleler de çok güzeldi.
Pazar günü saat 15.00 sıraları ayrıldık Kırşehir'den. Yakın çevreden Ankara'ya pazar dönüşü ve yol yapımı nedeniyle Elmadağ'dan çevre yoluna çıkıla kadar adım adım gittik sanki.
Hayrullah arkadaşımın bu güzel sürprizleri yanında anlattığı ilginç yaşanmışlıklardan da büyük keyif alırsınız. Didim'e iki yıl önce geldiğinde akşam çöp konteynerlerinin yanına gelen domuzların fotoğrafını çekmiş, ben de o anda onun fotoğrafını çekmiştim. O fotoğrafı kızına göndermiştim. Rabia esprili bir dille aynen şöyle yazmıştı fotoğrafın altına: “Babamın işleri...”
Ankara'ya yaklaşırken Hayro bu ilginç işlerinden birini bana anlattı:
-Bak, sana ne anlatacağım.
-Eee, söyle bakalım, yine neler yaptın.
-Kırşehir Kale Ortaokulu'nda çalışırken karı koca iki arkadaş bize akşam gezmesine gelmek istediler.
-O yıllarda biz de arkadaşlarla birbirimiz çok gider gelirdik.
-Hele dinle! Ben böyle durumlarda konuklar gelmeden bir “akşam gezmesi gündemi” hazırlarım.
-Senin tuhaf; ama hoş işlerinden biri olmalı, sanki resmi toplantı yapıyorsun.
-Şimdi sana madde madde açıklıyorum o gündemi:
**Konuklar kapıda karşılanıp salona alınacak.
*Hoş beş edilerek, hal hatır sorulacak.
*Bu hanenin geçmişlerinin ruhu için bir dakikalık saygı duruşunda bulunulacak.
*Konuk Hamza yeni araba almış, acemilikten dolayı ailece arabayla Kılıçözü deresine düşmüşler, sağ salim kurtulmuşlar. Onlara geçmiş olsun denilecek, olay üzerine konuşulacak. “Yaptığınız iyilik karşı gelmiş.” denilecek. İnsanlar bu sözü çok sever.
*Müdür başta olmak üzere tüm öğretmenler sohbet konusu olacak.
*Varsa başka ilginç olaylar anlatılacak.
*Konuklar artık “Vakit geç oldu, bize müsaade, kalkalım.” diyecekler.
*”Müsade Allah'tan, çok iyi oldu, hoş vakit geçirdik, sağ olun.” denilecek.
*Onlar gittikten sonra arkalarından dedikoduları yapılacak.
İşte “gündem” böyle. Hayro'nun ünlü bir lafı var, hayret ettiği bir durum karşısında “Gördüm, gördüm de böylesini görmedim.” der. Ben de bu sözü onun “gündem”i için söylüyorum. Kızı boşuna mı diyor “Babamın işleri” diye.
Bir memleket yolculuğu da böyle bitti.
Bu vefalı, güzel arkadaşıma ailesiyle birlikte sağlıklı yıllar dilerim.
........................................................................................
Numan Kurt
4 Mayıs 2026

3 Nisan 2026 Cuma

BAHARIN GELİN ÇİÇEĞİ




                                                             (Yağmurlu bir nisan sabahında...)

İlkbaharda nisan, sonbaharda eylül
En güzel aylarıdır bu iki mevsimin
Birinde canlanır doğa çiçeklerle böceklerle
Birinde solar yüzü, dökülür yapraklar yere
Ben de anlatırım bu iki ay için duygularımı, düşüncelerimi
Yağmur... yağmur... yağmur
Nisanın bu ilk günlerinde ne güzel yağıyor
Ne güzel suluyor toprağı, temizliyor doğayı
Bana çocukluğumun kırk ikindilerini hatırlatıyor
***
Nisan, "gelin çiçeği, ilkbaharda açan çiçek" anlamına geliyormuş. Yılın bu dördüncü ayı, baharın da yeni gelini gibidir. Doğa yeşiline, deniz ve gökyüzü mavisine, toprak bereketine kavuşur.
Yağmurlu bir nisan gününde ben de düşüncelerimi yazmak istedim.
***
Dört mevsim içinde bölünmüş aylar üçer üçer
Mart, nisan, mayıs
İşte bu aylar, kağıt üzerinde
İlkbahara girer
Oysa ben
“Kapıdan baktıran, kazma kürek yaktıran”ı
Saymam bahardan
“Kapıdan sen bakma” derim marta
“Sen hiç yakışmıyorsun bahara”
Bilmeyeniniz yoktur Nasrettin Hoca fıkrasını
O vermiştir fıkralarında hayat derslerinin en hasını
Demişler ki Hoca'ya bir gün
“Hocam, bu insanlar da bir tuhaf
Yaz gelir sıcaktan
Kış gelir soğuktan şikayet ederler
'Yazın yanıyoruz, kışın donuyoruz' derler”
Hoca şöyle bir sıvazlar sakalını
Verir o unutulmaz cevabını
“Ne dersiniz siz be adamlar
Bahara bir şey diyen var mı”
Pancar teklemeye giderdik
Köyümüzün bereketli tarlalarına
Sabahın ayazında, daha çocuk yaşlarda
Gün ikindiye doğru
Sarar gökyüzünü kara bulutlar
Anlardık ki başlayacak
Kırk gün yağmasa da adı “kırk ikindiler” olan yağmurlar
Doluşurduk traktörün vagonetine
Yine de sırılsıklam zor düşerdik evlerimize
Orta Anadolu bozkırında da olsa
Çıkın nisanda şöyle yol boylarına, kırlara
Rengarenk çiçekler
"Biz de geldik baharla birlikte" diye öten böcekler
Göçüp gelirdi bir yerlerden o beyaz giysili, uzun bacaklı leylekler
Bir güzel ay ki bir yıla bedel
***
İşte böyle, nisan çiçektir, nisan böcektir, nisanda boy verir ekinler. Bolluk ve bereketin doğada fışkırdığı aydır nisan. Bugün nisan ayının dördüncü günü. Dışarıda yağmur başladı. başlasa da pancar tarlasında değilim ki ıslanayım. O bereketli yağmurlar bir yana öyle bir yağmur başladı ki feleğini şaşırdı millet. Yağmur gökyüzünde toprağın bereketi için inerken yeryüzünde "zam yağmuru" hiç kesilmiyor. Aklınıza ne gelirse, çerden çöpe, hıyardan patlıcana, elektrikten doğalgaza sağanak zamlar sanki kırk ikindiler gibi yağıyor halkın üstüne. Mutfağın vazgeçilmezi soğan otuz lirayı geçmiş. Bibere, hıyara, domatese yan bakılmıyor, benzinde mazotta bin liraya artık deponun ilk bölümü dolmuyor. Ev kirası emekli maaşını geçmiş, kirada oturanlar ne yapar, akıl almıyor. Vatandaşı elektrik değil, elektrik faturası çarpıyor artık.
Ev, araba almak mı? Onları hayal ederek yaşayacak artık insanlar.
"Böyle gelmiş, böyle gider." anlayışından sıyrılıp "Böyle gelmiş, böyle gitmez." demenin zamanıdır vatandaş olarak önümüze sandık konduğunda. O sandıktan önce de sivil toplum kuruluşlarının, işçi ve işverenlerin, memurun, çiftçinin kısacası dara düşen halkın gerekli tepkiyi yasalar doğrultusunda göstermesi gerekir.
***
Biz yine dönelim baharın nazar boncuğu nisan ayına. Bakın halk dilinde uzun yılların deneyimleri sonucunda oluşan atasözleri ne diyor:
“Nisan yağar sap olur, mayıs yağar çeç olur.”
“Martta yağmaz, nisanda dinmezse sabanlar altın olur.”
***
Biraz da şairlerin dilinde anlatalım nisanı:
"Bir yer düşünüyorum yemyeşil" dizelerinin şairi Ziya Osman Saba başka bir şiirinde bahar üzerine şu dizeleri yazmış:
“Bu bahar güleceğiz en içten bir sevinçle
Bir melek oradan bize uzatacak elini
Beni bırakma kalbim, kalbim sen bana söyle
Ümitlerin en güzelini”
***
"Otuz Beş Yaş"ın duygusal şairi Cahit Sıtkı Tarancı, nisan akşamında sevdiğine sesleniyor:
“Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır
Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm
Sende tattım yemişlerin cümlesini
Desem ki sen benim için
Hava kadar lazım,
Ekmek kadar mübarek gibi aziz bir şeysin
Nimettensin, nimettensin”
***
Ataol Behramoğlu'ndan:
"Yüzümü bulutlara kaldırıp
Dua eder gibi mırıldanıyorum
Kuşlarla, otlarla yıkanıyorum
Rüzgârla, ilkbaharla"
***
Sözü yetirelim, yazıyı Orhan Veli ile bitirelim:
"Sanma ki derdim güneşten ötürü
Ne çıkar bahar geldiyse
Bademler çiçek açtıysa
Ucunda ölüm yok ya
Hoş, olsa da korkacak mıyım zaten
Güneşle gelecek ölümden
Ben ki her nisan bir yaş daha genç
Her bahar biraz daha âşığım
Korkar mıyım
Ah, dostum, derdim başka"
***
Baharın güzelliğini yaşayalım, birlik içinde ülkenin yönetimine de bahar gelsin. Demokrasilerde halkın dediği olmalı, buna diyeceğimiz yok; ama iyice bunalan bu güzel ülkenin insanları için de bir değişiklik gerekiyor. Bir umutla yaşarken nisanı, mayısı; başka dertler olmasın.
.........................................................
Numan Kurt
4 Nisan 2026

28 Mart 2026 Cumartesi

BİR "DİŞ" ÖYKÜSÜ






Biraz alaycı anlattım
Dişlerimin öyküsünü
İlle de ciddi konular anlatmak gerekmiyor
"Konu ben olayım bir kez de ..." dedim
Tek düze hayatımızda yaşadıklarımız
Kağıt üzerine dökülsün istedim
***
Şiirimizin devrimcisi, serbest biçimde pek çok konuda şiir yazılabileceğinin yolunu açan Orhan Veli Kanık; bir şiirinde nasırdan çok çeken Süleyman Efendi için şöyle der:
“Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar”
Şiirin sonunu da şu dizeyle bitirir:
“Yazık oldu Süleyman Efendi'ye”
Uzun zamandır savaşlardan, ülkenin ekonomik durumundan, geçim sıkıntısından, işsizlikten, eğitimin çığırından çıkarılmasından dolayı gülecek değil gülümseyecek halimiz kalmadı. Bu sıkıntılarımızı, bu konulardaki eleştirilerimizi zaman zaman uygun dille anlatmaya çalıştım. Bugün değişik bir konuda, okuyanları belki de gülümsetecek bir konuda yazmak istedim.
Süleyman Efendi, nasırdan ne kadar çektiyse ben de “diş”ten o kadar çektim. Biraz da kendimle alay ederek “diş” konusunda yaşadıklarımı dizelerle anlatmaya çalışacağım:
Nasırdan çok çekmiş Süleyman Efendi
Anlatmış bunu bir şiirinde Orhan Veli
Nasırdan hiç çekmedim ben
Benim çektiklerim kırk yaşımdan beri “diş”ten
Kırkından sonra alt üst damak da kaplama
Yıllar geçti aradan
Gelelim iki bin dokuz yılına
Artık görevini yapamaz oldu ne üst ne alt çene
Bilirsiniz diş ağrıları ne acılar verir çekene
Ankara Etimesgut'ta bir diş hekimi
Ebru Tutkun, Kırşehirli
Güvendim onun maharetli ellerine
Git gel, git gel derken
Üst damak protez, alt damak kaplama
Uzun uğraşlarla, özenle yaptı dişlerimi
“Bu sana dört beş yıl gider amca!” dedi
Ne dört beş senesi
On beş yıldan fazla gitti o dişler bana
Geldik mi biz o dişlerle iki bin yirmi altı yılına
Üst protez de alt kaplama da çalışmaz oldu
Pek çok şeyi yiyemez oldum
Bedende on kilo kayboldu
Bir arkadaş önerisiyle çıktım diş hekiminin huzuruna
Söktü alttaki kaplamayı
Uyuşturdu çeneyi
Çekti tek tek alttaki dişleri
Taktı boşalan, kanayan yerlere bir şeyleri
Duvara çakılan dübeller gibi
İki implant üste iki alta
Bedeli yüz altmış bin lira
Beş ay sürdü bütün tedavi
Neler yedim neler içtim bu süre içinde
Krem peynir, haşlama patates, yumuşak muz, zeytin ezmesi
Baş içeceğim çorba
Patlıcan, patates, domates karışımı sıcak türlü de yanında
Sonunda bitti, takıldı alt üst protezle yapay dişlerim
“Her zaman ciddi konular yazacak değilim ya
Bugün de dişlerin öyküsünü yazayım” dedim
Bizim Hayro bu yazımın içine girmese olur mu
Ona sormuştum bir gün Ankara'da
“Senin dişler nasıl?” demiştim
Açtı ağzını, gıcırdattı dişlerini
“Bak,” dedi, “otuz iki dişim de ağzımda
Başka sorun var mı?”
“Yok!” dedim, “hayranım senin bu rahatlığına”
Şimdi tamamlanınca çektim fotoğrafımı
Gönderdim hemen Hayro'ya
Süleyman Efendi nasırdan çeker de
Ben dişlerden çekmez miyim
Öyküsünü anlatırken kendimle dalga geçmez miyim
..........................................................................................................
Numan Kurt
25 Mart 2026

 

22 Mart 2026 Pazar

BİR SÖZ VE DİZELER, BANA NELER SÖYLEDİLER...

 








(Düşündüklerini anlatamayanlar; savaşlara, ölümlere karşı olanlar için)
Bir söz ya da duygu yüklü dizeler
Alır götürür sizi
Biri her şeyi anlatamamaktan dem vurur
Diğeri "Savaşlar, ölümler olmasın!" der
"Yaşananları, duygu ve düşünceleri anlatabildiğimiz; zamansız ölümlerin, açlığın, savaşların olmadığı bir dünyada sevgiyle, gülerek, mutlulukla yaşamak ne güzel!"
***
Üç gün önce facebook sayfamda fotoğraflı iki paylaşım ilgimi çekti. İlkinde bir söz, ikincisinde bir şiirden alınma dizeler vardı. Söz; Cengiz Aytmatov'un, şiir ise Hasan Hüseyin Korkmazgil'in.
Söz de şiir de etkiledi beni. Başka duyguları, düşünceleri anlatmama esin kaynağı oldu bu söz ve şiir.
***
"İnsan her şeyi anlatamaz. Zaten kelimeler de her şeyi anlatmaya yetmez."
Bu sözü ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov söylemiş. Onun "Kırmızı Eşarp" adlı romanından "Selvi Boylum Al Yazmalım" adıyla sinemaya uygulanan film benim unutamadığım filmlerin başında gelir. "Sevgi emek ister." sözü bilirim ki seyredenlerin ezberine işlenmiştir.
Anlamlı ve içi dolu bir söz. Gerçekten de ister konuşmalarımızda isterse yazılı anlatımlarımızda anlatamadığımız çok şey vardır. Anlatamadıklarımızın bir kısmı özel hayatımızdan, bazıları yasaktır diye çekincemizden, bir de "Toplum ahlâkına uygun değildir." diye düşünmemizden olabilir. Bunların dışında duygularımızı sözcüklere döküp anlatamamış da olabiliriz.
Aytmatov'un sözü, Orhan Veli'nin "Anlatamıyorum" şiirinin dizelerinde de karşımıza çıkar. Şu anda adını anımsayamadığım bir şair de asıl şiirin anlatılamayanlar olduğunu söyler.
"Garip Akımı"nın öncüsü Orhan Veli Kanık, "kelimeleri kifayetsiz" bulduğunu belirterek şiirinin son bölümünde der ki:
"Bir yer var, biliyorum
Her şeyi söylemek mümkün
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum
Anlatamıyorum"
Buradan geleceğim nokta şu: Yaşadığımız dönemde, bizi şaşırtan, "Bu da olacak mıydı benim ülkemde?" dediğimiz süreçte anlatmak isteyip de anlatamadığımız o kadar duygu, düşünce, eleştiri var ki..
Zaman zaman değişik yazılarımızda uygun dille eleştirilerimizi yöneltiyoruz; ama asıl anlatamadıklarımızı sizler de tahmin edebiliyorsunuz.
Sonunda şunu söylemek geldi aklıma. Anlatamadıklarınız olsa da siz yine de anlatabileceklerinizi anı, öykü, şiir, söyleşi, deneme ne derseniz deyin bir yolla anlatın.
***
Ölüm ucuz olmamalı bu çağda
Sayrılıksa yenilmeli
Açlıksa kovulmalı dünyadan
Savaşsa durdurulmalı
Neyiniz var kardeşler
Şu kısa konuklukta
Sevmekten, ağlamaktan, gülmekten başka
Hasan Hüseyin Korkmazgil
Okudum bu dizeleri. İyi de nesi etkiledi beni bu dizelerin?
Coşkulu söyleyişin şairi Hasan Hüseyin ne demişse bu şiirde, benim ülkemde bunların tam karşıtı var.
"Ölüm ucuz olmamalı bu çağda" diyor şair. Dileği, düşüncesi bu. Oysa ölüm öyle ucuz ki benim ülkemde. En başta kadın cinayetleri. Ekranlarda sürekli bu cinayet haberleri.
Yan baktın, laf attın, yol vermedin, küfrettin, borcunu vermedin... Kısacası eften püften sebeplerle cana kıymalar.
Depremlerde, sellerde, yangınlarda önlemsizlikten dolayı ölenler ayrı bir dram.
Bunları söylerken "ucuz ölümler" yalnız bizim ülkemizde değil uygar dediğimiz başka ülkelerde de var. Silahla okul basmalar, pazarda insanların üzerine araba sürmeler gibi.
Zamansız, ucuz ölümler için gelmedik Âşık Veysel'in deyimiyle "iki kapılı han" olan bu dünyaya. Güzellikleri, iyilikleri, mutlulukları yaşamaya geldik bu gerçek dünyaya.
"Sayrılıksa yenilmeli" derken şair hastalıkların iyileştirilmesini istiyor. Hastahanelerde randevu alabilirseniz, acımasızlıkları ayyuka çıkan özel hastahanelerde paraya kıyarsanız hastalığınızın tedavi olanağı var. Çok gerekli ilaçları bulamayanları da dinliyoruz ekranlarda. Yoksa ölen ölür kalan sağlar bizimdir.
Asgari ücretle, düşük emekli maaşıyla açlık sınırının çok altında kalanlar, pazarda atılanları toplayanlar, ucuz yemek kuyruğuna girenler, okula aç giden öğrenciler varken "Açlık kovulmalı dünyadan" diyemeyiz.
"Savaşsa durdurulmalı" demek ne güzel bir istek; ama ben hatırlayabildiğim yetmiş yıla yakın zamanda savaşlar hiç durmadı. Sömürücüler, silah satıcıları, güçlü- güçsüz dengesizliği oldukça savaşlar durmaz. Çocuk, kadın, sivil demeden yaşamadan ölür gider insanlar.
"Sevmek, ağlamak, gülmek" şu bir gün tükenecek ömürde mutluluğun, yaşamanın vazgeçilmezleridir.
Neyiniz var insanlar, koca yeryüzünde neyi bölüşemiyorsunuz?
***
Bunları yazdırdı bana bir söz ve bir şiir. İnsanlığın duygularını, düşüncelerini özgürce anlatabilmeleri; zamansız ölümlerden, açlıktan, savaşlardan uzak kalmaları dileğiyle mutlu, sağlıklı kalın.
.................................................................
Numan Kurt

NASRETTİN HOCA'NIN KURBANI

  Bu bayramı Nasrettin Hoca'dan bir fıkrayı dizelerle anlatarak kutlamak istedim. Şu sıkıntılı günlerde, ekonomide, siyasette yaşanan z...