2 Eylül 2026 Çarşamba

YILLAR DÖKÜLDÜ HAYATIMIZDAN MEVSİM SONBAHAR




 "Herkesin bir sonbaharı vardır; kiminin yaşamadan yaşlandığı,

kiminin yaşlanmadan yaşadığı…"

***
Sonbaharda
Ne zaman çıksam sokağa
Eylül, ekim, kasım fark etmez
Dolaşsam parklarda, bahçe kenarlarında
Bir hüzün kaplar içimi

Kocaman ceviz ağaçlarından
Söğütten, kavaktan, daha nicelerinden
Yere düşmüş sararmış yapraklara bakarım da
"İşte bizim hayatımız da budur." derim
Düşünürüm geride kalmış yıllarımın nasıl geçtiğini

Ne umutlarla yeşermişti bu yapraklar
Yeşilin en güzelini vermişlerdi doğaya
Döküldüler tek tek
Kendi dallarının altına
Karışıp gidecekler
Ana kucağı gibi şefkatli, sıcak toprağa

Nasıl da benziyoruz birbirimize sararan yaprak
Şöyle dönüp baktım da geriye
Ha sen yaşamışsın üç beş ay
Ha ben yaşamışım yetmiş beş yıl
Sen doğaya verirken yeşilin çeşitliliğini
Ben, öğretmeye çalıştım öğrencilerime
Hayatı, düşünmeyi, mutlu olmayı, bilgiyi
Ses bayrağım dilimin güzelliğini
Mutlu oldum bazen
Bazen de varamadım tadına yetiştirdiğim meyvenin
Zorluklar, engeller de vardır bu hayatta
Mutlulukların yanında
Bizim için de bir gün biter yaşam, dökülen yapraklar misali
Artık yok faydası üzülmenin, yerinmenin

Dediler ki bana
Vefa nedir bilen öğrencilerim
"Biz, sizden öğrendik güzel dilimizi konuşmayı, yazmayı
Hele de Orhan Veli, Cahit Sıtkı şiirlerinin
Ve diğerlerinin tadına varmayı
Ömer Seyfettin öykülerinde kahraman
Sait Faik öykülerinde insan olmayı"

Ne güzel şey bir bilsen
Senin döküldüğün ceviz ağacının karşısında
Bir banka oturup bunları hayal etmek
Sonra da
Yüzünde buruk bir gülümsemeyle
Kalkıp eve gitmek

Sen hiç üzülme sararmış yaprak
Yeni tomurcuklar çıkacak, yeşerecek
Kopup düştüğün dallarında ağacının
Ben de üzülmüyorum
Bir hüzün doldursa da içimi bazen
“Bak, bizim tomurcuklarımız da büyüdüler, geliyorlar
Gülen gözleri, apaydın yüzleriyle
Benim bu güzel ülkem, gün gelecek
Hep mutlu olacak, gülecek” diyorum
.........................................................................
Numan Kurt

28 Ağustos 2026 Cuma

BİLİR Mİ ŞİMDİKİ ÇOCUKLAR BUNLARI ?




  (Geleceği düşünürüm, geçmişi unutmam.)

Edebiyatımızın usta şairi Cahit Sıtkı Tarancı, "ÇOCUKLUK" adlı şiirinin ilk bölümünde şöyle der:
"Affan Dede'ye para saydım
Sattı bana çocukluğumu
Artık ne yaşım var ne adım
Bilmiyorum kim olduğumu
Ben ne Affan Dede'ye para saydım ne de bir başkasına sordum çocukluğumu. Anamın, bebeklikten beri çocukluğumu bilenlerin söylediğine göre apalak, kafası konaklı (kafada kabuklanma) bir çocukmuşum. O yılları anımsamam olası olmadığına göre ben de beş altı yaşımdan on beş on altı yaşıma dek yaşadıklarımdan, gördüklerimden aklımda kalanları anlattım.
Bir bozkır köyünde doğdum
O köyde geçti çocukluğum
Döndüm altmış, yetmiş yıl öncesine
Anlatmak istedim, neler kalmış aklımda
Hatırladığım ya da unuttuğum
***
Serin olur geceler, üşütür
Geniş düzlüğe kurulmuş köyümde
Sonra aydınlanmaya başlayınca düz ova
Isıtır insanın içini
Ilık esen rüzgârla sabah güneşi
Hoş bir ses gelir kulağımıza
Amca gelini Yeter bacının transistörlü radyosunda
Yıldıray Çınar'ın sesinden
"Şen ola düğün, şen ola"
Sürüye katılacaktır sığır sıpa, inek dana
Kim yapacak bunu
Sorulur mu canım kardeşim
Her yükü omuzlayan, erkek yanında çok da değeri olmayan
Bu işi yapmak da düşer analara
Hangi birini sayayım
Çay .çorba, çamaşır bulaşık, tarlada ırgatlık
Bir de koca kahrı, daha neler neler
Saymakla bitmez köy kadınlarının sırtındaki yükler
Çiy vardır erkenden
Ağzını açmış bekleyen aslanlar gibi
Ekinleri yutmayı bekler biçerdöverler
Hele bir kuşluk vakti gelsin
Dinle o zaman
Vagonete gürül gürül dökülen buğdayın bereket sesini
Sac kurulmuş dışardaki tandıra
Ümüş ebem içli çörek yapıyor
Çöreğin de kenarı kızarmış
Hoş kokulu tere yağ akıyor
Odanın kapısında dedem
Elinde peşkir sinekleri kovalıyor
Biraz gecikirse çörek
Dövüşecek adam arıyor
O sessiz kadına adıyla seslendiğini duymadım dedemin
"Gıeyz" "kerahat" diye bağırır
Yine sesi çıkmaz, kaderine razı, ilçeyi bile görmemiş ebemin
Bir telaş bir telaş köylüde
Harman hasat zamanı
Önce dökülür buğday kapıya
Kamyoncular gelir, çinik çinik sayılır buğday
Kışlık yiyecek, borç harç parası için satılır "Yabanlı"ya
Biter mi iş köy yerinde
Sap çekilecek, patoza verilecek, saman yosulacak
Biz üç kardeş kendi işimizle birlikte
Koşarız yardıma
Anamızın tek "gardaş"ı dayıma
Güz yaklaşır
Başlar köylünün tek eğlencesi düğünler
Vursun davul, çalsın zurna
Kurulsun sinsinler
Öyle bir iki gün değil dört gün sürer
Komşu köylerden gelen gidenler
Düğün sahibini nasıl da mutlu eder
Köy dışında karşılanırken misafirler
Nasıl bir karşılamaysa
Havada dans eder mermiler
Nasıl unutulur Haydar, Hüseyin ustaların "Gıy gıy" abdal havaları
Atılan paraları sırt üstü yatıp alan köçeğin zil şakırtıları
Hele de peş peşe gelen
Bu gün hepimizin unuttuğu köyümün halayları
Davul zurna eşliğinde
“Ağırlama”yla başlar, “mavilim”le biter
En çok da gelin gideceği sabah serilen çeyizi
"Benim de olur mu bir gün?" diye
Seyretmeyi severdik biz çocuklar ve gençler
Gelin çıkarken evden zurnacının çaldığı
O yanık gelin havasıyla ben de bazen duygulanır
Sessizce gözyaşı dökerdim
Çok severdi köyümün gençleri futbol oynamayı
Bir de o zamanın rüzgârıyla, gençliğin heyecanıyla devrim yapmayı
Şimdilerde anlatır güleriz
Büyük bir eylem sanmışlardı köy yerinde
Dedemin oda duvarına slogan yazmayı
Her yanı düzlük olan köyümde
Filesiz direklerle kurulmuş
Kireçle çizilmiş futbol sahası
Bırakın çevre köyleri
Yakın ilçelere de kafa tutardı
Köyümün formasız futbol takımı
İllerde, ilçelerde tutulan iki göz evlerde
Üçümüz, beşimiz bir araya gelir
Bazen başımızda bir ebemiz
Okumaya çalışırdık biz köy çocukları
Bir evde beş öğrenciydik
Başımızda gaz ocağında pişirdiği
Kuru fasulyesini unutamadığım Hacı ebemiz
Bir oda bir aralık evlerde
Kavgasız, dövüşsüz okumaya çalışan köy çocuklarıydık biz
Ne de tatlı gelirdi haftada bir
Altmış kuruşa sinemaya gitmek
Ve de belki yılda bir
Yüz yirmi beş kuruşa yarım ekmekle birlikte
Nevşehir'in esnaf lokantasında
Bir tabak kuru fasulye yemek
Çocukluk ve gençliğimi böyle anlatacağım
Ne kaldıysa aklımda, bölük pörçük ne varsa yazacağım
***
Evler evler
Kerpiçten duvarlı, toprak damlı evler
Kış yaklaşıyor, kar, yağmur
Bu evlerin damları su geçirmez çorak ister
Çorak dediğin iki köy ötede, Güzyurdu'nda
Traktörler getirmek için bu çorağı
Birbiri ardında yarış eder
Biz de iki emmi oğlu at arabasıyla
Kaplumbağa ile tavşanın yarışı misali düşeriz yollara
Bir göçmen köyü var
İki saatlik yürüyüş mesafesi
Biz hep "Göçmenler" diye anarız; ama adı Yurtyeri
Onlar gelince, ben doğduğum yıl ülkemize
Yerleştirmek istemiş devlet bizim köye
Kaymakamı vurmuş köylüm
Yerleşirler de toprağımızı bölerler diye
Şimdi düşünüyorum da "Keşke yerleşselerdi." diyorum
Neler neler öğretirlerdi
Her biri meslek sahibi bu insanlar
Toprak damlı evlerde oturan köylülerimize
Köyüm medeniyeti onlardan öğrendi
Kerpiç duvarımızı, sıvamızı onlar yaptı
Pancar, ay çiçek ekmeyi onlardan öğrendik
Bir de çatılı evi
Çünkü çalışkan insanlardı onlar
Hepsi işinin eri
Akşam olur
Çoluk çocuk yer sofrasında
Çalarlar kaşığı bulgur pilavına
Ya da ara sıra da olsa
Yalancı köfteye, patatese, patlıcana
Daha sofra yeni kalkmıştır ki duyulur dışarda
Hakkı dayımın "Ben geliyorum." öksürüğü
Tam da ne güzel sohbet olacak derken
Gündüzün yorgunluğu ile uyuklamaya başlarlar
Hacı dayı, Yaşar dayı, Ali Şükrü ağabey
Her biri bir köşede
Bir bayram sabahı
Köyün aklı yeteni camide
Gezici olduğunu söyleyen vaiz
Konuşuyor o kutsal kürsüde
Ama söyledikleri
Çok tuhaf, saçma geliyor hepimize
Dayanamıyor "Hatip" namıyla Hakkı Çavuş
Bağırıyor vaiz bozuntusuna
"İn aşağı oradan dürzü, neler saçmalıyorsun öyle!”
Neye uğradığını şaşırıyor adam
Allak bullak oluyor yüzü
Şaşırıyor, kem küm ediyor kürsüde
Kadınlarımız, kızlarımız
Analarımız, bacılarımız
Hele de yazın
Durmadan evde, ahırda, tarlada, harmanda
" Yoruldum" diyemeden çalışanlarımız, çalışanlarımız
Az da olsa boş kaldığında
Eline hemen kirman alanlarımız
Şimdi ara sıra da olsa aklıma gelir, düğünlerde
"Su sızıyor, sızıyor taşların arasına
Oğlan ben kurban olayım kaşların arasına"
Türküsüyle birlikte def çalışınız
Açarız uyumamışsak
Akşam saat dokuzda radyoyu
Dinleriz sanki huşu içinde
"Mikrofonda Tiyatro"yu
Bir de ramazan geceleri sahurda
"Ah ,Karagöz'üm" sesleri
Bizi de keyiflendirir Karagöz ve Hacivat'ın neşeleri
Köyde az bulunan pilli, bataryalı radyodan
Biri de bizim evde vardı
Maç dinlemeye gelirlerdi bize
Köyümün neredeyse tüm gençleri
Göllerinde kurbağalar öten
Bacalarında Dadağı kömürü tüten
Şimdilerde çoğu insanını
Kentlere göçüren köyümü, insanlarımızı
Anımsadıkça yaşadıklarımızı
Hep anlatacağım
***
Utangacız, sessiziz ama
O kadar da uysal değiliz
Biz de
Bazen elimizde kuş lastiği ya da sapanla gezeriz
Lastiği bulmak kolay
Kesersin vagonetlerin eskimiş iç lastiğinden
Peki ağaçtan çatalı nerede bunun
Dikili ağaç yok ki köyde
Keselim desem bu ağacın bir yerinden
Satın alırdık herhalde
At ya da eşek arabasında
Yırtık naylonla, çorap eskisiyle kırık leblebi de satan çerçilerden
Elimde kuş lastiği
Dolaşıyorum ne yapacağımı bilmeden
Birden bir serçe konuyor
Teyzemlerin tandır damındaki kocaman bacaya
Körün taşı denk gelir misali
Lastikteki taşı salıyorum havaya
Baktım bacaya konan o minicik serçe yok
"Korktu, uçtu gitti!" diyorum
Biraz sonra tandır damının önüne varınca
Küçük pencerenin camında
Göğsü kanlı çırpınan serçeyi görüyorum
Kırlangıçlara da atardık kuş lastiğiyle taşı ama
Olası mı onları vurmak
Öyle etkilemiş ki o kanlı serçe beni
Ondan sonra ne serçe ne de güvercin vuruyorum
İlkokul diplomalı da olsa o zamanlar
Babam, köyün kooperatif memuru
Çevre köyler onu tanırlar
Kooperatife bağlı en az on köyde adı, ünü bilinir
İlçeden köye gelen tapucusu, tahrirat katibi, bankacısı
Öğle yemeğinde bizim eve konuk olurlar
Haber gelir
Yemek hazırlanacak
Yumurta kırılacak
Tereyağlı pilavın üstüne
Tavuk da didilip konacak
Şimdiki gibi hazır tavuk mu var
Görev bize verilir
Tavuk önde biz arkada koş babam koş
Çok geçmez
Bizim tavukta nefes kesilir olur sarhoş
Kanatlar düşer, ak tavuk koşamaz olur
Biraz sonra kesilmiştir
Kendini leğende sıcak suda bulur
Yerler, içerler, pantolon kemerleri göbek üstünde memurlar
Evin çocukları da sıyrılmış kemiklere bakar
Bozkırın ortasında
Düz ovada ağaçsız bir köy
Tek tepe bulamazsınız dümdüz arazide uzanan
Köylünün geçim kaynağı, ekmek teknesi tarlalar
Toprak çok bereketli ama
Yetişen buğday ve pancar
Sebze, meyve ne arar
Arada sırada ilçe pazarından gelen meyveler
Onu da ev ahalisi gıdım gıdım yer
"Kömbe" denilen şehir ekmeği yani somun
Ayda yılda bir kez kasabadan gelir
Mübarek; pasta, börek niyetine yenir
Bin dokuz yüz altmışlı, yetmişli yıllar
Bir "Neşet Ertaş rüzgârı" esiyor Orta Anadolu'da
Biz gençler de dinliyoruz büyük zevkle
Bu "Bozkırın Tezenesi"ni
Radyoda ya da kırk beşlik plaklarda
"Köprüden Geçti Gelin" türküsü
En güzel ifadesini buluyor
Halaylarda bulur
***
Boynumuzda örgü çanta
Ayağımızda lastikten “soğukkuyu” ya da “cıslavet” ayakkabılar
Gitmek için köyün öbür ucundaki okula
Kış günleri
Üç beş çocuk düşerdik yola
Dışarda keskin bir ayaz
Bir de şimdilerde hiç yağmayan diz boyu kar
Elimiz, yüzümüz soğuktan kıpkırmızı
Sınıfta kırık dökük
İçinde çoğu zaman tezek yakılan soba var
O da sabahları ellerimizi ısıtacak kadar
Kalorisiz kokulu yakıtıyla yani tezekle
Günde bir kere yanar
Boynumuza astığımız
Anamızın çorap ördüğü iplerden artan kırıntılarla örülmüş
Çantamız ayrı bir âlem
Neler mi var içinde
Önce Alfabe, birinci sınıfta
Ve yanında kenarı buruş buruş defter
Silmekten çok karalayan, sayfa yırtan sert silgi
Serçe parmak boyunda
Ucu ekmek bıçağıyla açılmış bir kurşun kalem
Yıl sonuna doğru çantaya bir kitap daha gelir
Hayat Bilgisi
Okuma yazma, matematik tamam
Ama o yaşlarda da olsa
Hayatı öğrenmeye başlamak gerekir
İşte çocuk yaşımızda bize hayat dersini bu kitap verir
Okul, Cumhuriyet’in ilk yıllarında
Pek çok köye yapılan iki sınıflı, taştan örme, çatılı bir bina
Bir yanında ufacık lojman
Diğer yanında birinden diğerine geçilen iki sınıf
Her teneffüs toz duman
Ne zaman erirse kar
Köyün içi baştan aşağı çamur
Öyle ağırlaşır ki ayağımızdaki “soğukkuyu”lar
Bakarsın koşup giderken
Çamura saplanıp kalır
Siyah önlük, beyaz yaka
Adı böyle ya okul giysilerimizin
Bizim önlükler siyah da değil boz
Yakamız mı; beyaz, ama bezden değil naylondan
Burunlar silinmiş önlüğün kol uçlarına
Kar erir, çamur gelir
Çamur biter, her taraf un ufak toz
Çalınca teneffüs zili
Atarız bağıra çağıra kendimizi kuru toprak bahçeye
Futbol oynarız çaputtan yapılmış topumuzla
Bazen testi kırıklarını kayarak üst üste
Dalarız adını unuttuğum başka bir oyuna
Zili unutur, gecikiriz derse arkadaşlarımızla
Ben en çok da “mendil kapmaca”yı severdim
Öyle verirdik ki kendimizi bu oyunlara
Yorgun, bitkin dönerdik akşamları eve
Üst baş toz
Bir de analarımızdan azar yerdik
Okul dışında da oyunlarımız çelik çomak
Ya da bizim “tame” dediğimiz “teğme”ydi
Ölo'nun Derviş amcanın getirdiği meşe değneklerle
Oynarken bu oyunu kendimizden geçerdik
Kasaba bile görmemiş köy çocuklarıydık
Baharda çiğdem kazardık tarlalarda
Yaz gelince de kırlarda çalık
Zehirli mi değil mi bilmeden
“Göbelek” dediğimiz mantar toplardık
Örgü çantamız kalınlaştı dördüncü sınıftan sonra
Hayat Bilgisi’ne eklendi
Tabiat Bilgisi, Tarih, Coğrafya
Okulda hademe ne gezer
Nöbetçi kalır üç beş öğrenci
Sınıfları süpürürler, toz duman havada
Karne alırdık yılda iki kez
“Hal ve gidiş” diye bir bölüm vardı dersler arasında
Biz o kısma “Halva gidiş” dediğimiz için
Ne olduğunu anlayamamıştım yıllarca
Altı gün “pancar tekleme”ye gitmiştim
İlkokulu bitirdiğim yıl
Altmış lira kazanmıştım
Günlüğü on liradan
Ortaokulda harçlık olacaktı
Beş kuruş harcayamazdım
Haftalarca sakladığım
Kıyıp “şeker sucuğu” bile alamadığım bu paradan
Heyecan sarardı yirmi üç nisanlarda
O küçücük dünyamızı
Köylü de toplanırdı bayram yerine
Şiirler okunur, konuşma yapılır
Ağızda kaşıkla yumurta taşıma
Çuvalla yürüme, yoğurt yeme yarışları oynanırdı
Seyrederken bağırır çağırırdık heyecandan
Ve de düğünlerden başka bir de bu eğlencesi olan
Ak bürgülü köy kadınları
Seyrederlerdi kenardan
Bir akşam döndüğümde eve tarladan
Kalınca bir kitap geçti elime
Adını bile öğrenemedim
Yırtılmıştı ilk üç beş sayfası
Okumaya başladım gözümden uyku akarak
Yırtılmayan ilk sayfanın üstünde
Gördüm ki
“İnce Memed”miş adı
Okudukça dostum oldular
“Memed, Hatçe, Döne Kadın”
“Abdi Ağa” da baş düşmanım
İşte bu roman
Okumada benim ilk göz ağrım
Torunum gelir zaman zaman yanıma
O da gidiyor şimdi ilkokula
Bizden de yüz buluyor ya
Elinde tablet bilgisayar
Uğraşıyor hiç anlamadığım oyunlarla
İnsanoğlu yerinde çakılıp kalacak değil ya
Değişecek elbette pek çok şey
Hayat akıp giderken
Ben
Şöyle bir “zaman yolculuğu”na çıktım
Anlatmak istedim yaşadıklarımız
……………………………………………………………………
Numan Kurt

26 Ağustos 2026 Çarşamba

BEŞ PARMAĞIN BEŞİ BİR Mİ?





( İnsan olarak tuhaf hallerimiz)
"Sen hiç korkma serçe kuşu
Suyunu rahat rahat iç
Sıhhat afiyetle uç
İnsanoğlu çeşit çeşit
Beş parmağın beşi bir mi"
Necati Cumalı "SERÇE KUŞU" adlı şiirinde böyle demiş insan oğlu için. Biz de biliyoruz ki kimi karıncayı incitmez, kimi de serçeyi havada vurur. Yeryüzünde iyiler de kötüler de tükenmez.
İnsanları "iyi" ya da "kötü" olarak değerlendirmeniz daha çok onlarla olan iletişimimize bağlıdır. Kalkıp da bir katile, tecavüzcüye, haine, hırsıza... "iyi" insan diyecek halimiz yok. Dünya ve ülkemiz güllük gülistanlık olmadığına göre kötü insanlar da çok, bunları güzelleştirmeye çalışanlar olduğuna göre iyi insanlar da var.
İnsan için "iyi", "kötü" kavramları da sizin bakış açınıza, dostluğunuza, çıkar ilişkinize göre değişiyor. Bana göre "iyi" olan sana göre "kötü" olabiliyor.
Bu kavramların felsefesini yapacak yetkinlikte değilim, işin uzmanı değilim.
Öğretmen okulu beşinci sınıfında iken genç bir öğretmen geldi. İlk derste birer kareli harita-metot defteri almamızı istedi. İkinci hafta derse girdiğinde ilk sayfayı açtırdı ve şu cümleyi yazmamızı istedi: "Hayatta babana dahi güvenme!"
Aslında utangaç bir öğrenciydim; ama bu anlayış, bu görüş bana hiç de doğru gelmedi. Parmak kaldırdım: "Hocam, hayatta hiç kimseye güvenmeden nasıl mutlu olabiliriz? Arkadaşlıkları, dostlukları nasıl kurabiliriz?"
Şimdi bir büyük yazar ve bir şairimizin söz ve dizelerini aldım aşağıya. Ben orada insanlar için varılan yargılara da tam katılamam. Şu gökyüzünün altında "iyi insan" da vardır "kötü insan" da.
"Böyle güzel bir gökyüzünün altında
Bu kadar kötü insan nasıl yaşayabiliyor."
Dostoyevski
"İnsanlar
İnsanların içinde
'İnsan'a hasret yaşarlar"
Özdemir Asaf
İnsanlar için yukarıdaki söz ve şiirde olduğu gibi tümüyle olumsuz düşünmesem de bize göre iyisi, bize göre kötüsüyle çeşit çeşit insan vardır. Ben daha çok insanların, özellikle de bizim insanlarımızın tuhaflıkları üzerine yazmak istedim.
***
Muğla’nın Milas ilçesinde bir süre önce meydana gelen ve 160 hektarlık ormanın yanmasına neden olan kişi tutuklandı. Kişinin yangını aracının içerisinden torpil atarak çıkardığı belirlendi. Yangına neden olan torpiller ele geçirildi.
Torpil; savaş gemilerinde sualtı silahı olarak kullanılan büyük bomba.
Bu tuhaf, manyak adamın suç dosyası kabarıkmış. İfadesinde “Torpili ormana attım, yangını da arabamda seyrettim.” demiş.
Bu ülkede böyle olayları daha önce de yaşadık. Böyle manyakça, insafsızca olmasa da insanların pek çok tuhaflığından söz etmek istedim.
***
Tuhaf insanlarız biz
Evlerimiz köşelidir
Ama biz apartmanlardaki o evlerimize
"Daire" deriz
Pizzayı daire şeklinde yaparız
Dilimler üçgendir
Kare kutulara koyarız
İşte biz böyle tuhaf insanlarız
***
Mustafa Kemal Atatürk, o büyük önder; "Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. " diye çok sevdiği ulusunu yüceltmiş, onurlandırmıştır. Savaşlardan çıkmış, yoksul düşmüş halkıyla kazandığı Kurtuluş Savaşı'ndan sonra milletini böyle sözlerle yüceltmesi doğaldır.
Bu yazımda halkımızın bu güzel özelliklerinin dışında alışkanlık haline getirdiği, başka milletlerden onu ayıran bazı tuhaf davranışlarından mizahi yolla da olsa söz etmek istedim. Şunu da belirtmeliyim ki bu yazıda bir eleştiri, suçlama yoktur. Bireyi olduğum toplumdaki bazı insanların gülümseten özelliklerini yazmak istedim. İnsan çağa ayak uyduramamış, bilimden uzak, "cahil" dediğimiz durumdaysa bu ondan çok ona gerekli eğitimi verememiş olanların suçudur.
***
Üşenmeden, yorulmadan benim güzel ülkemin insanlarının bazı şaşırtıcı özelliklerini derlemiş toplamışlar. Bunları geçenlerde bir arkadaşımın facebook paylaşımında gördüm. Okudukça beni hem gülümsetti hem de düşündürdü. Ulus olarak pek çok güzel özelliklerimizin yanında böyle ilginç özelliklerimiz de var. Bunları yaşadığımız çevre içinde sık sık görürüz.
Bana deseniz ki “Bu yazı da nereden çıktı? Ülkenin içinde bulunduğu durumdan, eski deyimle 'gidişat'tan mutlu musunuz?” Tek sözcükle yanıt veririm:” Hayır!” “Öyleyse neden böyle eften püften konuları yazıyorsunuz?” diye de sorarsanız ben de şöyle derim: “Okuyanlar, paylaşımlarıma bakanlar bilirler ki pek çok yazımda ülkemin yaşadığı, daha doğrusu üllkem insanına yaşatılan sorunları değişik yollarla yazmaya çalışırım. Kimi zaman Nasrettin Hoca fıkralarıyla bağlantı kurarak, kimi zaman bir söz ya da şiirden hareketle dokundurmalarımı yazarım. Daha ne yapayım?”
Biraz da mizahi yolla insanımızn bazı olumsuzlukları belirtilirken ben de hem o sözleri hem de altına düşüncelerimi yazmak istedim. Okuyunca kendimizi de bu tuhaflıkların içinde bulabiliriz. Beş parmağın beşi bir mi kardeşim? İnsan oğlu çeşit çeşit.
O zaman başlayalım söze:
*Kavgaların en çok “Ne bakıyorsun len?” diye çıktığı bir ülkede, otobüslere karşılıklı koltuk yapmak ne akla hizmet?
Televizyon, son yıllarda da bu Whatsapp yaygınlaşınca yurdum insanının başta trafikte olmak üzere, sokaklarda, toplu bulunan yerlerde bu “Ne bakıyosun len?” kavgalarını o kadar çok izliyoruz ki evden çıkarken bile kalanların ilk sözü “Aman dikkat et, kimsenin işine, sözüne karışma!” oluyor. Önündeki araba yol vermedi diye o arabanın önünü kesip sürücüyü denize atanları bile gördük.
Sokakta yanında eşi, kız kardeşi veya bir kadınla gidene öylesine, bir art niyetiniz olmadan baksanız bile her an bıçağı çekip saldıran biriyle karşılaşabilirsiniz.
*Bazen başımı alıp gidesim geliyor; ama Müge Anlı'dan korkuyorum beni de bulur diye...
Memleketin sanki polisi, jandarması yok da işler Müge Anlı'ya, Esra Erol'a ve diğer benzerlerine kaldı. Buna nasıl izin veriliyor anlamıyorum. Oraya çıkan garibanlar habire azar işitiyor. Özel hayatları didik didik ediliyor, laf cambazlığı ile şaşırtılmaya çalışılıyor. Şikayet, sorunları anlatma yeri bu ülkede bellidir. Programı seyrettirmek uğruna insanları birbirine hakaret ettirmeler, kavga çıkartmalar,,, Anlayacağınız rezillik diz boyu. Bir yetkili çıkıp da demiyor ki “Arkadaş bu ülkenin güvenlik güçleri, mahkemeleri varken çözüm size mi düştü?”
*Eve gelen misafirin “Tuvalet var mı?” diye soruşuna ayar oluyorum. “Yok biz poşete yapıp karşı apartmanın damına atıyoruz.”
Şu zamanda biliriz ki her evde tuvalet vardır, öyle ya da böyle. Konuk olarak gittiğiniz evde öyle sormanın anlamı ne? “Tuvaletiniz nerede?” diye ev halkından birine sessizce sorulabilir. Müzik dinleyen birine, kulaklığını gördüğümüz halde “Müzik mi dinlyorsun?” demek de belli ki yanıtlanması zor bir soru (!)...
*“Gavur ölüsü gibi” sözü sadece bize özel bir ağırlık birimi olmalı.
Ne zaman ağır bir şey kaldırsak ağır olduğunu anlatmak için bu sözü söyleriz. Evet “gavur” kimdir, “ölüsü” nasıldır, bilmiyoruz; ama dilimize yerleşmiş bir deyim olmuş bu söz artık. Sanıyorum taşıdığımız ağırlığın çokluğunu inandırıcı olarak anlatmak için bu deyim söyleniyor.
Merak ettim bu deyimin çıkış öyküsüne baktım. Çanakkale Savaşı sırasında askerler ölen düşman askerlerini çukura gömerken bir askerin cesedini kaldıramamışlar Askerlerden biri “Amma ağırmış gavur ölüsü.” demiş. Bu söz de oradan gelirmiş.
*En iyi tedavi şekillerimizden biri, “Git bir elini yüzünü yıka!” Rahatsızlıklarımızda, hastalandığımızda ilk söylenen sözlerden biridir bu söz. Sanki yüzümüzü yıkayınca her ağrı, her sıkıntı suyla birlikte geçip gidecek. Bir de her türlü öksürük de “Sen üşütmüşsün.” sözü doktorluğumuzun(!) ilk tanısıdır.
*Asansör çağırma tuşuna defalarca basarak daha hızlı geleceğini zanneden tek millet biziz.
Bu tuhaf davranış pek çoğumuzda var. Asansörün önüne gelip tuşa bastığımızda ışık yanar. Belli ki asansör çalışıyor, biraz sonra da gelecektir; ama tuşa çok basınca sanki hemen gelecekmiş gibi bu hareketi birkaç defa daha yaparız.
Bize özgü davranışları anlatan birkaç söz daha yazarak bu konuyu bitireyim:
*İnsanımız gariptir. Camı siler “Ayna gibi oldu.” der; aynayı siler “Cam gibi oldu.” der.
*Pazarda çocuğunu kaybedince feryat figan ağlayan, bulunca da döven anne bizim anneler olmasın!
*Kafasına kuş pisleyince gider, şans oyunu oynar.
*Birbirinin kolunu koparırcasına pazarlık yapar.
*Araba camına "Beni yıka!" yazar.
*Yeni atılmış betona adını, günün tarihini yazar.
*Yemek tabağında et varsa onu yemek için sona bırakır.
*Konukları uğurlarken kapı önünde uzun uzun sohbet eder.
*"Dedikodu yapmayalım." derken dedikodu yapar.
*Bir çay daha içmeyeceğini bildirmek için çay kaşığını bardağın üstüne koyar.
*Çakmakla gaz kaçağı kontrol eder.
*Başkasının gazetesini çaktırmadan okumaya çalışır.
Daha neler neler...
Bu sayılanlar elbette bir genelleme değil; ama pek çok insanımızın günlük yaşamdaki tuhaf davranışlarıdır.
***
Yalnız bizde mi var
Başka ülke insanlarında da vardır tuhaflıklar
Beş parmağınıza bakın
Benzer mi onlar birbirine
İşte şu mavi gökyüzünün altında
Her türlü güzelliklerinin yanında
İnsan oğlu tuhaflıklarıyla da yaşar
"Biz bize benzeriz." diye aynı yerde kalmamalı insan
Geliştirmeli davranışlarını, algılarını
Akıp giderken zaman
Dedim biraz da gülümsetip düşündüreyim
İnsan doğrularıyla, yanlışlarıyla; ağırbaşlılıkları, tuhaflıklarıyla vardır
Bugün de bunları yazdım
Başka ne diyeyim
***
Dünya iyisi, yardımsever, özverili, hoşgörülü, üretken insanların yanında; çıkarcı, "hep bana" diyen, kindar, övüngen, varlığı işe yaramaz , oturduğu yerden hüküm kadısı gibi ahkam kesen insanlar da vardır. Her iki çeşit insanın başka özelliklerini de sayabiliriz.
Bu facebook türü sosyal medyada öyle paylaşımlar var ki insanı şaşkına çeviriyor. Bir arkadaş şöyle demiş:
"Belki ekonomiyi kurtaramadık; ama vatanı kurtardık."
Anlayacağınız bugünkü iktidara oy vermeyen yirmi beş milyon kişi vatanı satmak için oy kullanmış. Yazık, insan gerçekten üzülüyor. Ben diyorum ki: "Arkadaş sen benim vatan sevgimin yanına bile yaklaşamazsın. Böyle kindar paylaşımlar yaptığın için."
Ortamı da uygun buluyorlar ya "Türkiye laik bir ülke değil, müslüman bir ülkedir." demiş aynı kişi. Sanki laik olmak müslümanlığı engelliyormuş gibi. "Laik"sözcüğünün anlamından da habersiz belli ki...
Erol Evgin bir şarkısında "İşte öyle bir şey" diyor ya ben de oradan buradan gezinerek insanlarımız için "İşte öyle bir şey" demeye çalıştım.
...................................................
Numan Kurt
21 Ağustos 2026

 

26 Temmuz 2026 Pazar

ATATÜRK GÜLÜMSÜYOR SİZE



 

(Ay yıldızlı kızlarımıza)
Seyrettim sizleri
Her yükselişinizde hop oturup hop kalktım
Öyle mutlu oldum ki
Onurlandım, gururlandım
Onlar kırmızı beyaz giysili birer kelebek
Onlar bu yurdun geleceği, onlar birer melek
Onlar aydınlık Türkiye'min gençlerine bulunmaz örnek
Başarınız önünde saygıyla eğiliyorum
"İşte Ata'mın istediği gençlik budur!" diyorum
Giyimlerini eleştirmişti bir zamanlar yobaz takımı
Belli ki şortlarına takmıştı aklını
Ey örümcek kafalılar
Aklınız fikriniz başka şeylerde
Oysa bu kelebekler file önünde sanki bale yapar gibi
Bir eseri sahneler gibi seyrine doyulmaz oyun oynadılar
Senin ne yararın var ki bu ülkeye
Kafandaki örümcekleri çoğaltmaktan başka
Sen git yapış şeyhinin eteğine
Yaptığınız yararlı bir iş yok
Üretmeyen birer asalaksınız
Din sömürüsü yapmaktan başka neye yararsınız
Bak ve gör
Onlar bayrağımızı, başları dik ve gururla
Ulusal marşımızı söyleyerek
Gözyaşlarıyla gönderde dalgalandırdılar
Ulaşamayacaksın o karanlık emeline
Senin kirli suratın kararıp kalırken
Onlar ışıklı, aydınlık yüzleriyle gülecekler bize
Evet, onlar filenin sultanları
Bir isim daha verdik onlara
Bir kızımız da gururla söyledi bunu
"Atatürk'ü kızları"
Daha ne başarılar kazanacak bu pırıl pırıl gençler
Kadına haklarını veren, ülkesini gençliğe emanet eden
Mustafa Kemal Atatürk'ün izinde
.................................................................................
Numan Kurt
27 Temmuz 2026

8 Temmuz 2026 Çarşamba

KARANLIK, KORKU VE KÖPEKLER

 




"Korkular da yıldızlar gibi hep oradadırlar; ama gün ışığı onları gizler."
Irvin D. Yalom
"İnsan düşmekten değil, düşerse 'Haydi kalk!' diyebilecek bir dost sesi duyamamaktan korkar."
Aldous Huxley
"Etrafa korku salanın kendisi de korkuyordur."
Epikür
***
Korkunun bittiği yerde başlarmış hayat
Tutsak olurmuş insan korktukça
Umut ettikçe özgür
Bütün erdemleri yok edermiş korku
Hep korku içinde olurmuş başkalarını korkutanlar
Sevgi, hoşgörü, merhamet taşımayanlar
Korkuyorum, korkuyorsun. Niye korkuyoruz, sebep ne? Bunda bizim fazla suçumuz yok. Öyle yetiştik, öyle yetiştirildik. Yetiştirilmenin dışında öyle yönetildik, yönetiliyoruz. Yaşamımızı sevgi üzerine değil, korku üzerine düzenledik de ondan. Yıllar içinde sadece korktuğumuz şeyler, korkularımızın boyutu ve niteliği değişti; ama korkunun kendisi hep bizimle kaldı.
Ben de “korku”yu, yaşadıklarıma dönerek, biraz da öyküleştirerek anlatmaya çalışacağım.
***
Akşam olur basardı köyü kör karanlık
Yalnız gecenin karanlığı değildi kör olan
Bizler de cehaletin kör karanlığındaydık
Daha çocuktuk
Dünyadan habersiz, saf, temiz
Farkında bile değildik
Ama biz başka bir karanlığın içindeymişiz
Başlardı başka bir korku karanlığını beynimize nakşetmeye büyüklerimiz
“Şu yıkıntının yanından gece geçmeyin cin çarpar
Umacı geliyor, korkut geliyor
İnanmayan cehennemde yanar”
Ve daha akıl dışı ne safsatalar
O yaşlarda korku öğretilirdi bize
Öyle korkardık ki karanlıktan
Gidemezdik köy içinde bir evden bir eve
Büyüdük, aydınlandı beyinlerimiz
Gerçek olanın farkına varsak da
Cinmiş, periymiş; umacıymış, korkutmuş
Onlar da neymiş desek de
Değişti yıllar içinde korkularımız
Başka korkular geldi onların yerine
O korkuları kafamızdan atamadık biz
***
Haziran sonu. Gece karanlığında otobüs hızla yol alıyor. Otobüste hiç uyuyamam. Yolculuk ne kadar sürerse sürsün ara sıra uyuklarım; ama derin uykuya dalıp "Bindim uyudum, indim uyandım." durumunu hiç yaşamadım. Böyle yapabilenlere de imrenirim. Hele de yanımdaki yolcu uykuya dalıp kafasını da omuzuma atarsa benim işim bitiktir. Neyse ki bu sefer böyle biri yok.
Köy sapağına yaklaşınca muavine tekrar işaret ettim. O zamanlar komşu köy İlicek'te bizim "Bekleme" dediğimiz kara örtü kerpiç binadan başka görünebilecek yer yok. Burası, birkaç masanın bulunduğu genişçe bir yerle bir de bakkaliyenin olduğu küçük bölmeden oluşmuştu. Otobüs sağa yanaşarak durdu. Muavinin verdiği ağır valizimi alıp tek penceresinden ışıklar sızan bu yere, köylümün yola giderken vasıta beklediği, ısındığı bu Adıgüzel amcanın "Bekleme"sine girdim.
İçeride Adıgüzel amcayla birlikte iki yaşlı İlicekli daha vardı. Hepsi gıcırtıyla açılan kapıya doğru dönüp "Bu saatte gelen de kimmiş?" dercesine baktılar. Selam verip boş masanın birine yöneldim, oturdum.
-Hayrola Hasan Çavuş'un oğlu, bu gece vakti nereden böyle?
-Konya'dan Ankara'ya, oradan da buraya geldim Adıgüzel amca.
-Hoş geldin, sefa geldin. Valizin de pek ağıra benziyor, bununla bu gece vakti köye gidemezsin. Benim misafirim ol.
-Olsun, hava gayet güzel, ben biraz dinleneyim giderim. Çok teşekkür ederim.
Komşu köylümüz olan bu adamın ısrarlarını dinlemedim. Beş on dakika oturduktan sonra en az yirmi beş kilo gelen valizimi alıp gecenin zifiri karanlığında yola düştüm. Şimdiki gibi elektrik olmadığı için o karanlıkta yalnız yol ağarıyordu hafifçe. Daha yola düşünce Adıgüzel amcanın misafirlik önerisini kabul etmediğime pişman oldum; ama geriye dönüş yoktu artık.
Bizim köyle İlicek'teki "Bekleme"nin arası dört kilometredir. Normal yürüyüşle kırk-kırk beş dakikalık yoldur. Ben bu yolu elimdeki ağır valizle yarım saatte almışım. Bunun nedeni de korku. Ünlü yazar Yaşar Kemal'i yıllar sonra Ali Kırca'nın programında izlediğimde anlam olarak şöyle diyordu: Korku insanın yaradılışında vardır. Korkmuyorum diyen yalan söyler. Ben tüm eserlerimde korku unsurunu kullanırım.
Edebiyatımızın bu önemli yazarı çok doğru söylüyor aslında. Böyle yolun birazcık ağardığı zifiri karanlıkta kendi ayak sesinizden bile korkuyorsunuz. Sanki peşinizden birileri geliyor, şimdi ensenizden yakalayacak sizi.
Ter içinde köye yaklaşırken rahatladım; ama bu sefer de başka bir korku sardı beni. Köyün girişindeki o koca koyun köpeklerini nasıl atlatacaktım? İlk ev Şaban emminin eviydi. Onların bildiğim kadarıyla köpekleri yoktu. Sessizce onun penceresine yaklaşıp tıklatmak gerekirdi. Hemen yanındaki evlerde, H. Ahmet emminin ve Karaoğlan emminin evlerinde koyun köpekleri vardı. Onlar sesimi ya da gürültümü duyarlarsa yanmıştım.
Yavaşça yaklaştım pencereye. Eğer köpekler duyar da saldırırsa çocukluğumda büyüklerden aldığım öğütle olduğum yere çökmeyi düşünüyordum. Korktuğum olmadı. Pencereyi birkaç kez tıklattıktan sonra Şaban emminin boğuk sesini duydum:
-Kim o?
-Benim Şaban emmi, Numan.
Zaten telaşlı bir adam olan Şaban emmi çoluğu çocuğu ayaklandırıp kapıyı açtırdı. "İçeri gir!" ısrarlarına karşılık "Ben yarın uğrarım, şimdi beni şu köpeklerden geçirin." dedim. Hemen oğlu Celal'i çağırdı. Celal, bizim aşağı mahalledeki eve giden yolun yarısına kadar beni götürdü.
***
Şimdi , o zaman yaşadıklarımızı gençlere anlattığımda gülüyorlar, onlara tuhaf geliyor. Düşünün köyde tuvaletler dışarıda. Siz altı yedi yaşlarında çocuksunuz. Akşam çişiniz geliyor. Dışarı karanlık, çıkamıyorsunuz. Sessizce annenize yaklaşıp o zamanki söyleyişle:
-Ana kız, sidiğim geldi.
-Git kendin yap oğlum. Bu kadar işin arasında bir de seninle mi uğraşayım.
Babaya bir şey söylemek haddimize mi düşmüş. Ya anamız ya da bizden büyük biri götürüyor dışarıya.
Daha bebekken korkutulmaya başlıyorsunuz. Anlatılan masallar korkunç. Ağladığınızda size ilk söylenen söz:
-Susss! Korkut geliyor, seni yer!
Korkut, "öcü" anlamında bir söz olmalı. Bir de köyde bazı evlerin yanından geçemezdik. Neymiş efendim. O yıkık damlar cinliymiş. Bu ortamda büyürseniz "horozdan korkan oğlan" olur çıkarsınız.
Bir siyah giysi gibi
Çöker karanlık köyün üzerine
Aşağı mahalleden yukarıya
Yukarıdan aşağıya
Geçemezsin
Ya çıkarsa önünüze Bayram amcanın
Zincirleri çözülmüş köpeği
Nerede yıkık duvarlı virane varsa
"Cinliymiş orası" der köylü
Sıkıysa akşamları
Çocukken çıkın köyün içine
Ancak gezersiniz ya bir akaraba
Ya da arkadaşlardan biriyle
***
Saymakla bitmez ilkelliğin, yoksunluğun içinde büyüdük biz köy çocukları. Ama daha beşinci sınıftayken baş tarafında birkaç sayfası yırtılmış, kapaksız İnce Memed romanı geçmişti elime. Nereden almıştım bilmiyorum. Tarladan gelince o yorgunlukla su içer gibi okudum o kitabı. Memedler, Abdi Ağalar, Hatçeler dünyamda yer etti benim. İnsanın her yaş döneminde korkuları vardır. Önemli olan sevgiyi de korkunun yanında taşımak. Sevgisiyle, korkusuyla, hoşgörüsüyle insan olmak.
.......................................................................
Numan Kurt

30 Haziran 2026 Salı

ARTIK ŞAŞIRMAZ OLDUK




             

Değil, işlerimiz yolunda değil
Kaybettik eski düzen havasını
Dağda çoban, denizde kaptan dahil
Şaşıran şaşırana pusulasını
Daha sürer mi dersin bu şaşkınlık
Yarını ne olacak dünyamızın
Biz yaşımızı, başımızı aldık
Allah çocuklarımıza, acısın
Cahit Sıtkı Tarancı
***
Şaşkınım, biliyorum ki ne kadar tanıdığım, “Merhaba!” dediğim insan varsa onlar da şaşkın. Böyle bir yargıyı ortaya atınca nedenini de belirtmem gerekir.
Yönetenler pusulayı, halk da feleğini şaşırmış durumda. “Şaşırmak” beklenmedik durum ve olaylarla karşılaşınca olur. Bu durum ve olaylar bizi olumlu yönden de olumsuz yönden de şaşkına çevirebilir. Bugünlerde olumlu yönden bizi şaşırtan olayları pek göremiyoruz; ama yaşadığımız olumsuz şaşkınlıkların sonu gelmiyor. Önce güzel şaşkınlıklardan söz edeyim.
Denizi ilk kez yirmi dört yaşında Kemer'de görmüştüm. Mucur Ortaokulu'nda görev yaparken 1975 yılında katıldığım Antalya gezisinde otobüsümüz sabah gün ışırken Kemer'e varmış, otobüsten inince de denizi görmek için kıyıya koşmuştuk.
İkinci görüşüm de 1977'de bir hafta için Gemlik- Kumla'ya ilk tatilimize gitmiştik, o zaman olmuştu. Bursa'dan Gemlik'e doğru bindiğimiz araç yol alırken mutlu şaşkınlıklardan birini yaşadım. Bir dönemeci geçerken Orhan Veli'nin kısa şiirinin yazıldığı levha birden çıktı karşımıza. Şiirimizin özünde ve biçiminde devrim yapan büyük şairimiz şöyle diyordu:
Gemlik'e doğru
Denizi göreceksin
Sakın şaşırma
İşte orada deniz çarşaf gibi yayılmış görüntüsüyle karşınıza çıkıyor ve sizi şaşırtıyordu.
***
Yıllar sonra çok sevdiğiniz bir arkadaşınız beklenmedik bir zamanda birden karşınıza çıkarsa o da mutlu bir şaşkınlık yaratır. Ben ve öğretmen okulundan aynı dönem mezun olduğumuz pek çok arkadaşım bu mutlu şaşkınlıkları 18 Mayıs 2017'de Kırşehir'de yaşamıştık. Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu'ndan 1969'da mezun olduktan kırk sekiz yıl sonra internetin verdiği kolaylıklardan yararlanarak Öner Pehlivan arkadaşımızın çabalarıyla buluşmuş, dedeler, nineler olarak mutluluğun, sevincin yanında şaşkınlıklar da yaşamıştık. Daha sonra Ahmet Özbek arkadaşımızın sürdürdüğü buluşmalar şaşkınlıktan çok ayrı mutluluklar verdi.
***
Bugünlerde daha da şaşkınız. Bu şaşkınlık "feleğini şaşırmak", "tebdili şaşmak" deyimleriyle açıklanabilir. Bu mutsuz şaşkınlığımızı da dizelerle anlatmak istedim.
Oktay Akbal
Aydın, Atatürkçü yazar
Roman ve öykü yazarı, denemeleri de var
“Önce ekmekler bozuldu.” demiş bir öyküsünde
Çok da haklıymış bu öngörüsünde
Bozulmadık ne kaldı ki
Yıpratıldı yüz yıllık Cumhuriyet değerleri
Bir türlü içlerine sindiremediler
Aydınlanma için Ata'nın yaptığı devrimleri
Saymakla tükenmez olumsuzluklar
Onlar bir yana
Halkın anasını ağlattı
Yüz metre yarışı gibi hız kazanan
Peşinden yetişilemeyen bu zamlar
Uzun süre önce okumuştum
Esprili bir dille demiş ki bir arkadaşımız
“Bir zamanlar düğünlerde çeyrek altın takıyorduk
Şimdilerde karpuzu çeyrek dilim alır olduk”
Nerdeyse her gün zam var benzine
Arabamın deposu kırk litre
Geçenlerde çektim arabayı petrol istasyonunun önüne
Bin liralık benzin aldım
Birinci bölüme ancak ulaştı ibre
Yıllar önce üç yüze dolan depo
Bu yıl ancak doluyor üç bine
Ev almak hayal oldu yoksula, orta halliye
Hayatta her kolaylık zengine
Herkesin dilinde bu hayat pahalılığı
Çıkın çarşıya pazara
Başka konu yok
Bozulmuş halkın sanki akıl sağlığı
İğneden ipliğe artıyor hızla fiyatlar
Biri çıkmış demişti bir zamanlar
“Gözümün içine bakın!” diye
Ne halt varsa yumuk gözünde
Şimdi de enflasyonu lafta indiriyorlar
Sakın ha, inanmayın onlara
Gün geçmiyor bindirdikçe bindiriyorlar
Şaşırmadıklarım da var
Desteklenmiyor "butlan"dan medet umanlar
Belli ki halk içine pek çıkamayacaklar
Şimdi de gelecekte de bu durumu yaratanlar
Diliyorum yaptıklarından utanç duyacaklar
Bir de “yan yenge”leri var ki
Her konuşmada hamasi nutuklar
Doğru söylemiş ozan
“Milletin sırtından doyan doyana
Gönül bu oyuna nasıl dayana
Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana
Bilmem söylesem mi, söylemesem mi “
Aziz Nesin'in bir öyküsünün adı “DUR BAKALIM NE OLACAK”. Okuyanlar öyküyü bilir. okumayanlar da merak edip okusunlar. Hele şu sandık normal koşullarda gelsin. Bakalım bu anası ağlayan halk ne yapacak? “Yaparsa yine bunlar yapar.” saçmalığından kurtulup bu gidişe dur diyebilecekler mi?
.............................................
Numan Kurt
30 Haziran 2026

YILLAR DÖKÜLDÜ HAYATIMIZDAN MEVSİM SONBAHAR

  "Herkesin bir sonbaharı vardır; kiminin yaşamadan yaşlandığı, kiminin yaşlanmadan yaşadığı…" *** Sonbaharda Ne zaman çıksam soka...