3 Nisan 2026 Cuma

BAHARIN GELİN ÇİÇEĞİ




                                                             (Yağmurlu bir nisan sabahında...)

İlkbaharda nisan, sonbaharda eylül
En güzel aylarıdır bu iki mevsimin
Birinde canlanır doğa çiçeklerle böceklerle
Birinde solar yüzü, dökülür yapraklar yere
Ben de anlatırım bu iki ay için duygularımı, düşüncelerimi
Yağmur... yağmur... yağmur
Nisanın bu ilk günlerinde ne güzel yağıyor
Ne güzel suluyor toprağı, temizliyor doğayı
Bana çocukluğumun kırk ikindilerini hatırlatıyor
***
Nisan, "gelin çiçeği, ilkbaharda açan çiçek" anlamına geliyormuş. Yılın bu dördüncü ayı, baharın da yeni gelini gibidir. Doğa yeşiline, deniz ve gökyüzü mavisine, toprak bereketine kavuşur.
Yağmurlu bir nisan gününde ben de düşüncelerimi yazmak istedim.
***
Dört mevsim içinde bölünmüş aylar üçer üçer
Mart, nisan, mayıs
İşte bu aylar, kağıt üzerinde
İlkbahara girer
Oysa ben
“Kapıdan baktıran, kazma kürek yaktıran”ı
Saymam bahardan
“Kapıdan sen bakma” derim marta
“Sen hiç yakışmıyorsun bahara”
Bilmeyeniniz yoktur Nasrettin Hoca fıkrasını
O vermiştir fıkralarında hayat derslerinin en hasını
Demişler ki Hoca'ya bir gün
“Hocam, bu insanlar da bir tuhaf
Yaz gelir sıcaktan
Kış gelir soğuktan şikayet ederler
'Yazın yanıyoruz, kışın donuyoruz' derler”
Hoca şöyle bir sıvazlar sakalını
Verir o unutulmaz cevabını
“Ne dersiniz siz be adamlar
Bahara bir şey diyen var mı”
Pancar teklemeye giderdik
Köyümüzün bereketli tarlalarına
Sabahın ayazında, daha çocuk yaşlarda
Gün ikindiye doğru
Sarar gökyüzünü kara bulutlar
Anlardık ki başlayacak
Kırk gün yağmasa da adı “kırk ikindiler” olan yağmurlar
Doluşurduk traktörün vagonetine
Yine de sırılsıklam zor düşerdik evlerimize
Orta Anadolu bozkırında da olsa
Çıkın nisanda şöyle yol boylarına, kırlara
Rengarenk çiçekler
"Biz de geldik baharla birlikte" diye öten böcekler
Göçüp gelirdi bir yerlerden o beyaz giysili, uzun bacaklı leylekler
Bir güzel ay ki bir yıla bedel
***
İşte böyle, nisan çiçektir, nisan böcektir, nisanda boy verir ekinler. Bolluk ve bereketin doğada fışkırdığı aydır nisan. Bugün nisan ayının dördüncü günü. Dışarıda yağmur başladı. başlasa da pancar tarlasında değilim ki ıslanayım. O bereketli yağmurlar bir yana öyle bir yağmur başladı ki feleğini şaşırdı millet. Yağmur gökyüzünde toprağın bereketi için inerken yeryüzünde "zam yağmuru" hiç kesilmiyor. Aklınıza ne gelirse, çerden çöpe, hıyardan patlıcana, elektrikten doğalgaza sağanak zamlar sanki kırk ikindiler gibi yağıyor halkın üstüne. Mutfağın vazgeçilmezi soğan otuz lirayı geçmiş. Bibere, hıyara, domatese yan bakılmıyor, benzinde mazotta bin liraya artık deponun ilk bölümü dolmuyor. Ev kirası emekli maaşını geçmiş, kirada oturanlar ne yapar, akıl almıyor. Vatandaşı elektrik değil, elektrik faturası çarpıyor artık.
Ev, araba almak mı? Onları hayal ederek yaşayacak artık insanlar.
"Böyle gelmiş, böyle gider." anlayışından sıyrılıp "Böyle gelmiş, böyle gitmez." demenin zamanıdır vatandaş olarak önümüze sandık konduğunda. O sandıktan önce de sivil toplum kuruluşlarının, işçi ve işverenlerin, memurun, çiftçinin kısacası dara düşen halkın gerekli tepkiyi yasalar doğrultusunda göstermesi gerekir.
***
Biz yine dönelim baharın nazar boncuğu nisan ayına. Bakın halk dilinde uzun yılların deneyimleri sonucunda oluşan atasözleri ne diyor:
“Nisan yağar sap olur, mayıs yağar çeç olur.”
“Martta yağmaz, nisanda dinmezse sabanlar altın olur.”
***
Biraz da şairlerin dilinde anlatalım nisanı:
"Bir yer düşünüyorum yemyeşil" dizelerinin şairi Ziya Osman Saba başka bir şiirinde bahar üzerine şu dizeleri yazmış:
“Bu bahar güleceğiz en içten bir sevinçle
Bir melek oradan bize uzatacak elini
Beni bırakma kalbim, kalbim sen bana söyle
Ümitlerin en güzelini”
***
"Otuz Beş Yaş"ın duygusal şairi Cahit Sıtkı Tarancı, nisan akşamında sevdiğine sesleniyor:
“Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır
Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm
Sende tattım yemişlerin cümlesini
Desem ki sen benim için
Hava kadar lazım,
Ekmek kadar mübarek gibi aziz bir şeysin
Nimettensin, nimettensin”
***
Ataol Behramoğlu'ndan:
"Yüzümü bulutlara kaldırıp
Dua eder gibi mırıldanıyorum
Kuşlarla, otlarla yıkanıyorum
Rüzgârla, ilkbaharla"
***
Sözü yetirelim, yazıyı Orhan Veli ile bitirelim:
"Sanma ki derdim güneşten ötürü
Ne çıkar bahar geldiyse
Bademler çiçek açtıysa
Ucunda ölüm yok ya
Hoş, olsa da korkacak mıyım zaten
Güneşle gelecek ölümden
Ben ki her nisan bir yaş daha genç
Her bahar biraz daha âşığım
Korkar mıyım
Ah, dostum, derdim başka"
***
Baharın güzelliğini yaşayalım, birlik içinde ülkenin yönetimine de bahar gelsin. Demokrasilerde halkın dediği olmalı, buna diyeceğimiz yok; ama iyice bunalan bu güzel ülkenin insanları için de bir değişiklik gerekiyor. Bir umutla yaşarken nisanı, mayısı; başka dertler olmasın.
.........................................................
Numan Kurt
4 Nisan 2026

28 Mart 2026 Cumartesi

BİR "DİŞ" ÖYKÜSÜ






Biraz alaycı anlattım
Dişlerimin öyküsünü
İlle de ciddi konular anlatmak gerekmiyor
"Konu ben olayım bir kez de ..." dedim
Tek düze hayatımızda yaşadıklarımız
Kağıt üzerine dökülsün istedim
***
Şiirimizin devrimcisi, serbest biçimde pek çok konuda şiir yazılabileceğinin yolunu açan Orhan Veli Kanık; bir şiirinde nasırdan çok çeken Süleyman Efendi için şöyle der:
“Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar”
Şiirin sonunu da şu dizeyle bitirir:
“Yazık oldu Süleyman Efendi'ye”
Uzun zamandır savaşlardan, ülkenin ekonomik durumundan, geçim sıkıntısından, işsizlikten, eğitimin çığırından çıkarılmasından dolayı gülecek değil gülümseyecek halimiz kalmadı. Bu sıkıntılarımızı, bu konulardaki eleştirilerimizi zaman zaman uygun dille anlatmaya çalıştım. Bugün değişik bir konuda, okuyanları belki de gülümsetecek bir konuda yazmak istedim.
Süleyman Efendi, nasırdan ne kadar çektiyse ben de “diş”ten o kadar çektim. Biraz da kendimle alay ederek “diş” konusunda yaşadıklarımı dizelerle anlatmaya çalışacağım:
Nasırdan çok çekmiş Süleyman Efendi
Anlatmış bunu bir şiirinde Orhan Veli
Nasırdan hiç çekmedim ben
Benim çektiklerim kırk yaşımdan beri “diş”ten
Kırkından sonra alt üst damak da kaplama
Yıllar geçti aradan
Gelelim iki bin dokuz yılına
Artık görevini yapamaz oldu ne üst ne alt çene
Bilirsiniz diş ağrıları ne acılar verir çekene
Ankara Etimesgut'ta bir diş hekimi
Ebru Tutkun, Kırşehirli
Güvendim onun maharetli ellerine
Git gel, git gel derken
Üst damak protez, alt damak kaplama
Uzun uğraşlarla, özenle yaptı dişlerimi
“Bu sana dört beş yıl gider amca!” dedi
Ne dört beş senesi
On beş yıldan fazla gitti o dişler bana
Geldik mi biz o dişlerle iki bin yirmi altı yılına
Üst protez de alt kaplama da çalışmaz oldu
Pek çok şeyi yiyemez oldum
Bedende on kilo kayboldu
Bir arkadaş önerisiyle çıktım diş hekiminin huzuruna
Söktü alttaki kaplamayı
Uyuşturdu çeneyi
Çekti tek tek alttaki dişleri
Taktı boşalan, kanayan yerlere bir şeyleri
Duvara çakılan dübeller gibi
İki implant üste iki alta
Bedeli yüz altmış bin lira
Beş ay sürdü bütün tedavi
Neler yedim neler içtim bu süre içinde
Krem peynir, haşlama patates, yumuşak muz, zeytin ezmesi
Baş içeceğim çorba
Patlıcan, patates, domates karışımı sıcak türlü de yanında
Sonunda bitti, takıldı alt üst protezle yapay dişlerim
“Her zaman ciddi konular yazacak değilim ya
Bugün de dişlerin öyküsünü yazayım” dedim
Bizim Hayro bu yazımın içine girmese olur mu
Ona sormuştum bir gün Ankara'da
“Senin dişler nasıl?” demiştim
Açtı ağzını, gıcırdattı dişlerini
“Bak,” dedi, “otuz iki dişim de ağzımda
Başka sorun var mı?”
“Yok!” dedim, “hayranım senin bu rahatlığına”
Şimdi tamamlanınca çektim fotoğrafımı
Gönderdim hemen Hayro'ya
Süleyman Efendi nasırdan çeker de
Ben dişlerden çekmez miyim
Öyküsünü anlatırken kendimle dalga geçmez miyim
..........................................................................................................
Numan Kurt
25 Mart 2026

 

22 Mart 2026 Pazar

BİR SÖZ VE DİZELER, BANA NELER SÖYLEDİLER...

 








(Düşündüklerini anlatamayanlar; savaşlara, ölümlere karşı olanlar için)
Bir söz ya da duygu yüklü dizeler
Alır götürür sizi
Biri her şeyi anlatamamaktan dem vurur
Diğeri "Savaşlar, ölümler olmasın!" der
"Yaşananları, duygu ve düşünceleri anlatabildiğimiz; zamansız ölümlerin, açlığın, savaşların olmadığı bir dünyada sevgiyle, gülerek, mutlulukla yaşamak ne güzel!"
***
Üç gün önce facebook sayfamda fotoğraflı iki paylaşım ilgimi çekti. İlkinde bir söz, ikincisinde bir şiirden alınma dizeler vardı. Söz; Cengiz Aytmatov'un, şiir ise Hasan Hüseyin Korkmazgil'in.
Söz de şiir de etkiledi beni. Başka duyguları, düşünceleri anlatmama esin kaynağı oldu bu söz ve şiir.
***
"İnsan her şeyi anlatamaz. Zaten kelimeler de her şeyi anlatmaya yetmez."
Bu sözü ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov söylemiş. Onun "Kırmızı Eşarp" adlı romanından "Selvi Boylum Al Yazmalım" adıyla sinemaya uygulanan film benim unutamadığım filmlerin başında gelir. "Sevgi emek ister." sözü bilirim ki seyredenlerin ezberine işlenmiştir.
Anlamlı ve içi dolu bir söz. Gerçekten de ister konuşmalarımızda isterse yazılı anlatımlarımızda anlatamadığımız çok şey vardır. Anlatamadıklarımızın bir kısmı özel hayatımızdan, bazıları yasaktır diye çekincemizden, bir de "Toplum ahlâkına uygun değildir." diye düşünmemizden olabilir. Bunların dışında duygularımızı sözcüklere döküp anlatamamış da olabiliriz.
Aytmatov'un sözü, Orhan Veli'nin "Anlatamıyorum" şiirinin dizelerinde de karşımıza çıkar. Şu anda adını anımsayamadığım bir şair de asıl şiirin anlatılamayanlar olduğunu söyler.
"Garip Akımı"nın öncüsü Orhan Veli Kanık, "kelimeleri kifayetsiz" bulduğunu belirterek şiirinin son bölümünde der ki:
"Bir yer var, biliyorum
Her şeyi söylemek mümkün
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum
Anlatamıyorum"
Buradan geleceğim nokta şu: Yaşadığımız dönemde, bizi şaşırtan, "Bu da olacak mıydı benim ülkemde?" dediğimiz süreçte anlatmak isteyip de anlatamadığımız o kadar duygu, düşünce, eleştiri var ki..
Zaman zaman değişik yazılarımızda uygun dille eleştirilerimizi yöneltiyoruz; ama asıl anlatamadıklarımızı sizler de tahmin edebiliyorsunuz.
Sonunda şunu söylemek geldi aklıma. Anlatamadıklarınız olsa da siz yine de anlatabileceklerinizi anı, öykü, şiir, söyleşi, deneme ne derseniz deyin bir yolla anlatın.
***
Ölüm ucuz olmamalı bu çağda
Sayrılıksa yenilmeli
Açlıksa kovulmalı dünyadan
Savaşsa durdurulmalı
Neyiniz var kardeşler
Şu kısa konuklukta
Sevmekten, ağlamaktan, gülmekten başka
Hasan Hüseyin Korkmazgil
Okudum bu dizeleri. İyi de nesi etkiledi beni bu dizelerin?
Coşkulu söyleyişin şairi Hasan Hüseyin ne demişse bu şiirde, benim ülkemde bunların tam karşıtı var.
"Ölüm ucuz olmamalı bu çağda" diyor şair. Dileği, düşüncesi bu. Oysa ölüm öyle ucuz ki benim ülkemde. En başta kadın cinayetleri. Ekranlarda sürekli bu cinayet haberleri.
Yan baktın, laf attın, yol vermedin, küfrettin, borcunu vermedin... Kısacası eften püften sebeplerle cana kıymalar.
Depremlerde, sellerde, yangınlarda önlemsizlikten dolayı ölenler ayrı bir dram.
Bunları söylerken "ucuz ölümler" yalnız bizim ülkemizde değil uygar dediğimiz başka ülkelerde de var. Silahla okul basmalar, pazarda insanların üzerine araba sürmeler gibi.
Zamansız, ucuz ölümler için gelmedik Âşık Veysel'in deyimiyle "iki kapılı han" olan bu dünyaya. Güzellikleri, iyilikleri, mutlulukları yaşamaya geldik bu gerçek dünyaya.
"Sayrılıksa yenilmeli" derken şair hastalıkların iyileştirilmesini istiyor. Hastahanelerde randevu alabilirseniz, acımasızlıkları ayyuka çıkan özel hastahanelerde paraya kıyarsanız hastalığınızın tedavi olanağı var. Çok gerekli ilaçları bulamayanları da dinliyoruz ekranlarda. Yoksa ölen ölür kalan sağlar bizimdir.
Asgari ücretle, düşük emekli maaşıyla açlık sınırının çok altında kalanlar, pazarda atılanları toplayanlar, ucuz yemek kuyruğuna girenler, okula aç giden öğrenciler varken "Açlık kovulmalı dünyadan" diyemeyiz.
"Savaşsa durdurulmalı" demek ne güzel bir istek; ama ben hatırlayabildiğim yetmiş yıla yakın zamanda savaşlar hiç durmadı. Sömürücüler, silah satıcıları, güçlü- güçsüz dengesizliği oldukça savaşlar durmaz. Çocuk, kadın, sivil demeden yaşamadan ölür gider insanlar.
"Sevmek, ağlamak, gülmek" şu bir gün tükenecek ömürde mutluluğun, yaşamanın vazgeçilmezleridir.
Neyiniz var insanlar, koca yeryüzünde neyi bölüşemiyorsunuz?
***
Bunları yazdırdı bana bir söz ve bir şiir. İnsanlığın duygularını, düşüncelerini özgürce anlatabilmeleri; zamansız ölümlerden, açlıktan, savaşlardan uzak kalmaları dileğiyle mutlu, sağlıklı kalın.
.................................................................
Numan Kurt

24 Şubat 2026 Salı

İKİ GÜZEL ARKADAŞLA




“Arkadaşlık bizim gibi insanlar için en değerli hazinedir. İyi ki varsınız arkadaşlar."
“Arkadaşlık, bir ömre bedel anılar biriktirmektir.”
***
"Arkadaşlık" üzerine uzun uzun yazacak değilim. Gençlikte de arkadaşlarımız olmuştur. Yazılarımda zaman zaman kullandığım, bir Fransız atasözü olarak belirtilen "Gençlik bilseydi, ihtiyarlık yapabilseydi." sözünü bu konuyla şöyle bağdaştırabilirim. Gençliğimizdeki arkadaşlıkların değerini bugünkü kadar bildiğimizi sanmıyorum. Şimdi de arkadaşlık bizim için bir hazine olsa da uzakta olanlarla bir araya gelmek pek kolay değil. Gençlikte değerini tam bilemediğimizi, yaşlılıkta yapabilmek zor.
Arkadaşlarımın hepsi benim için değerlidir. Pek çoğunu yazılarıma konu ettim. Adlarını tek tek saymaya gerek yok. Bu yazımda, dizelerimde iki arkadaş var. Mehmet Alper ve Hayrullah Yılmaz.
Pek çok gülümseten yazımın baş kahramanı Hayrullah olmasa o yazıları nasıl yazacaktım? Mehmet Alper'i tanımasam o cümbüşün tınısını, Mehmet'in sesini nerede duyacaktım?
Onlarla yedi sekiz yıl önceki iki buluşmamı anlatmıştım. Bugün de onları paylaşmak istedim.
Güzel arkadaşlıklar kurmak dileğiyle...
***
MUTLU OLDUM
Ağabeyimi ziyaret için gitmiştim Antalya'ya
Onu giderek iyileşir görünce sevindim, rahatladım
İkimiz de istiyorduk buluşmayı
İsteğimi ilettim
Yağmurlu bir cumartesi günü Mehmet Alper'e
Yalnız “Güzel atlar diyarı” değil
Bir de güzel adamlar diyarıdır Kapadokya
Mehmet Alper, Nar’dan
İşte o güzel diyardan
Aynı okulun öğrencileriydik, o benden bir devre sonra
Tanışmazdık önceden
Ama dost olduk bu paylaşım ortamında
Dedim ki Mehmet‘e
“Alt sınıfta da olsan hatırlıyorum ben seni
Neden mi
Bir cümbüşün bir de yakışıklılığından olmalı”
Gülüştük
Antalya’da buluşup okul anılarımızı, dostluğumuzu bölüştük
Ne işi var kavganın, tartışmanın
Bize dostluk, arkadaşlık gerek
Söz, sohbet de karışınca işin içine
Bambaşka olur tadı
Çayın, kahvenin ve biranın
O da mutlu oldu biliyorum
Ben de ayrılırken dedim ki ona
“İki kelime söyleyeceğim, ‘Mutlu oldum!’
İnan bunu gönülden söylüyorum
***
ÜÇ ARKADAŞ BİR MASADA
Buluştuk
Ankara- Batıkent Atlantis'te
İki güzel arkadaşla
Hayrullah Yılmaz ve Mehmet Alper'le
Söyleştik içerken kahvelerimizi
Gönül gönüle
Güzel arkadaşları olmalı insanın
Çıkarsız, kavgasız, sözü sohbeti hoş
Söyleşmeli insan onlarla
Ortak konularda
O zaman çayın da kahvenin de tadı bambaşka
Mehmet gibi hem söyleyip hem çalmalı
Hayrullah gibi yaşadıklarına ballandıra ballandıra anlatmalı
Ara sıra da bisküvi arası lokum almalı
İşte ben, bu arkadaşlarla buluştum
Hep heyecanlandırır beni böyle buluşmalar
Onlar da sevindi ben de gerçekten mutlu oldum
Zaman akar, geçer gider hayat
Ne kalır geriye
İnsanın böyle güzel, böyle sağlam
Arkadaşları olmalı
...................................................................
Numan Kurt
25 Şubat 2026

18 Şubat 2026 Çarşamba

ŞİMŞEK ÇAKAR, GÖK GÜRLER; YAĞMURUN SESİ HOŞ GELİR TOPRAĞA




 

(Teyze oğlu Ömer Yılmaz anısına)
Önce kara bulutlar yükselirdi
Karşı tepelerin ardında
Giderek kararırdı gökyüzü
İnsanın içini karartırcasına
Yorulmuşuz ellerimizde çapa
Islanmayı da aramazdık
Tuz değildik ya eriyecek
Çok korkuturdu beni
Göğü baştan başa yaran şimşek
Ve de gök gürültüsü
Her gün başlardı kırkikindiler
Baharın en güzel ayında
Nisanda
Yetişemezdik bazen tarladan eve
Yoktu ki kuru giysilerimiz
Değiştiremezdik üstümüzü
Ne yağmurlar yağardı eskiden
Ne çok korkardım ben
Gök gürültüsünden
***
Yağmur yağıyor. Arada azalsa da memlekete gidinceye kadar da durmadan yağdı. Arabanın camına vurup süzüldükçe yağmur damlaları, toprağı suladıkça ben mutlu oluyorum. Bir şarkı vardı geçmişten aklımda kalan. İlk iki dizesinde “Yağmurun sesine bak/ Aşka davet ediyor…” diye başlıyordu. Bu yağan yağmur beni aşka falan davet etmiyor. Başka hayaller kurduruyor bana. Güzel ekin olacak bu yıl. Şimdiden yeşil bir halı gibi serilmiş bozkırın toprağına. Allah afattan korusun çiftçinin yüzü gülecek. Meyvelerini taşıyamayacak ağaçların dalları. En çok da kayısıyı severim ben. Geçen yıl hasret kaldığımız kayısıdan da bol bol yiyeceğiz.
Memlekete gidip gelinceye kadar çisil çisil ve de usul usul yağan yağmur bana bu hayalleri kurdururken hiç gök gürlemedi. Gürlemedi; ama yağmurun yağışını arabanın camından seyrederken bir çocukluk anım geldi gözümün önüne. Çocukluk dediysem de o zaman sanıyorum on üç on dört yaşında varım.
Teyze oğlu Ömer’le yaşlarımız yakın, akran sayılırız. O ilkokuldan sonra okula gitmese de tatillerde köye gelince çoğu zaman onunla gezerim, arkadaşlık ederim.
Evden çıktım, teyzemlerin evine doğru gidiyorum. Arada bir ev var zaten, dedemin evi. Tam evin kapısına yönelecekken teyzemin sesini duydum. Tandır damından geliyordu:
-Nereye gidiyorsun kurban olduğum?
-Size geldim teyze, Ömer evde yok mu?
-Yok, tarla sürmeye gitti. Öğlen yaklaşıyor, karnı da acıkmıştır. Çıkınını hazırladım, ha götürsen ne var.
-Hangi tarlada teyze? Uzaksa neyle götüreyim.
- Karaçalı’da, ahırda bizim eşek var, çıkar getir, ben de ekmek çıkınını alıp getireyim.
Eşeğin üstünde ne semer var ne de bir çul. Sırtı yanır olmuş eşeğe bindim. Teyzem, elime azık çıkınını, bir de kurumuş söğüt dalından ince çubuğu verdi.
-Yağmur da geliyor ya kuzum, Ömer’im acıkmıştır, tarla sürüyor, ver de gel!
-Tamam teyze, sen merak etme.
Ömer’e, eşek sırtında azık götürmekten çok “Traktörü belki verir de tarlada biraz sürerim.” diye düşünüp neşeyle köyün dışına, Karaçalı’ya doğru sürüyorum eşeği. Sürüyorum ya göğe baktığımda gökyüzünü kara bulutlar kaplamış. “Şimşek çakıp gök gürlemeden, yağmur başlamadan tarlaya ulaşırım. Tarlada da vagonetin altına sığınırım.” düşüncesiyle biraz da acele ediyorum. Şimşek henüz uzaklardan çakıyor.
Tarlaya vardığımda teyze oğlu , traktörün sesinden sesimi duymuyor, ancak traktörün yönü benden yana dönünce el sallayıp “Geliyorum, vagonetin yanında bekle!” diye bağırıyor.
Azık çıkınını ona verdikten sonra “Traktörle bir iki de sen dolan.” demesini bekliyorum; ama herhalde acemiliğimden dolayı korkmuş olmalı ki sesi çıkmıyor. Belki köyün düz, tozlu yolları olsa "Al, sen de sür." diyecek; ama arkasında kocaman pulluğu ile tarlada fır dönmesi gereken traktörü veremez, o da haklı.
-Ben, bohçayı akşam getiririm, bak yağmur geliyor, sen bir an önce köye dön!
-Boş ver, yağmurdan sonra da giderim, yağarsa da vagonetin altında yatarım.
-Yok yok, yağmurun ne kadar süreceği belli olmaz, haydi teyze oğlu sen git!
Benim de içimde bir korku var ya, hemen eşeğe binip yönünü köye çeviriyorum. Bu arada kara bulutlar tam tepemde. Yağmur damlaları düşmeye başlıyor. Hani köylerde derler ki “Yıldırım eşeğe pek düşermiş, eşek murdar hayvandır.” diye. Pek çok hurafe gibi bu saçmalık da benim çocuk aklımda yer etmiş. Oysa düz arazide yıldırım eşeğin üstüne murdarlığından değil araziye göre yüksekte olduğu için düşebilir. Ben , bu korkuyla bir taraftan eşeği çubukla dehleyip bir taraftan göğe bakarken bir şimşek çakıyor ki tepemde, gökyüzü baştan başa ışık çizgisiyle kaplanıyor. “İşte gittim şimdi!” diye eşeğin boynuna doğru eğiliyorum. Gökyüzünde müthiş bir çatırtı. O yağmurda sırtımdan ter akıyor korkudan. İki üç kez tekrarlanıyor bu şimşek ve gök gürültüsü. Yağmur, beni sudan çıkmış sıçana döndürse de yıldırıma çarpılmadan köye, teyzemlerin evine ulaşıyorum.
“Gece aynaya bakma bahtın kapanır, salı günü yola çıkma sallanırsın, akşam tırnak kesilmez, hamamlığa işeme cin çarpar, korkut geliyor, öcü var….” diye diye korkularla geçerse çocukluğunuz şimşek çakıp gök gürleyince de korkmanız çok doğal.
Bunları düşündüm köye giderken. Yağmur damlaları arabanın camına vurdukça yağmurla yaşadıklarım geldi aklıma. O sırada boz toprak yeşermiş , yağmura minnettar, bize de gülücükler atıyordu sanki.
"Esintisinde bir samyelinin bir ömür boyu
Rahatlatıyor tüm sevgiye muhtaçları şu yağmur taneleri"
Şair ne güzel söylüyor. Suya muhtaç toprağı yeşerten, sevgiye muhtaç gönülleri rahatlatan yağmur, çisil çisil yağ, bereket yağdır, sel olup akma, toprak sindirsin seni, bassın bağrına.
***
On bir yıl önce yazmıştım bu yazıyı
Anlatmıştım teyze oğlu Ömer'le yaşadığım anıyı
Ve dün ölüm haberi geldi
Çocukluğumun, gençliğimin köyde arkadaşı
Ömrünce durmadan kol gücüyle çalışan Ömer'in
Bırakmadı hastalıklar yakasını son yıllarda
Çok uzaklardaydım
Gidemedim, gitsem de yetişemezdim
Ona son görevimi yapmaya
Ben de onu bu yazımla anmak istedim
......................................................................................................
Numan Kurt
17 Şubat 2026                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       

9 Şubat 2026 Pazartesi

KUŞLAR DA GİDİYOR



Öykücülüğümüzün büyük ustası Sait Faik Abasıyanık, "Son Kuşlar" adlı öyküsünün sonunda şunları yazar:
"Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil; ama çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak."
Şiirimizin usta şairi Orhan Veli Kanık da "Gün Olur" şiirinde şu dizelerle seslenir:
"Gün olur, alır başımı giderim
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
Şu ada senin, bu ada benim
Yelkovan kuşlarının peşi sıra
Dünyalar vardır, düşünemezsiniz
Çiçekler gürültüyle açar
Gürültüyle çıkar duman topraktan
Hele martılar, hele martılar
Her bir tüylerinde ayrı telaş
Gün olur, başıma kadar mavi
Gün olur başıma kadar güneş
Gün olur, deli gibi"
***
Kuşlar üzerine yazmak isterken Sait Faik'in satırları, Orhan Veli'nin bu güzel şiiri ile başlamak istedim.
Yelkovan kuşlarını hiç bilmem ben
"Gün olur, takılır peşlerine giderim" diyemem
Ama baharda
Çıkarken gün yüzüne sarı çiçekli çiğdemler
Gürültüyle açarken başka başka çiçekler
Dumanı çıkarken sabah güneşiyle toprağın
Tanırım, bilirim
Ürkek, korkak sekişiyle serçeyi
Ve de attığım yeme koşan güvercini
Saçak altına yuva yapan kırlangıcı
“Martılar..” mı dediniz
Ancak deniz üzerinde görürüm martıları
Oysa
Benim bozkırıma çook uzakta
O güzel kuşların kanat çırptığı deniz
Kuşların uçuşu, kuşların cıvıltısı ve kuşların güzelliği
Konu olmuş öykülere, şiirlere
Uçuşlarıyla, sesleriyle, göçleriyle onlar doğanın şenliği
Kurudukça göller, ırmaklar
Bozuldukça doğanın düzeni
Tükeniyor doğadaki bu güzel varlıklar
“Seninki de şiir mi kardeşim, uydur uydur yaz
Şimdi sırası mı
Martının, kırlangıcın, serçenin
Hele de hiç görmediğin yelkovan kuşunun
Bak
Çivisi çıkıyor ülkenin ve de dünyanın
İşsizlik almış yürümüş, emekli perişan
Gençlerin gelecekten umudu yok
Çarşı pazar ateş pahası
Öyle çoğaldı ki dün kara dediklerine bugün ak diyenler
Seçildikleri partileri yol geçen hanına çevirenler
Yalnız onlar mı
Bir de bu güzelim ülkeyi yol geçen hanına çevirenler var
Ekmek elden su gölden bizden rahat yaşıyorlar
Köyde, kentte
Adım başı her yerde
Gökyüzünün güzelleri kuşlarla başladım şiire
İsterim ki artık barış güvercinleri uçsun ülkemde
Orhan Veli ile başladım
Melih Cevdet’le bitireyim
Sözlerimi anlayana yetireyim
“Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma”
…………………………………………………………
Numan Kurt
9 Şubat 2026

 

30 Ocak 2026 Cuma

GEÇTİ GİTTİ ZAMAN



Cahit Sıtkı der ki "Otuz Beş Yaş" şiirinde:
"Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden böyle düşman görünürsünüz
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar
Evet, aynalar artık dost değil; ama yine de sağlıklı oldukça hayatın her yaşı güzel.
***
Benim doğduğum yıllarda doğanların pek çoğu gerçek doğum günlerini bilmez. O zamanın koşullarında bir köyde doğmak, gerçek doğum gününün yazılması için uygun zamanlar değil. Rahmetli annemin söylediğine göre "otlar biçilirken" doğmuşum. Bizim yörelerde de yanılmıyorsam otlar mayıs sonu haziran başlarında biçilir.
Her neyse, bu yıl yetmiş beşinci yaşın içindeyim. Geçenlerde bu "infuelanza" denen illet beni de bulunca aile doktorumuza gittim. Bazı ilaçlar yazdı ve dedi ki: "Hiç geniş kapsamlı kan tahlili yaptırıyor musunuz?" Düşündüm, uzun zamandır, anımsadığım kadarıyla 2011'den beri yaptırmamıştım. "Katarakt ameliyatları ve prostat kontrolleri sırasında sınırlı tahliller yapıldı; ama tam kan tahlilini hiç yaptırmadım." dedim.
Doktorumuz gerekeni yaptı ve beni kan tahliline gönderdi. Şimdi kolaylık çok, ertesi gün sonuçları kendiniz "e nabız"dan görüyorsunuz.
Ben, on kilo kadar versem de yüz kilo geliyorum yine. Tatlıyı, hamur işlerini severim. Dedim ki kendi kendime "Şimdi sonuçlara baktığımda şeker, trigliserid, kolesterol nerelere çıkmış kim bilir? Bir de on beş yıl önce geçirdiğim başka bir rahatsızlıktan dolayı karaciğer değerleri normal değildir." diye düşünürken bunlardan hiç referans, normal değer dışı bir sonuç çıkmadı. Olumsuz çıkan bir iki değer için de doktorumuz, "Önemli değil, suyu bol içmelisin." dedi.
Geçip giden, yetmiş beş yılı geride bırakan hayatımdan gençlikte kalan anılarımı paylaşacağım için bugün ne durumda olduğumu yazmak istedim.
***
"Anı bahçelerinde üşümek sıcaktır."
"Anı yazmak, ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır."
"Bütün anılar güzeldir. Anılardaki bütün insanlar güzeldir. Anı haline gelince her şey güzeldir. "
***
Biz öğretmen okullarında okurken bize gönderilen öğretmenler mezun oldukları eğitim enstitülerinin başarılı öğrencileriydi. Resim, müzik, beden eğitimi dışında diğer dersler iki grup da toplanmıştı o okullarda. Sosyal Bilgiler ve Fen Bilimleri grubu. İlk gruptan mezun olanlar tarih, coğrafya gibi derslerin yanında edebiyat dersine de girerlerdi. Fen grubunda olanlar ise matematik yanında kimya, fizik gibi derslerin de öğretmeniydiler.
Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu'nun beşinci sınıfında tarih dersimize bir öğretmen geldi.
O heybetli görünüşü gözümün önünde, gür sesi kulaklarımda. Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu’nun 5-A sınıfı. Okulumuza yeni gelen öğretmen tarih dersi anlatıyor. Kırk kişilik sınıfta tık yok. “Kastilya Kraliçesi İzabel, Aragon Kralı Ferdinand…” diye öyle bir anlatıyor ki dersi hayranlıkla dinliyoruz. Öyle öğretmenler vardır ki "Ben, .... dersini hiç sevmem." deseniz de bu ön yargınızı kısa sürede değiştirebilir. "İşte, bu öğretmen de onlardan biri." diye düşünüyorum.
***
Yıl sonu. Okulu bitirme sınavlarına giriyoruz. Son sınav da bittikten sonra beni çağırıyor öğretmenimiz:
-Gel bakalım Kurt, sana bir görev vereceğim.
-Buyurun hocam.
-Yakında mezuniyet töreniniz var, spor salonunda yapılacak bu tören.
-Evet…
-İşte o törende öğrenciler adına konuşmayı sen yapacaksın.
Şaşırıyorum, ter basıyor beni. Bırak mikrofonla konuşmayı, onu elime almış biri değilim. Yine de “Hayır yapamam.” diyemiyorum.
-Tamam hocam.
-Ben, en kısa zamanda bir ses provası için seni çağıracağım.
Düşündüm, bunca öğrenci arasından neden beni seçmişti öğretmenimiz? Meraklandınız değil mi? “Kim bu öğretmen?” diye. Okulda göreve başladıktan sonra ilk nöbetinde kenarı beyaz şeritli eşofmanları giydiği için “Kling” lakabını alan rahmetle, sevgiyle, saygıyla andığım Necati Öğüt öğretmenimiz. O sıralarda bir gazetede “Kling” adıyla foto roman yayımlanıyordu. Kling karakterindeki foto roman kahramanı da beyaz şeritli eşofman giymişti.
Birkaç gün sonra çağırdı beni. “Gel, şu ses provasını yapalım.”
Ben de heyecan provaya giderken bile doruk noktada. Spor salonuna birlikte gittik. Ses düzeni hazırdı. Mikrofon karşısında bana bir şeyler söyletti. Şöyle bir düşündü:
-Senin sesin mikrofonik değil, bu konuşma görevini başka arkadaşına vereceğim.
-Siz bilirsiniz.
Sevindim; o akşam heyecandan tir tir titremeyecektim. Üzüldüm; o yaşta koca okulda bu görev benim için bir onurdu. Pekiyi, Necati Bey, o görevi neden bana vermek istemişti? Düşünür, şu sonuca varırım: Benim, okulu birincilikle bitireceğimi tahmin ediyordu. Evet, derslerim iyiydi; ama ben bitirme sınavlarında ancak geçerli not alacak kadar çalışmış, öyle birinci olmayı falan hedeflememiştim. Sonunda takıntısız bitirdim; ama birincilikten epey uzak olarak. Öğretmenlik yıllarımda bana verilen bayram, tören konuşmalarını yaparken hep bu olayı hatırladım. Başlangıçta bir heyecan olsa bile birkaç cümle söyleyince geçiyordu heyecan.
Biz, okulun neredeyse tüm öğrencileri çok sevmiştik onu. Saygıyla anıyorum.
***
Okul haziran döneminde bitince Nevşehir-Kozaklı- Kanlıca köyüne atandım. Köyün ortasında girişinde küçük bir aralıkla sonra bir odası olan eve yerleştim. Dördüncü sınıfı okutmaya başladım. Mesleğin başlangıcı, bende bir heyecan bir heyecan… Aradan on gün geçti, Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü’nü kazandığıma ilişkin haber kağıdı geldi. Sevindim, izin alıp okuldaki ikinci sınav için Konya’ya gideceğim. Aileden “Mesleğe geçtin, maaş alıyorsun, niye gidip de üç yıl daha okuyacaksın?” deseler de dinlemedim.
Türkçe Bölümü’ne girebilmek için hem yazılı hem de mülakat sınavına girdim. Mülakatta sorulan soruyu hiç unutmam. Komisyondaki öğretmenlerden biri: “ Senin ilçen Hacıbektaş, nüfus kağıdında öyle yazıyor. Peki Hacıbektaş mı ismin Hacı Bektaşi Veli’den almış; yoksa Hacı Bektaşi Veli mi ismini Hacıbektaş ilçesinden almış?” Hacıbektaş ilçesinin eski adının “Sulucakarahöyük” olduğunu biliyordum, yanıtı kolayca verdim.
Yazılı sınavda da önemli olan kompozisyondu.
Ertesi gün sonuçları dinlemek için okulun önüne toplandık Bizim bölüme yatılı olarak on kişi alacaklardı. Bir müdür yardımcısı anonsla duyurmaya başladı. İlk on kişiyi okudu adım yok. Üzgün üzgün dönmeye hazırlanırken şu anonsu yaptı: ” Türkçe Bölümü’ne yirmi kişi alınacak .Yatılı girecekleri okudum. Gündüzlü olarak üç kişinin başvurusu var. Geri kalan yedi kişiyi gündüzlü olarak yedekler arasından alacağız."
Yedekleri okumaya başladı. İlk isim benim ismimdi. Okula girebilecektim. İlk yıl gündüzlü okuyacak, sınıfı geçersem ikinci yıl yatılıya alınacaktım. Öyle de oldu. İkinci yıl yatılı olarak başladım okula. Büyük kentte, bir evde bin bir zorlukla geçen dönem bitmiş, yatılılık döneminin rahatlığı başlamıştı.
O zaman öğretmen okulu öğrencilerinin tek gideceği yüksek okul eğitim enstitüleriydi. Üç yıllık eğitim sonunda ortaokul veya liselere branş öğretmeni olarak atanıyorlardı bu okulları bitirenler. O üç yılı, sıkıntılı geçen üç yılı başka bir yazımda anlatacağım. Gündüzlü okuduğum ilk yılı dizelere dökmeye çalıştım:
Bir arkadaş tanıdım
Okulun ilk günlerinde
Keşanlı Behçet Şen
O da benim gibi gündüzlü girmiş
Ben Türkçe, o Sosyal Bilgiler Bölümü’nden
Tanıştık, konuştuk, birlikte ev tutacağız
Güçlüklerle de olsa bir yıl o evde oturup okuyacağız
Gezdik Konya’yı sokak sokak
Bu kentte eğitim enstitülülere ön yargıyla bakılır, ev verilmezmiş
Düşünceye bak
Doğruymuş
“Bekara ev yok.” dediler her çaldığımız kapıda
Sonunda iki arkadaş, bizden bir devre önce
Matematik Bölümü’nde
Bir göz odaların verdiler eski bir yapıda
Verdiler vermesine de
Ne Behçet de para var ne bende
Sabah kahvaltısız giderdik, öğleyin bir çay- simit
Akşama mı, ya makarna ya yumurta
Gençtik; ama ne gezer bizde para
O zaman hayalinde kavuşursun kız arkadaşa
Yıl sonuna doğru akşam yemeği için
Yazıldık bir lokantaya
Yataklarımız yere serili, somyamız bile yok
Ama tahta kaplı tavanda fare çok
Akşam şöyle yer yatağımıza uzanınca
Koşardı grup halinde fareler
Tavanın bir ucundan bir ucuna
Alırdım elime kırk dört numara ayakkabımı
Fırlatırdım tavana
Ses bir an için kesilir
Başlardı biraz sonra yine curcuna
Öyle böyle tükendi bir yıl
Geçtik ikimiz de sınıfı
Yazıldık yatılıya
Şimdi sevgili Behçet'le haberleşiriz ara sıra
Yıllar sonra buluştuk bu sanal ortamda
***
İşte böyle. Çocukluk yıllarımı “BÖLÜK PÖRÇÜK” başlığıyla beş bölümde anlatmıştım. Bugün de hem Necati Öğüt öğretmenimizi anmak hem de eğitim enstitüsünün ilk yılındaki sıkıntılar geldi aklıma. Masal anlatmadım, “Gökten üç elma düştü.” diyecek değilim. İşte gençlik yıllarımdan bir kesit. Yaşanılan her şey anlatmaya değer. Yeter ki kaleminin ucu sivri, klavyenin tuşu sağlam olsun.
Sevgi, saygı, hoş görü, vefa, değerbilirlik; tüm iyilikler, güzellikler sizinle olsun.
………………………………………………………………………
Numan Kurt
28 Ocak 2026

 

BAHARIN GELİN ÇİÇEĞİ

                                                             ( Yağmurlu bir nisan sabahında...) İlkbaharda nisan, sonbaharda eylül ...