17 Ekim 2026 Cumartesi

GERÇEKTEN DURUM BU MU, BEN Mİ BÖYLE DÜŞÜNÜYORUM?




                                                 (Durdum, düşündüm, sıraladım aklıma gelenleri)

Öyle çoğaldı ki mutsuzluk veren olaylar
Hangi birini yazayım
Düşündüm, taşındım; dedim ki kendi kendime
Şu anda aklıma gelenleri anlatayım
Belki sinirlenirdik, tuhaf gelirdi bize
Yaşlı annelerimizin, babalarımızın oturdukları yerden kalkışları
“Canım ne var bu kadar oflayacak puflayacak
Bu kadar da ağır kalkılır mı oturduğun yerden?” diye
Meğer ne haksızlık edermişiz
“Siz de bir gün bizim yaşımıza geleceksiniz.” kahrını
Hiç mi dinlememişiz
İşte geldi yaşımız onların o zamanki yaşına
Başladı şikâyetler
“Kolum ağrıyor, omuzum tutulmuş, gece hiç uyumadım…”
Ve daha neler neler
Oysa ben
Severdim mutluluk anlarını yazmayı
Beni mutlu eden ne kadar sıradan yaşanmışlık varsa
Onları sizlere anlatmayı
Nereden esti bilmem
“Yoook yok!” dedim bugün
Öyle her mutsuzluğumu anlatacak değilim
Yazımı okuyan de diyecek "Bu adam da böyle mutlu mudur her gün?"
Oysa ne durumlara düştük
Öyle her şeyden mutluluk çıkaracak hal mi kaldı
Bakın bir çevrenize
Nerede kaldı o aydınlanma yıllarının
Siyah beyaz fotoğraflara yansıyan sadeliği
Şaşırıyorum bazen
Burası Türkiye mi
Yoksa bir Arap ülkesi mi?
Boşuna mı demiş atalar
“Ne Arap’ın yüzü ne Şam’ın şekeri"
Kirli sakallı, kara sakallı gençler
Ne kılık kıyafette bir uyum
Ne konuşmalarda bir düzgünlük var
Küfür olmuş her cümlenin virgülü, noktası
Her ortamda elden düşmeyen telefonlar da cabası
Böyle derken suçlamak da istemem
Ülkenin geleceği, çoğu pırıl pırıl gençleri
Onlardan ayrı tutarım ne yaptığını bilmeyenleri
Aklımın köşesinden geçmezdi
Öğretmenlerin, toplumun insanla uğraşan örnek kişilerinin
Böyle kravatsız, takım elbisesiz, kılıksız kıyafetsiz sınıfa gireceği
Onu da yaşadık
Bizler, girdiğimiz her okula
O okulun formasıyla başlardık
Gün geldi öğretmen olduk
Takım elbiseyi, kravatı görevde hiç çıkarmadık
Ne derseniz deyin bana
“Tutucu, kuralcı, eskilerden kurtulamamış”
Ne derseniz deyin
Ne öğrencinin ne de öğretmenin
Ben bu kıyafet başıboşluğundan hoşnut değilim
Şimdi omuz omuza
Birbirlerine olmadık lafı söyleyenler meydanlarda
“Hesap sormazsam namerdim” narası atanlar
Ve bu sözü söyleyenlere
“Sen kimsin?” diyenler
Sıralasam yıllar içinde karşılıklı ağır sözleri
Sayfa mı yeter
Kim mi bunlar
Adlarını yazmaya ne gerek var
Hani o meşhur söz var ya
“Arif olan anlar.”
Memleketinin derneği adına
“Anıtkabir’de buluşma” duyurusunu paylaşmış bir eski öğrencim
Altına, yorum kısmına Atatürk’e hakaretler yağdırmış bir aymaz
O kadar da çoğalıp cesaretlendiler ki
Hepsi din taciri, hokkabaz, madrabaz
İşsizlik, hayat pahalılığı, açlık sınırı altında yaşayanlar
Ve bir azınlık, ülkenin kaymağını paylaşanlar
Arabanız duruyor kırmızı ışıkta
Hemen bir çocuk
“Amca bir ekmek parası” diyor
Ya da mendil, su satıyor
Kelle koltukta
Halkın büyük çoğunluğu geçim derdinde
Çalışanlar, emekliler, çiftçi, esnaf perişan
Kimilerinin bir eli yağda, bir eli balda
Fonlardan, bilmem nelerden vurgun peşinde
Sanki başka sorunumuz, derdimiz yokmuş gibi
Birileri de katile paye vermek hevesinde
Bunları gördükçe çaresiz üzülüyorum
O dokunaklı türküde olduğu gibi
"Adaletin bu mu dünya?" diyorum
Sıralamakla tükenir mi olumsuzluklar
Her olaya “at gözlüğü” ile bakanlardan değilim
“Doğru, yalnız benim doğrumdur.” diyenlerden
Hiç değilim
Ama sen, vatanını seviyorsan
Ömrünü yurduna adamış Atatürk’ü de seveceksin
Aklın yolu bir
Tüketmekten çok üreteceksin
Hep ileri mi atacaksın adımlarını
Bilimin, aklın değerini bileceksin
………………………………………………………
Numan Kurt

28 Eylül 2026 Pazartesi

"MONTUM BENDE, CEBİNDEKİLER NEREDE?"



(Bu ortamda zor; ama biraz da gülümseyelim.)
Rahat adamdır bizim Hayro
Site başkanı olalı ben ona "Başkanım!" diyorum
Her yanına varışta hazırdır leblebi, çay-bisküvi, tahin pekmez
Anahtarı bir yerde, telefonu bir yerde unutsa da
Sevgide, saygıda kusur etmez
***
“Şakasız, esprisiz hayat mı geçer kardeşim.” der ara sıra bir arkadaşım. Çok da doğru söyler. Ne olursa olsun acı tatlı yaşanmışlıklarla geçen ve bir gün bitecek olan şu hayata biraz da gülümseyerek bakmak, onu ciddiye aldığımız kadar yeri gelince “ti”ye de almak gerekir. Hepimiz biliriz ki espri yapabilen, bizi gülümseten insanlar zeki insanlardır. Niye böyle düşünürüz? Çünkü güzel bir espriyi bulmak ve yerinde yapmak gerçekten akıllı, zeki insan işidir. Doğrudur; ama şaka yapacağım derken “kaka”, espri yapacağım derken gaf yapanlar da az değil çevremizde.
Alıngan, şaka götürmez, espriden anlamaz, her sözde bir art niyet bulan, öküz altında buzağı arayan kişilerle arkadaşlığın da bir tadı yoktur, onlarla arkadaş da olunmaz.
Böyle uzun uzun hayat dersi verecek değilim, öyle iddiam da yok. Sözü getireceğim, anlatacağım konuya giriş yapmak istedim. Bu olayı yaşayan kişi kendisi anlattı. Ben de “Vallahi billahi şimdi gidip bunu yazacağım.” dedim. Okuyunca göreceksiniz Temel fıkrası gibi; ama tümüyle gerçek.
Yazılarımı okuyanlar belki anlamıştır. Hakkında birkaç yazı yazıp kirli çamaşırlarını(!) ortaya döktüğüm, yaptığım şakalardan hiç alınganlık göstermeyen, espri küpü arkadaşım Hayrullah yine bu yazının, anlatacağım olayın kahramanı.
Öğretmen okulundan devre arkadaşlarımızla buluştuğumuz Dikili’de onunla yaşadıklarımızı “ŞEYTANIN KAHVESİ, ŞEYTAN SOFRASI, HAYRULLAH VAKASI” başlıklı yazımda anlatmıştım. Onun, buluşma programı içinde gerçekleştirilen Ayvalık gezisinde kazağını kaybedişini, birkaç kez de kendisinin kayboluşunu “Seni rezil edeceğim.” diye yazmıştım.
Gelelim onun yeni macerasına.
Gittiği bir doktor der ki Hayrullah’a “Şu akciğerlerine bir baktır. Benim böyle dinlememle anlaşılmaz, tomografi çektir.” Kafası karışır bizimkinin. Nereye gidecek, soluğu SANATORYUM’da alır.
Geçenlerde telefonum çaldı, baktım Hayrullah. Belli ki bana anlatacakları var:
- Alo!
- Efendim Hayrullah!
- Ne yapıyorsun şefim? Nasılsın?
- Teşekkür ederim, iyiyim, sen nasılsın? Gittin mi doktora?
- Gittim gittim de başıma neler geldi bir bilsen!
- Ne oldu, ne yaptın yine?
- Sen bunu da yazarsın ya, yine de anlatacağım; yoksa çatlarım.
-Anlat bakalım, dinliyorum.
Başladı anlatmaya:
- Bugün hastahaneye gittim, söylemiştin ya, akciğer tomografisi için. Odaya dört kişi birden aldılar. Hemşire üstümüzde metal olan ne varsa boşaltmamızı istedi. Montumu vestiyere asmıştım, diğer arkadaşlar da öyle yapmışlar. Ben, cebimde ne varsa, para, telefon, cüzdan hepsini çıkarıp montun cebine koydum.
Tomografi çekildi. Ben montumu giyip odadan dışarıya çıktım. Elimi montun cebine attım, ne cüzdan var ne para! Parayı aramam, zaten otuz kırk lira kadar bir para vardı yanımda. Banka kartları, kimlik telefon da yok. Hemen odaya koştum, kapıdan girerken hemşire "Beyefendi giremezsiniz!" diye bağırdı. "Girmeyeceğim, benden önce tomografi çektiren arkadaşın adını öğrenmek istiyorum." Söylediler, hemen güvenlik görevlisine koştum.
Koştum, koşmasına da içimden de "Yahu bu cüzdan, telefon nereye gider. Mont yanımızda asılıydı, biri çalmış olamaz!" diye söyleniyorum.
Güvenlik görevlisine durumu anlattım, benden önce tomografi çektiren kişinin adını da söyledim. O hemen bilgisayara baktı, telefona sarıldı, birileriyle konuştu. "Amca, o kişinin eşinin telefonu kayıtlıymış, senden önceki hastaya, kocasına ulaşacak, adam biraz sonra gelir."
Teşekkür ettim; ama benim kafa yine karışık. Montumun cebine koyduğum eşyaları o adam neden alsın, çalsa gelip söyleyecek hali yok. Bilirsin ben sık sık telefonu, anahtarı masada unuturum, siz peşimden getirirsiniz. Bu sefer tüm kaybettik.
Her neyse, sözü uzatmayayım adam biraz sonra geldi, zaten hastahaneden fazla uzaklaşmamış.
Biraz sinirli:
"Yahu arkadaş, senin cüzdanın, paraların benim montumun cebinde ne geziyor?"
Adam, bunu dedi ya, beni de soğuk ter bastı. Hemşire uyarınca ben aceleyle cebimdeki ve elimdekileri kendi montum diye adamın montunun cebine koymuşum.
"Beyefendi kusura bakmayın, telaşla kendi eşyalarımı benim montumun yanında asılı duran sizin montunuzun cebine koymuşum."
Adam benim şaşkınlığıma gülüp geçeceği yerde bana:
"Bakın, eşyalarınızı, paranızı iyi kontrol edin, bir de sonradan beni hırsız çıkarmayın."
Ben ne edeyim, şaşkınlığıma mı güleyim, adamın bu saçmalığına mı kızayım. İnsan gider de eşyalarını başkasının montunun ceplerine koyar mı? Bak bunu yazarsın biliyorum; ama biraz usturuplu yaz, zaten benim şaşkınlıklarımı cümle âlem öğrendi, bir de bunun için el alemi bana güldürme.
Montunu şaşıran Hayrullah'a sordum:
- Montlarınız aynı renkte miydi?
- Ne gezer, işte benim şaşkınlığım da orada ya!
Telefonu kapatınca kendi kendime epeyce güldüm. Sen çok yaşa Hayro!
İşte böyle. Ne diyeyim sana Hayrullah? Bugün onunla eş olup okey oynadık. Okey bitti dışarı çıktık Bir arkadaş yeni geliyordu. “Kim var, kim yok içeride?” dedi. Hayrullah da “Murtaza vaaar, Seyrani vaaar!” dedi ve peşinden şunları anlattı.
“Rahmetli babam köyde bakkaldı. Köye gelen çerçiler doğru bizim dükkanın önüne gelirler, orada satış yaparlardı. Bir çerçi gelmişti yine dükkanın önüne. Sordular, 'Ne satıyorsun amca, arabanda ne var?' Çerçi başladı saymaya 'Dut vaaar, kiraz vaar, dut vaaar, kiraz vaaar!' Yalnız dut ve kiraz satıyordu; ama sayarken uzattıkça uzatıyordu. Onun gibi şimdi kahvede kim mi var, 'Murtaza vaaar, Seyrani vaaar!"
- Haydi eyvallah Hayrullah.
- Yine yazacaksın benim hastahane olayını değil mi?
- Kaçırır mıyım? Sen eşyanı başkasının montunun cebine koy, ben anlatmayayım öyle mi?
- Anlat bakalım, beni rezil etmediğin bir bu kalmıştı.
- Ne rezili, ben seni meşhur ettim, vezir ettim.
İşte böyle. Hayat ne tatlı, güzel insanlarla, güzel arkadaşlarla.
.............................................................................................................................
Numan Kurt
27 Eylül 2026


 

2 Eylül 2026 Çarşamba

YILLAR DÖKÜLDÜ HAYATIMIZDAN MEVSİM SONBAHAR




 "Herkesin bir sonbaharı vardır; kiminin yaşamadan yaşlandığı,

kiminin yaşlanmadan yaşadığı…"

***
Sonbaharda
Ne zaman çıksam sokağa
Eylül, ekim, kasım fark etmez
Dolaşsam parklarda, bahçe kenarlarında
Bir hüzün kaplar içimi

Kocaman ceviz ağaçlarından
Söğütten, kavaktan, daha nicelerinden
Yere düşmüş sararmış yapraklara bakarım da
"İşte bizim hayatımız da budur." derim
Düşünürüm geride kalmış yıllarımın nasıl geçtiğini

Ne umutlarla yeşermişti bu yapraklar
Yeşilin en güzelini vermişlerdi doğaya
Döküldüler tek tek
Kendi dallarının altına
Karışıp gidecekler
Ana kucağı gibi şefkatli, sıcak toprağa

Nasıl da benziyoruz birbirimize sararan yaprak
Şöyle dönüp baktım da geriye
Ha sen yaşamışsın üç beş ay
Ha ben yaşamışım yetmiş beş yıl
Sen doğaya verirken yeşilin çeşitliliğini
Ben, öğretmeye çalıştım öğrencilerime
Hayatı, düşünmeyi, mutlu olmayı, bilgiyi
Ses bayrağım dilimin güzelliğini
Mutlu oldum bazen
Bazen de varamadım tadına yetiştirdiğim meyvenin
Zorluklar, engeller de vardır bu hayatta
Mutlulukların yanında
Bizim için de bir gün biter yaşam, dökülen yapraklar misali
Artık yok faydası üzülmenin, yerinmenin

Dediler ki bana
Vefa nedir bilen öğrencilerim
"Biz, sizden öğrendik güzel dilimizi konuşmayı, yazmayı
Hele de Orhan Veli, Cahit Sıtkı şiirlerinin
Ve diğerlerinin tadına varmayı
Ömer Seyfettin öykülerinde kahraman
Sait Faik öykülerinde insan olmayı"

Ne güzel şey bir bilsen
Senin döküldüğün ceviz ağacının karşısında
Bir banka oturup bunları hayal etmek
Sonra da
Yüzünde buruk bir gülümsemeyle
Kalkıp eve gitmek

Sen hiç üzülme sararmış yaprak
Yeni tomurcuklar çıkacak, yeşerecek
Kopup düştüğün dallarında ağacının
Ben de üzülmüyorum
Bir hüzün doldursa da içimi bazen
“Bak, bizim tomurcuklarımız da büyüdüler, geliyorlar
Gülen gözleri, apaydın yüzleriyle
Benim bu güzel ülkem, gün gelecek
Hep mutlu olacak, gülecek” diyorum
.........................................................................
Numan Kurt

28 Ağustos 2026 Cuma

BİLİR Mİ ŞİMDİKİ ÇOCUKLAR BUNLARI ?




  (Geleceği düşünürüm, geçmişi unutmam.)

Edebiyatımızın usta şairi Cahit Sıtkı Tarancı, "ÇOCUKLUK" adlı şiirinin ilk bölümünde şöyle der:
"Affan Dede'ye para saydım
Sattı bana çocukluğumu
Artık ne yaşım var ne adım
Bilmiyorum kim olduğumu
Ben ne Affan Dede'ye para saydım ne de bir başkasına sordum çocukluğumu. Anamın, bebeklikten beri çocukluğumu bilenlerin söylediğine göre apalak, kafası konaklı (kafada kabuklanma) bir çocukmuşum. O yılları anımsamam olası olmadığına göre ben de beş altı yaşımdan on beş on altı yaşıma dek yaşadıklarımdan, gördüklerimden aklımda kalanları anlattım.
Bir bozkır köyünde doğdum
O köyde geçti çocukluğum
Döndüm altmış, yetmiş yıl öncesine
Anlatmak istedim, neler kalmış aklımda
Hatırladığım ya da unuttuğum
***
Serin olur geceler, üşütür
Geniş düzlüğe kurulmuş köyümde
Sonra aydınlanmaya başlayınca düz ova
Isıtır insanın içini
Ilık esen rüzgârla sabah güneşi
Hoş bir ses gelir kulağımıza
Amca gelini Yeter bacının transistörlü radyosunda
Yıldıray Çınar'ın sesinden
"Şen ola düğün, şen ola"
Sürüye katılacaktır sığır sıpa, inek dana
Kim yapacak bunu
Sorulur mu canım kardeşim
Her yükü omuzlayan, erkek yanında çok da değeri olmayan
Bu işi yapmak da düşer analara
Hangi birini sayayım
Çay .çorba, çamaşır bulaşık, tarlada ırgatlık
Bir de koca kahrı, daha neler neler
Saymakla bitmez köy kadınlarının sırtındaki yükler
Çiy vardır erkenden
Ağzını açmış bekleyen aslanlar gibi
Ekinleri yutmayı bekler biçerdöverler
Hele bir kuşluk vakti gelsin
Dinle o zaman
Vagonete gürül gürül dökülen buğdayın bereket sesini
Sac kurulmuş dışardaki tandıra
Ümüş ebem içli çörek yapıyor
Çöreğin de kenarı kızarmış
Hoş kokulu tere yağ akıyor
Odanın kapısında dedem
Elinde peşkir sinekleri kovalıyor
Biraz gecikirse çörek
Dövüşecek adam arıyor
O sessiz kadına adıyla seslendiğini duymadım dedemin
"Gıeyz" "kerahat" diye bağırır
Yine sesi çıkmaz, kaderine razı, ilçeyi bile görmemiş ebemin
Bir telaş bir telaş köylüde
Harman hasat zamanı
Önce dökülür buğday kapıya
Kamyoncular gelir, çinik çinik sayılır buğday
Kışlık yiyecek, borç harç parası için satılır "Yabanlı"ya
Biter mi iş köy yerinde
Sap çekilecek, patoza verilecek, saman yosulacak
Biz üç kardeş kendi işimizle birlikte
Koşarız yardıma
Anamızın tek "gardaş"ı dayıma
Güz yaklaşır
Başlar köylünün tek eğlencesi düğünler
Vursun davul, çalsın zurna
Kurulsun sinsinler
Öyle bir iki gün değil dört gün sürer
Komşu köylerden gelen gidenler
Düğün sahibini nasıl da mutlu eder
Köy dışında karşılanırken misafirler
Nasıl bir karşılamaysa
Havada dans eder mermiler
Nasıl unutulur Haydar, Hüseyin ustaların "Gıy gıy" abdal havaları
Atılan paraları sırt üstü yatıp alan köçeğin zil şakırtıları
Hele de peş peşe gelen
Bu gün hepimizin unuttuğu köyümün halayları
Davul zurna eşliğinde
“Ağırlama”yla başlar, “mavilim”le biter
En çok da gelin gideceği sabah serilen çeyizi
"Benim de olur mu bir gün?" diye
Seyretmeyi severdik biz çocuklar ve gençler
Gelin çıkarken evden zurnacının çaldığı
O yanık gelin havasıyla ben de bazen duygulanır
Sessizce gözyaşı dökerdim
Çok severdi köyümün gençleri futbol oynamayı
Bir de o zamanın rüzgârıyla, gençliğin heyecanıyla devrim yapmayı
Şimdilerde anlatır güleriz
Büyük bir eylem sanmışlardı köy yerinde
Dedemin oda duvarına slogan yazmayı
Her yanı düzlük olan köyümde
Filesiz direklerle kurulmuş
Kireçle çizilmiş futbol sahası
Bırakın çevre köyleri
Yakın ilçelere de kafa tutardı
Köyümün formasız futbol takımı
İllerde, ilçelerde tutulan iki göz evlerde
Üçümüz, beşimiz bir araya gelir
Bazen başımızda bir ebemiz
Okumaya çalışırdık biz köy çocukları
Bir evde beş öğrenciydik
Başımızda gaz ocağında pişirdiği
Kuru fasulyesini unutamadığım Hacı ebemiz
Bir oda bir aralık evlerde
Kavgasız, dövüşsüz okumaya çalışan köy çocuklarıydık biz
Ne de tatlı gelirdi haftada bir
Altmış kuruşa sinemaya gitmek
Ve de belki yılda bir
Yüz yirmi beş kuruşa yarım ekmekle birlikte
Nevşehir'in esnaf lokantasında
Bir tabak kuru fasulye yemek
Çocukluk ve gençliğimi böyle anlatacağım
Ne kaldıysa aklımda, bölük pörçük ne varsa yazacağım
***
Evler evler
Kerpiçten duvarlı, toprak damlı evler
Kış yaklaşıyor, kar, yağmur
Bu evlerin damları su geçirmez çorak ister
Çorak dediğin iki köy ötede, Güzyurdu'nda
Traktörler getirmek için bu çorağı
Birbiri ardında yarış eder
Biz de iki emmi oğlu at arabasıyla
Kaplumbağa ile tavşanın yarışı misali düşeriz yollara
Bir göçmen köyü var
İki saatlik yürüyüş mesafesi
Biz hep "Göçmenler" diye anarız; ama adı Yurtyeri
Onlar gelince, ben doğduğum yıl ülkemize
Yerleştirmek istemiş devlet bizim köye
Kaymakamı vurmuş köylüm
Yerleşirler de toprağımızı bölerler diye
Şimdi düşünüyorum da "Keşke yerleşselerdi." diyorum
Neler neler öğretirlerdi
Her biri meslek sahibi bu insanlar
Toprak damlı evlerde oturan köylülerimize
Köyüm medeniyeti onlardan öğrendi
Kerpiç duvarımızı, sıvamızı onlar yaptı
Pancar, ay çiçek ekmeyi onlardan öğrendik
Bir de çatılı evi
Çünkü çalışkan insanlardı onlar
Hepsi işinin eri
Akşam olur
Çoluk çocuk yer sofrasında
Çalarlar kaşığı bulgur pilavına
Ya da ara sıra da olsa
Yalancı köfteye, patatese, patlıcana
Daha sofra yeni kalkmıştır ki duyulur dışarda
Hakkı dayımın "Ben geliyorum." öksürüğü
Tam da ne güzel sohbet olacak derken
Gündüzün yorgunluğu ile uyuklamaya başlarlar
Hacı dayı, Yaşar dayı, Ali Şükrü ağabey
Her biri bir köşede
Bir bayram sabahı
Köyün aklı yeteni camide
Gezici olduğunu söyleyen vaiz
Konuşuyor o kutsal kürsüde
Ama söyledikleri
Çok tuhaf, saçma geliyor hepimize
Dayanamıyor "Hatip" namıyla Hakkı Çavuş
Bağırıyor vaiz bozuntusuna
"İn aşağı oradan dürzü, neler saçmalıyorsun öyle!”
Neye uğradığını şaşırıyor adam
Allak bullak oluyor yüzü
Şaşırıyor, kem küm ediyor kürsüde
Kadınlarımız, kızlarımız
Analarımız, bacılarımız
Hele de yazın
Durmadan evde, ahırda, tarlada, harmanda
" Yoruldum" diyemeden çalışanlarımız, çalışanlarımız
Az da olsa boş kaldığında
Eline hemen kirman alanlarımız
Şimdi ara sıra da olsa aklıma gelir, düğünlerde
"Su sızıyor, sızıyor taşların arasına
Oğlan ben kurban olayım kaşların arasına"
Türküsüyle birlikte def çalışınız
Açarız uyumamışsak
Akşam saat dokuzda radyoyu
Dinleriz sanki huşu içinde
"Mikrofonda Tiyatro"yu
Bir de ramazan geceleri sahurda
"Ah ,Karagöz'üm" sesleri
Bizi de keyiflendirir Karagöz ve Hacivat'ın neşeleri
Köyde az bulunan pilli, bataryalı radyodan
Biri de bizim evde vardı
Maç dinlemeye gelirlerdi bize
Köyümün neredeyse tüm gençleri
Göllerinde kurbağalar öten
Bacalarında Dadağı kömürü tüten
Şimdilerde çoğu insanını
Kentlere göçüren köyümü, insanlarımızı
Anımsadıkça yaşadıklarımızı
Hep anlatacağım
***
Utangacız, sessiziz ama
O kadar da uysal değiliz
Biz de
Bazen elimizde kuş lastiği ya da sapanla gezeriz
Lastiği bulmak kolay
Kesersin vagonetlerin eskimiş iç lastiğinden
Peki ağaçtan çatalı nerede bunun
Dikili ağaç yok ki köyde
Keselim desem bu ağacın bir yerinden
Satın alırdık herhalde
At ya da eşek arabasında
Yırtık naylonla, çorap eskisiyle kırık leblebi de satan çerçilerden
Elimde kuş lastiği
Dolaşıyorum ne yapacağımı bilmeden
Birden bir serçe konuyor
Teyzemlerin tandır damındaki kocaman bacaya
Körün taşı denk gelir misali
Lastikteki taşı salıyorum havaya
Baktım bacaya konan o minicik serçe yok
"Korktu, uçtu gitti!" diyorum
Biraz sonra tandır damının önüne varınca
Küçük pencerenin camında
Göğsü kanlı çırpınan serçeyi görüyorum
Kırlangıçlara da atardık kuş lastiğiyle taşı ama
Olası mı onları vurmak
Öyle etkilemiş ki o kanlı serçe beni
Ondan sonra ne serçe ne de güvercin vuruyorum
İlkokul diplomalı da olsa o zamanlar
Babam, köyün kooperatif memuru
Çevre köyler onu tanırlar
Kooperatife bağlı en az on köyde adı, ünü bilinir
İlçeden köye gelen tapucusu, tahrirat katibi, bankacısı
Öğle yemeğinde bizim eve konuk olurlar
Haber gelir
Yemek hazırlanacak
Yumurta kırılacak
Tereyağlı pilavın üstüne
Tavuk da didilip konacak
Şimdiki gibi hazır tavuk mu var
Görev bize verilir
Tavuk önde biz arkada koş babam koş
Çok geçmez
Bizim tavukta nefes kesilir olur sarhoş
Kanatlar düşer, ak tavuk koşamaz olur
Biraz sonra kesilmiştir
Kendini leğende sıcak suda bulur
Yerler, içerler, pantolon kemerleri göbek üstünde memurlar
Evin çocukları da sıyrılmış kemiklere bakar
Bozkırın ortasında
Düz ovada ağaçsız bir köy
Tek tepe bulamazsınız dümdüz arazide uzanan
Köylünün geçim kaynağı, ekmek teknesi tarlalar
Toprak çok bereketli ama
Yetişen buğday ve pancar
Sebze, meyve ne arar
Arada sırada ilçe pazarından gelen meyveler
Onu da ev ahalisi gıdım gıdım yer
"Kömbe" denilen şehir ekmeği yani somun
Ayda yılda bir kez kasabadan gelir
Mübarek; pasta, börek niyetine yenir
Bin dokuz yüz altmışlı, yetmişli yıllar
Bir "Neşet Ertaş rüzgârı" esiyor Orta Anadolu'da
Biz gençler de dinliyoruz büyük zevkle
Bu "Bozkırın Tezenesi"ni
Radyoda ya da kırk beşlik plaklarda
"Köprüden Geçti Gelin" türküsü
En güzel ifadesini buluyor
Halaylarda bulur
***
Boynumuzda örgü çanta
Ayağımızda lastikten “soğukkuyu” ya da “cıslavet” ayakkabılar
Gitmek için köyün öbür ucundaki okula
Kış günleri
Üç beş çocuk düşerdik yola
Dışarda keskin bir ayaz
Bir de şimdilerde hiç yağmayan diz boyu kar
Elimiz, yüzümüz soğuktan kıpkırmızı
Sınıfta kırık dökük
İçinde çoğu zaman tezek yakılan soba var
O da sabahları ellerimizi ısıtacak kadar
Kalorisiz kokulu yakıtıyla yani tezekle
Günde bir kere yanar
Boynumuza astığımız
Anamızın çorap ördüğü iplerden artan kırıntılarla örülmüş
Çantamız ayrı bir âlem
Neler mi var içinde
Önce Alfabe, birinci sınıfta
Ve yanında kenarı buruş buruş defter
Silmekten çok karalayan, sayfa yırtan sert silgi
Serçe parmak boyunda
Ucu ekmek bıçağıyla açılmış bir kurşun kalem
Yıl sonuna doğru çantaya bir kitap daha gelir
Hayat Bilgisi
Okuma yazma, matematik tamam
Ama o yaşlarda da olsa
Hayatı öğrenmeye başlamak gerekir
İşte çocuk yaşımızda bize hayat dersini bu kitap verir
Okul, Cumhuriyet’in ilk yıllarında
Pek çok köye yapılan iki sınıflı, taştan örme, çatılı bir bina
Bir yanında ufacık lojman
Diğer yanında birinden diğerine geçilen iki sınıf
Her teneffüs toz duman
Ne zaman erirse kar
Köyün içi baştan aşağı çamur
Öyle ağırlaşır ki ayağımızdaki “soğukkuyu”lar
Bakarsın koşup giderken
Çamura saplanıp kalır
Siyah önlük, beyaz yaka
Adı böyle ya okul giysilerimizin
Bizim önlükler siyah da değil boz
Yakamız mı; beyaz, ama bezden değil naylondan
Burunlar silinmiş önlüğün kol uçlarına
Kar erir, çamur gelir
Çamur biter, her taraf un ufak toz
Çalınca teneffüs zili
Atarız bağıra çağıra kendimizi kuru toprak bahçeye
Futbol oynarız çaputtan yapılmış topumuzla
Bazen testi kırıklarını kayarak üst üste
Dalarız adını unuttuğum başka bir oyuna
Zili unutur, gecikiriz derse arkadaşlarımızla
Ben en çok da “mendil kapmaca”yı severdim
Öyle verirdik ki kendimizi bu oyunlara
Yorgun, bitkin dönerdik akşamları eve
Üst baş toz
Bir de analarımızdan azar yerdik
Okul dışında da oyunlarımız çelik çomak
Ya da bizim “tame” dediğimiz “teğme”ydi
Ölo'nun Derviş amcanın getirdiği meşe değneklerle
Oynarken bu oyunu kendimizden geçerdik
Kasaba bile görmemiş köy çocuklarıydık
Baharda çiğdem kazardık tarlalarda
Yaz gelince de kırlarda çalık
Zehirli mi değil mi bilmeden
“Göbelek” dediğimiz mantar toplardık
Örgü çantamız kalınlaştı dördüncü sınıftan sonra
Hayat Bilgisi’ne eklendi
Tabiat Bilgisi, Tarih, Coğrafya
Okulda hademe ne gezer
Nöbetçi kalır üç beş öğrenci
Sınıfları süpürürler, toz duman havada
Karne alırdık yılda iki kez
“Hal ve gidiş” diye bir bölüm vardı dersler arasında
Biz o kısma “Halva gidiş” dediğimiz için
Ne olduğunu anlayamamıştım yıllarca
Altı gün “pancar tekleme”ye gitmiştim
İlkokulu bitirdiğim yıl
Altmış lira kazanmıştım
Günlüğü on liradan
Ortaokulda harçlık olacaktı
Beş kuruş harcayamazdım
Haftalarca sakladığım
Kıyıp “şeker sucuğu” bile alamadığım bu paradan
Heyecan sarardı yirmi üç nisanlarda
O küçücük dünyamızı
Köylü de toplanırdı bayram yerine
Şiirler okunur, konuşma yapılır
Ağızda kaşıkla yumurta taşıma
Çuvalla yürüme, yoğurt yeme yarışları oynanırdı
Seyrederken bağırır çağırırdık heyecandan
Ve de düğünlerden başka bir de bu eğlencesi olan
Ak bürgülü köy kadınları
Seyrederlerdi kenardan
Bir akşam döndüğümde eve tarladan
Kalınca bir kitap geçti elime
Adını bile öğrenemedim
Yırtılmıştı ilk üç beş sayfası
Okumaya başladım gözümden uyku akarak
Yırtılmayan ilk sayfanın üstünde
Gördüm ki
“İnce Memed”miş adı
Okudukça dostum oldular
“Memed, Hatçe, Döne Kadın”
“Abdi Ağa” da baş düşmanım
İşte bu roman
Okumada benim ilk göz ağrım
Torunum gelir zaman zaman yanıma
O da gidiyor şimdi ilkokula
Bizden de yüz buluyor ya
Elinde tablet bilgisayar
Uğraşıyor hiç anlamadığım oyunlarla
İnsanoğlu yerinde çakılıp kalacak değil ya
Değişecek elbette pek çok şey
Hayat akıp giderken
Ben
Şöyle bir “zaman yolculuğu”na çıktım
Anlatmak istedim yaşadıklarımız
……………………………………………………………………
Numan Kurt

26 Ağustos 2026 Çarşamba

BEŞ PARMAĞIN BEŞİ BİR Mİ?





( İnsan olarak tuhaf hallerimiz)
"Sen hiç korkma serçe kuşu
Suyunu rahat rahat iç
Sıhhat afiyetle uç
İnsanoğlu çeşit çeşit
Beş parmağın beşi bir mi"
Necati Cumalı "SERÇE KUŞU" adlı şiirinde böyle demiş insan oğlu için. Biz de biliyoruz ki kimi karıncayı incitmez, kimi de serçeyi havada vurur. Yeryüzünde iyiler de kötüler de tükenmez.
İnsanları "iyi" ya da "kötü" olarak değerlendirmeniz daha çok onlarla olan iletişimimize bağlıdır. Kalkıp da bir katile, tecavüzcüye, haine, hırsıza... "iyi" insan diyecek halimiz yok. Dünya ve ülkemiz güllük gülistanlık olmadığına göre kötü insanlar da çok, bunları güzelleştirmeye çalışanlar olduğuna göre iyi insanlar da var.
İnsan için "iyi", "kötü" kavramları da sizin bakış açınıza, dostluğunuza, çıkar ilişkinize göre değişiyor. Bana göre "iyi" olan sana göre "kötü" olabiliyor.
Bu kavramların felsefesini yapacak yetkinlikte değilim, işin uzmanı değilim.
Öğretmen okulu beşinci sınıfında iken genç bir öğretmen geldi. İlk derste birer kareli harita-metot defteri almamızı istedi. İkinci hafta derse girdiğinde ilk sayfayı açtırdı ve şu cümleyi yazmamızı istedi: "Hayatta babana dahi güvenme!"
Aslında utangaç bir öğrenciydim; ama bu anlayış, bu görüş bana hiç de doğru gelmedi. Parmak kaldırdım: "Hocam, hayatta hiç kimseye güvenmeden nasıl mutlu olabiliriz? Arkadaşlıkları, dostlukları nasıl kurabiliriz?"
Şimdi bir büyük yazar ve bir şairimizin söz ve dizelerini aldım aşağıya. Ben orada insanlar için varılan yargılara da tam katılamam. Şu gökyüzünün altında "iyi insan" da vardır "kötü insan" da.
"Böyle güzel bir gökyüzünün altında
Bu kadar kötü insan nasıl yaşayabiliyor."
Dostoyevski
"İnsanlar
İnsanların içinde
'İnsan'a hasret yaşarlar"
Özdemir Asaf
İnsanlar için yukarıdaki söz ve şiirde olduğu gibi tümüyle olumsuz düşünmesem de bize göre iyisi, bize göre kötüsüyle çeşit çeşit insan vardır. Ben daha çok insanların, özellikle de bizim insanlarımızın tuhaflıkları üzerine yazmak istedim.
***
Muğla’nın Milas ilçesinde bir süre önce meydana gelen ve 160 hektarlık ormanın yanmasına neden olan kişi tutuklandı. Kişinin yangını aracının içerisinden torpil atarak çıkardığı belirlendi. Yangına neden olan torpiller ele geçirildi.
Torpil; savaş gemilerinde sualtı silahı olarak kullanılan büyük bomba.
Bu tuhaf, manyak adamın suç dosyası kabarıkmış. İfadesinde “Torpili ormana attım, yangını da arabamda seyrettim.” demiş.
Bu ülkede böyle olayları daha önce de yaşadık. Böyle manyakça, insafsızca olmasa da insanların pek çok tuhaflığından söz etmek istedim.
***
Tuhaf insanlarız biz
Evlerimiz köşelidir
Ama biz apartmanlardaki o evlerimize
"Daire" deriz
Pizzayı daire şeklinde yaparız
Dilimler üçgendir
Kare kutulara koyarız
İşte biz böyle tuhaf insanlarız
***
Mustafa Kemal Atatürk, o büyük önder; "Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. " diye çok sevdiği ulusunu yüceltmiş, onurlandırmıştır. Savaşlardan çıkmış, yoksul düşmüş halkıyla kazandığı Kurtuluş Savaşı'ndan sonra milletini böyle sözlerle yüceltmesi doğaldır.
Bu yazımda halkımızın bu güzel özelliklerinin dışında alışkanlık haline getirdiği, başka milletlerden onu ayıran bazı tuhaf davranışlarından mizahi yolla da olsa söz etmek istedim. Şunu da belirtmeliyim ki bu yazıda bir eleştiri, suçlama yoktur. Bireyi olduğum toplumdaki bazı insanların gülümseten özelliklerini yazmak istedim. İnsan çağa ayak uyduramamış, bilimden uzak, "cahil" dediğimiz durumdaysa bu ondan çok ona gerekli eğitimi verememiş olanların suçudur.
***
Üşenmeden, yorulmadan benim güzel ülkemin insanlarının bazı şaşırtıcı özelliklerini derlemiş toplamışlar. Bunları geçenlerde bir arkadaşımın facebook paylaşımında gördüm. Okudukça beni hem gülümsetti hem de düşündürdü. Ulus olarak pek çok güzel özelliklerimizin yanında böyle ilginç özelliklerimiz de var. Bunları yaşadığımız çevre içinde sık sık görürüz.
Bana deseniz ki “Bu yazı da nereden çıktı? Ülkenin içinde bulunduğu durumdan, eski deyimle 'gidişat'tan mutlu musunuz?” Tek sözcükle yanıt veririm:” Hayır!” “Öyleyse neden böyle eften püften konuları yazıyorsunuz?” diye de sorarsanız ben de şöyle derim: “Okuyanlar, paylaşımlarıma bakanlar bilirler ki pek çok yazımda ülkemin yaşadığı, daha doğrusu üllkem insanına yaşatılan sorunları değişik yollarla yazmaya çalışırım. Kimi zaman Nasrettin Hoca fıkralarıyla bağlantı kurarak, kimi zaman bir söz ya da şiirden hareketle dokundurmalarımı yazarım. Daha ne yapayım?”
Biraz da mizahi yolla insanımızn bazı olumsuzlukları belirtilirken ben de hem o sözleri hem de altına düşüncelerimi yazmak istedim. Okuyunca kendimizi de bu tuhaflıkların içinde bulabiliriz. Beş parmağın beşi bir mi kardeşim? İnsan oğlu çeşit çeşit.
O zaman başlayalım söze:
*Kavgaların en çok “Ne bakıyorsun len?” diye çıktığı bir ülkede, otobüslere karşılıklı koltuk yapmak ne akla hizmet?
Televizyon, son yıllarda da bu Whatsapp yaygınlaşınca yurdum insanının başta trafikte olmak üzere, sokaklarda, toplu bulunan yerlerde bu “Ne bakıyosun len?” kavgalarını o kadar çok izliyoruz ki evden çıkarken bile kalanların ilk sözü “Aman dikkat et, kimsenin işine, sözüne karışma!” oluyor. Önündeki araba yol vermedi diye o arabanın önünü kesip sürücüyü denize atanları bile gördük.
Sokakta yanında eşi, kız kardeşi veya bir kadınla gidene öylesine, bir art niyetiniz olmadan baksanız bile her an bıçağı çekip saldıran biriyle karşılaşabilirsiniz.
*Bazen başımı alıp gidesim geliyor; ama Müge Anlı'dan korkuyorum beni de bulur diye...
Memleketin sanki polisi, jandarması yok da işler Müge Anlı'ya, Esra Erol'a ve diğer benzerlerine kaldı. Buna nasıl izin veriliyor anlamıyorum. Oraya çıkan garibanlar habire azar işitiyor. Özel hayatları didik didik ediliyor, laf cambazlığı ile şaşırtılmaya çalışılıyor. Şikayet, sorunları anlatma yeri bu ülkede bellidir. Programı seyrettirmek uğruna insanları birbirine hakaret ettirmeler, kavga çıkartmalar,,, Anlayacağınız rezillik diz boyu. Bir yetkili çıkıp da demiyor ki “Arkadaş bu ülkenin güvenlik güçleri, mahkemeleri varken çözüm size mi düştü?”
*Eve gelen misafirin “Tuvalet var mı?” diye soruşuna ayar oluyorum. “Yok biz poşete yapıp karşı apartmanın damına atıyoruz.”
Şu zamanda biliriz ki her evde tuvalet vardır, öyle ya da böyle. Konuk olarak gittiğiniz evde öyle sormanın anlamı ne? “Tuvaletiniz nerede?” diye ev halkından birine sessizce sorulabilir. Müzik dinleyen birine, kulaklığını gördüğümüz halde “Müzik mi dinlyorsun?” demek de belli ki yanıtlanması zor bir soru (!)...
*“Gavur ölüsü gibi” sözü sadece bize özel bir ağırlık birimi olmalı.
Ne zaman ağır bir şey kaldırsak ağır olduğunu anlatmak için bu sözü söyleriz. Evet “gavur” kimdir, “ölüsü” nasıldır, bilmiyoruz; ama dilimize yerleşmiş bir deyim olmuş bu söz artık. Sanıyorum taşıdığımız ağırlığın çokluğunu inandırıcı olarak anlatmak için bu deyim söyleniyor.
Merak ettim bu deyimin çıkış öyküsüne baktım. Çanakkale Savaşı sırasında askerler ölen düşman askerlerini çukura gömerken bir askerin cesedini kaldıramamışlar Askerlerden biri “Amma ağırmış gavur ölüsü.” demiş. Bu söz de oradan gelirmiş.
*En iyi tedavi şekillerimizden biri, “Git bir elini yüzünü yıka!” Rahatsızlıklarımızda, hastalandığımızda ilk söylenen sözlerden biridir bu söz. Sanki yüzümüzü yıkayınca her ağrı, her sıkıntı suyla birlikte geçip gidecek. Bir de her türlü öksürük de “Sen üşütmüşsün.” sözü doktorluğumuzun(!) ilk tanısıdır.
*Asansör çağırma tuşuna defalarca basarak daha hızlı geleceğini zanneden tek millet biziz.
Bu tuhaf davranış pek çoğumuzda var. Asansörün önüne gelip tuşa bastığımızda ışık yanar. Belli ki asansör çalışıyor, biraz sonra da gelecektir; ama tuşa çok basınca sanki hemen gelecekmiş gibi bu hareketi birkaç defa daha yaparız.
Bize özgü davranışları anlatan birkaç söz daha yazarak bu konuyu bitireyim:
*İnsanımız gariptir. Camı siler “Ayna gibi oldu.” der; aynayı siler “Cam gibi oldu.” der.
*Pazarda çocuğunu kaybedince feryat figan ağlayan, bulunca da döven anne bizim anneler olmasın!
*Kafasına kuş pisleyince gider, şans oyunu oynar.
*Birbirinin kolunu koparırcasına pazarlık yapar.
*Araba camına "Beni yıka!" yazar.
*Yeni atılmış betona adını, günün tarihini yazar.
*Yemek tabağında et varsa onu yemek için sona bırakır.
*Konukları uğurlarken kapı önünde uzun uzun sohbet eder.
*"Dedikodu yapmayalım." derken dedikodu yapar.
*Bir çay daha içmeyeceğini bildirmek için çay kaşığını bardağın üstüne koyar.
*Çakmakla gaz kaçağı kontrol eder.
*Başkasının gazetesini çaktırmadan okumaya çalışır.
Daha neler neler...
Bu sayılanlar elbette bir genelleme değil; ama pek çok insanımızın günlük yaşamdaki tuhaf davranışlarıdır.
***
Yalnız bizde mi var
Başka ülke insanlarında da vardır tuhaflıklar
Beş parmağınıza bakın
Benzer mi onlar birbirine
İşte şu mavi gökyüzünün altında
Her türlü güzelliklerinin yanında
İnsan oğlu tuhaflıklarıyla da yaşar
"Biz bize benzeriz." diye aynı yerde kalmamalı insan
Geliştirmeli davranışlarını, algılarını
Akıp giderken zaman
Dedim biraz da gülümsetip düşündüreyim
İnsan doğrularıyla, yanlışlarıyla; ağırbaşlılıkları, tuhaflıklarıyla vardır
Bugün de bunları yazdım
Başka ne diyeyim
***
Dünya iyisi, yardımsever, özverili, hoşgörülü, üretken insanların yanında; çıkarcı, "hep bana" diyen, kindar, övüngen, varlığı işe yaramaz , oturduğu yerden hüküm kadısı gibi ahkam kesen insanlar da vardır. Her iki çeşit insanın başka özelliklerini de sayabiliriz.
Bu facebook türü sosyal medyada öyle paylaşımlar var ki insanı şaşkına çeviriyor. Bir arkadaş şöyle demiş:
"Belki ekonomiyi kurtaramadık; ama vatanı kurtardık."
Anlayacağınız bugünkü iktidara oy vermeyen yirmi beş milyon kişi vatanı satmak için oy kullanmış. Yazık, insan gerçekten üzülüyor. Ben diyorum ki: "Arkadaş sen benim vatan sevgimin yanına bile yaklaşamazsın. Böyle kindar paylaşımlar yaptığın için."
Ortamı da uygun buluyorlar ya "Türkiye laik bir ülke değil, müslüman bir ülkedir." demiş aynı kişi. Sanki laik olmak müslümanlığı engelliyormuş gibi. "Laik"sözcüğünün anlamından da habersiz belli ki...
Erol Evgin bir şarkısında "İşte öyle bir şey" diyor ya ben de oradan buradan gezinerek insanlarımız için "İşte öyle bir şey" demeye çalıştım.
...................................................
Numan Kurt
21 Ağustos 2026

 

26 Temmuz 2026 Pazar

ATATÜRK GÜLÜMSÜYOR SİZE



 

(Ay yıldızlı kızlarımıza)
Seyrettim sizleri
Her yükselişinizde hop oturup hop kalktım
Öyle mutlu oldum ki
Onurlandım, gururlandım
Onlar kırmızı beyaz giysili birer kelebek
Onlar bu yurdun geleceği, onlar birer melek
Onlar aydınlık Türkiye'min gençlerine bulunmaz örnek
Başarınız önünde saygıyla eğiliyorum
"İşte Ata'mın istediği gençlik budur!" diyorum
Giyimlerini eleştirmişti bir zamanlar yobaz takımı
Belli ki şortlarına takmıştı aklını
Ey örümcek kafalılar
Aklınız fikriniz başka şeylerde
Oysa bu kelebekler file önünde sanki bale yapar gibi
Bir eseri sahneler gibi seyrine doyulmaz oyun oynadılar
Senin ne yararın var ki bu ülkeye
Kafandaki örümcekleri çoğaltmaktan başka
Sen git yapış şeyhinin eteğine
Yaptığınız yararlı bir iş yok
Üretmeyen birer asalaksınız
Din sömürüsü yapmaktan başka neye yararsınız
Bak ve gör
Onlar bayrağımızı, başları dik ve gururla
Ulusal marşımızı söyleyerek
Gözyaşlarıyla gönderde dalgalandırdılar
Ulaşamayacaksın o karanlık emeline
Senin kirli suratın kararıp kalırken
Onlar ışıklı, aydınlık yüzleriyle gülecekler bize
Evet, onlar filenin sultanları
Bir isim daha verdik onlara
Bir kızımız da gururla söyledi bunu
"Atatürk'ü kızları"
Daha ne başarılar kazanacak bu pırıl pırıl gençler
Kadına haklarını veren, ülkesini gençliğe emanet eden
Mustafa Kemal Atatürk'ün izinde
.................................................................................
Numan Kurt
27 Temmuz 2026

GERÇEKTEN DURUM BU MU, BEN Mİ BÖYLE DÜŞÜNÜYORUM?

                                                  (Durdum, düşündüm, sıraladım aklıma gelenleri) Öyle çoğaldı ki mutsuzluk veren olaylar Han...