26 Temmuz 2026 Pazar

ATATÜRK GÜLÜMSÜYOR SİZE



 

(Ay yıldızlı kızlarımıza)
Seyrettim sizleri
Her yükselişinizde hop oturup hop kalktım
Öyle mutlu oldum ki
Onurlandım, gururlandım
Onlar kırmızı beyaz giysili birer kelebek
Onlar bu yurdun geleceği, onlar birer melek
Onlar aydınlık Türkiye'min gençlerine bulunmaz örnek
Başarınız önünde saygıyla eğiliyorum
"İşte Ata'mın istediği gençlik budur!" diyorum
Giyimlerini eleştirmişti bir zamanlar yobaz takımı
Belli ki şortlarına takmıştı aklını
Ey örümcek kafalılar
Aklınız fikriniz başka şeylerde
Oysa bu kelebekler file önünde sanki bale yapar gibi
Bir eseri sahneler gibi seyrine doyulmaz oyun oynadılar
Senin ne yararın var ki bu ülkeye
Kafandaki örümcekleri çoğaltmaktan başka
Sen git yapış şeyhinin eteğine
Yaptığınız yararlı bir iş yok
Üretmeyen birer asalaksınız
Din sömürüsü yapmaktan başka neye yararsınız
Bak ve gör
Onlar bayrağımızı, başları dik ve gururla
Ulusal marşımızı söyleyerek
Gözyaşlarıyla gönderde dalgalandırdılar
Ulaşamayacaksın o karanlık emeline
Senin kirli suratın kararıp kalırken
Onlar ışıklı, aydınlık yüzleriyle gülecekler bize
Evet, onlar filenin sultanları
Bir isim daha verdik onlara
Bir kızımız da gururla söyledi bunu
"Atatürk'ü kızları"
Daha ne başarılar kazanacak bu pırıl pırıl gençler
Kadına haklarını veren, ülkesini gençliğe emanet eden
Mustafa Kemal Atatürk'ün izinde
.................................................................................
Numan Kurt
27 Temmuz 2026

8 Temmuz 2026 Çarşamba

KARANLIK, KORKU VE KÖPEKLER

 




"Korkular da yıldızlar gibi hep oradadırlar; ama gün ışığı onları gizler."
Irvin D. Yalom
"İnsan düşmekten değil, düşerse 'Haydi kalk!' diyebilecek bir dost sesi duyamamaktan korkar."
Aldous Huxley
"Etrafa korku salanın kendisi de korkuyordur."
Epikür
***
Korkunun bittiği yerde başlarmış hayat
Tutsak olurmuş insan korktukça
Umut ettikçe özgür
Bütün erdemleri yok edermiş korku
Hep korku içinde olurmuş başkalarını korkutanlar
Sevgi, hoşgörü, merhamet taşımayanlar
Korkuyorum, korkuyorsun. Niye korkuyoruz, sebep ne? Bunda bizim fazla suçumuz yok. Öyle yetiştik, öyle yetiştirildik. Yetiştirilmenin dışında öyle yönetildik, yönetiliyoruz. Yaşamımızı sevgi üzerine değil, korku üzerine düzenledik de ondan. Yıllar içinde sadece korktuğumuz şeyler, korkularımızın boyutu ve niteliği değişti; ama korkunun kendisi hep bizimle kaldı.
Ben de “korku”yu, yaşadıklarıma dönerek, biraz da öyküleştirerek anlatmaya çalışacağım.
***
Akşam olur basardı köyü kör karanlık
Yalnız gecenin karanlığı değildi kör olan
Bizler de cehaletin kör karanlığındaydık
Daha çocuktuk
Dünyadan habersiz, saf, temiz
Farkında bile değildik
Ama biz başka bir karanlığın içindeymişiz
Başlardı başka bir korku karanlığını beynimize nakşetmeye büyüklerimiz
“Şu yıkıntının yanından gece geçmeyin cin çarpar
Umacı geliyor, korkut geliyor
İnanmayan cehennemde yanar”
Ve daha akıl dışı ne safsatalar
O yaşlarda korku öğretilirdi bize
Öyle korkardık ki karanlıktan
Gidemezdik köy içinde bir evden bir eve
Büyüdük, aydınlandı beyinlerimiz
Gerçek olanın farkına varsak da
Cinmiş, periymiş; umacıymış, korkutmuş
Onlar da neymiş desek de
Değişti yıllar içinde korkularımız
Başka korkular geldi onların yerine
O korkuları kafamızdan atamadık biz
***
Haziran sonu. Gece karanlığında otobüs hızla yol alıyor. Otobüste hiç uyuyamam. Yolculuk ne kadar sürerse sürsün ara sıra uyuklarım; ama derin uykuya dalıp "Bindim uyudum, indim uyandım." durumunu hiç yaşamadım. Böyle yapabilenlere de imrenirim. Hele de yanımdaki yolcu uykuya dalıp kafasını da omuzuma atarsa benim işim bitiktir. Neyse ki bu sefer böyle biri yok.
Köy sapağına yaklaşınca muavine tekrar işaret ettim. O zamanlar komşu köy İlicek'te bizim "Bekleme" dediğimiz kara örtü kerpiç binadan başka görünebilecek yer yok. Burası, birkaç masanın bulunduğu genişçe bir yerle bir de bakkaliyenin olduğu küçük bölmeden oluşmuştu. Otobüs sağa yanaşarak durdu. Muavinin verdiği ağır valizimi alıp tek penceresinden ışıklar sızan bu yere, köylümün yola giderken vasıta beklediği, ısındığı bu Adıgüzel amcanın "Bekleme"sine girdim.
İçeride Adıgüzel amcayla birlikte iki yaşlı İlicekli daha vardı. Hepsi gıcırtıyla açılan kapıya doğru dönüp "Bu saatte gelen de kimmiş?" dercesine baktılar. Selam verip boş masanın birine yöneldim, oturdum.
-Hayrola Hasan Çavuş'un oğlu, bu gece vakti nereden böyle?
-Konya'dan Ankara'ya, oradan da buraya geldim Adıgüzel amca.
-Hoş geldin, sefa geldin. Valizin de pek ağıra benziyor, bununla bu gece vakti köye gidemezsin. Benim misafirim ol.
-Olsun, hava gayet güzel, ben biraz dinleneyim giderim. Çok teşekkür ederim.
Komşu köylümüz olan bu adamın ısrarlarını dinlemedim. Beş on dakika oturduktan sonra en az yirmi beş kilo gelen valizimi alıp gecenin zifiri karanlığında yola düştüm. Şimdiki gibi elektrik olmadığı için o karanlıkta yalnız yol ağarıyordu hafifçe. Daha yola düşünce Adıgüzel amcanın misafirlik önerisini kabul etmediğime pişman oldum; ama geriye dönüş yoktu artık.
Bizim köyle İlicek'teki "Bekleme"nin arası dört kilometredir. Normal yürüyüşle kırk-kırk beş dakikalık yoldur. Ben bu yolu elimdeki ağır valizle yarım saatte almışım. Bunun nedeni de korku. Ünlü yazar Yaşar Kemal'i yıllar sonra Ali Kırca'nın programında izlediğimde anlam olarak şöyle diyordu: Korku insanın yaradılışında vardır. Korkmuyorum diyen yalan söyler. Ben tüm eserlerimde korku unsurunu kullanırım.
Edebiyatımızın bu önemli yazarı çok doğru söylüyor aslında. Böyle yolun birazcık ağardığı zifiri karanlıkta kendi ayak sesinizden bile korkuyorsunuz. Sanki peşinizden birileri geliyor, şimdi ensenizden yakalayacak sizi.
Ter içinde köye yaklaşırken rahatladım; ama bu sefer de başka bir korku sardı beni. Köyün girişindeki o koca koyun köpeklerini nasıl atlatacaktım? İlk ev Şaban emminin eviydi. Onların bildiğim kadarıyla köpekleri yoktu. Sessizce onun penceresine yaklaşıp tıklatmak gerekirdi. Hemen yanındaki evlerde, H. Ahmet emminin ve Karaoğlan emminin evlerinde koyun köpekleri vardı. Onlar sesimi ya da gürültümü duyarlarsa yanmıştım.
Yavaşça yaklaştım pencereye. Eğer köpekler duyar da saldırırsa çocukluğumda büyüklerden aldığım öğütle olduğum yere çökmeyi düşünüyordum. Korktuğum olmadı. Pencereyi birkaç kez tıklattıktan sonra Şaban emminin boğuk sesini duydum:
-Kim o?
-Benim Şaban emmi, Numan.
Zaten telaşlı bir adam olan Şaban emmi çoluğu çocuğu ayaklandırıp kapıyı açtırdı. "İçeri gir!" ısrarlarına karşılık "Ben yarın uğrarım, şimdi beni şu köpeklerden geçirin." dedim. Hemen oğlu Celal'i çağırdı. Celal, bizim aşağı mahalledeki eve giden yolun yarısına kadar beni götürdü.
***
Şimdi , o zaman yaşadıklarımızı gençlere anlattığımda gülüyorlar, onlara tuhaf geliyor. Düşünün köyde tuvaletler dışarıda. Siz altı yedi yaşlarında çocuksunuz. Akşam çişiniz geliyor. Dışarı karanlık, çıkamıyorsunuz. Sessizce annenize yaklaşıp o zamanki söyleyişle:
-Ana kız, sidiğim geldi.
-Git kendin yap oğlum. Bu kadar işin arasında bir de seninle mi uğraşayım.
Babaya bir şey söylemek haddimize mi düşmüş. Ya anamız ya da bizden büyük biri götürüyor dışarıya.
Daha bebekken korkutulmaya başlıyorsunuz. Anlatılan masallar korkunç. Ağladığınızda size ilk söylenen söz:
-Susss! Korkut geliyor, seni yer!
Korkut, "öcü" anlamında bir söz olmalı. Bir de köyde bazı evlerin yanından geçemezdik. Neymiş efendim. O yıkık damlar cinliymiş. Bu ortamda büyürseniz "horozdan korkan oğlan" olur çıkarsınız.
Bir siyah giysi gibi
Çöker karanlık köyün üzerine
Aşağı mahalleden yukarıya
Yukarıdan aşağıya
Geçemezsin
Ya çıkarsa önünüze Bayram amcanın
Zincirleri çözülmüş köpeği
Nerede yıkık duvarlı virane varsa
"Cinliymiş orası" der köylü
Sıkıysa akşamları
Çocukken çıkın köyün içine
Ancak gezersiniz ya bir akaraba
Ya da arkadaşlardan biriyle
***
Saymakla bitmez ilkelliğin, yoksunluğun içinde büyüdük biz köy çocukları. Ama daha beşinci sınıftayken baş tarafında birkaç sayfası yırtılmış, kapaksız İnce Memed romanı geçmişti elime. Nereden almıştım bilmiyorum. Tarladan gelince o yorgunlukla su içer gibi okudum o kitabı. Memedler, Abdi Ağalar, Hatçeler dünyamda yer etti benim. İnsanın her yaş döneminde korkuları vardır. Önemli olan sevgiyi de korkunun yanında taşımak. Sevgisiyle, korkusuyla, hoşgörüsüyle insan olmak.
.......................................................................
Numan Kurt

30 Haziran 2026 Salı

ARTIK ŞAŞIRMAZ OLDUK




             

Değil, işlerimiz yolunda değil
Kaybettik eski düzen havasını
Dağda çoban, denizde kaptan dahil
Şaşıran şaşırana pusulasını
Daha sürer mi dersin bu şaşkınlık
Yarını ne olacak dünyamızın
Biz yaşımızı, başımızı aldık
Allah çocuklarımıza, acısın
Cahit Sıtkı Tarancı
***
Şaşkınım, biliyorum ki ne kadar tanıdığım, “Merhaba!” dediğim insan varsa onlar da şaşkın. Böyle bir yargıyı ortaya atınca nedenini de belirtmem gerekir.
Yönetenler pusulayı, halk da feleğini şaşırmış durumda. “Şaşırmak” beklenmedik durum ve olaylarla karşılaşınca olur. Bu durum ve olaylar bizi olumlu yönden de olumsuz yönden de şaşkına çevirebilir. Bugünlerde olumlu yönden bizi şaşırtan olayları pek göremiyoruz; ama yaşadığımız olumsuz şaşkınlıkların sonu gelmiyor. Önce güzel şaşkınlıklardan söz edeyim.
Denizi ilk kez yirmi dört yaşında Kemer'de görmüştüm. Mucur Ortaokulu'nda görev yaparken 1975 yılında katıldığım Antalya gezisinde otobüsümüz sabah gün ışırken Kemer'e varmış, otobüsten inince de denizi görmek için kıyıya koşmuştuk.
İkinci görüşüm de 1977'de bir hafta için Gemlik- Kumla'ya ilk tatilimize gitmiştik, o zaman olmuştu. Bursa'dan Gemlik'e doğru bindiğimiz araç yol alırken mutlu şaşkınlıklardan birini yaşadım. Bir dönemeci geçerken Orhan Veli'nin kısa şiirinin yazıldığı levha birden çıktı karşımıza. Şiirimizin özünde ve biçiminde devrim yapan büyük şairimiz şöyle diyordu:
Gemlik'e doğru
Denizi göreceksin
Sakın şaşırma
İşte orada deniz çarşaf gibi yayılmış görüntüsüyle karşınıza çıkıyor ve sizi şaşırtıyordu.
***
Yıllar sonra çok sevdiğiniz bir arkadaşınız beklenmedik bir zamanda birden karşınıza çıkarsa o da mutlu bir şaşkınlık yaratır. Ben ve öğretmen okulundan aynı dönem mezun olduğumuz pek çok arkadaşım bu mutlu şaşkınlıkları 18 Mayıs 2017'de Kırşehir'de yaşamıştık. Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu'ndan 1969'da mezun olduktan kırk sekiz yıl sonra internetin verdiği kolaylıklardan yararlanarak Öner Pehlivan arkadaşımızın çabalarıyla buluşmuş, dedeler, nineler olarak mutluluğun, sevincin yanında şaşkınlıklar da yaşamıştık. Daha sonra Ahmet Özbek arkadaşımızın sürdürdüğü buluşmalar şaşkınlıktan çok ayrı mutluluklar verdi.
***
Bugünlerde daha da şaşkınız. Bu şaşkınlık "feleğini şaşırmak", "tebdili şaşmak" deyimleriyle açıklanabilir. Bu mutsuz şaşkınlığımızı da dizelerle anlatmak istedim.
Oktay Akbal
Aydın, Atatürkçü yazar
Roman ve öykü yazarı, denemeleri de var
“Önce ekmekler bozuldu.” demiş bir öyküsünde
Çok da haklıymış bu öngörüsünde
Bozulmadık ne kaldı ki
Yıpratıldı yüz yıllık Cumhuriyet değerleri
Bir türlü içlerine sindiremediler
Aydınlanma için Ata'nın yaptığı devrimleri
Saymakla tükenmez olumsuzluklar
Onlar bir yana
Halkın anasını ağlattı
Yüz metre yarışı gibi hız kazanan
Peşinden yetişilemeyen bu zamlar
Uzun süre önce okumuştum
Esprili bir dille demiş ki bir arkadaşımız
“Bir zamanlar düğünlerde çeyrek altın takıyorduk
Şimdilerde karpuzu çeyrek dilim alır olduk”
Nerdeyse her gün zam var benzine
Arabamın deposu kırk litre
Geçenlerde çektim arabayı petrol istasyonunun önüne
Bin liralık benzin aldım
Birinci bölüme ancak ulaştı ibre
Yıllar önce üç yüze dolan depo
Bu yıl ancak doluyor üç bine
Ev almak hayal oldu yoksula, orta halliye
Hayatta her kolaylık zengine
Herkesin dilinde bu hayat pahalılığı
Çıkın çarşıya pazara
Başka konu yok
Bozulmuş halkın sanki akıl sağlığı
İğneden ipliğe artıyor hızla fiyatlar
Biri çıkmış demişti bir zamanlar
“Gözümün içine bakın!” diye
Ne halt varsa yumuk gözünde
Şimdi de enflasyonu lafta indiriyorlar
Sakın ha, inanmayın onlara
Gün geçmiyor bindirdikçe bindiriyorlar
Şaşırmadıklarım da var
Desteklenmiyor "butlan"dan medet umanlar
Belli ki halk içine pek çıkamayacaklar
Şimdi de gelecekte de bu durumu yaratanlar
Diliyorum yaptıklarından utanç duyacaklar
Bir de “yan yenge”leri var ki
Her konuşmada hamasi nutuklar
Doğru söylemiş ozan
“Milletin sırtından doyan doyana
Gönül bu oyuna nasıl dayana
Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana
Bilmem söylesem mi, söylemesem mi “
Aziz Nesin'in bir öyküsünün adı “DUR BAKALIM NE OLACAK”. Okuyanlar öyküyü bilir. okumayanlar da merak edip okusunlar. Hele şu sandık normal koşullarda gelsin. Bakalım bu anası ağlayan halk ne yapacak? “Yaparsa yine bunlar yapar.” saçmalığından kurtulup bu gidişe dur diyebilecekler mi?
.............................................
Numan Kurt
30 Haziran 2026

3 Haziran 2026 Çarşamba

NASRETTİN HOCA'NIN KURBANI




 Bu bayramı Nasrettin Hoca'dan bir fıkrayı dizelerle anlatarak kutlamak istedim.

Şu sıkıntılı günlerde, ekonomide, siyasette yaşanan zorluk ve karmaşa günlerinde biraz olsun acı da olsa okuyanları gülümsetmek istedim. Böyle desem de bunca şaşırtan, “Bu da olur mu?” dedirten olaylar karşısında gülümseyin gülümseyebilirseniz.
***
Hoca yoksul, kurban kesemiyor
Sabah erkenden bayram namazına gidiyor
“Ne yapsam, ne etsem?” derken
Sokakta başıboş gezen bir keçi görüyor
Kaçırılır mi bu fırsat
“Kısmet sokakta geldi.” diye keçiyi kurban ediyor
“Eh, bizim de artık bir kurbanımz var.” diyerek
Keçiyi afiyetle mideye indiriyor
Gizli kalır mı bu olay
Bunu duyan komşusu gelir Hoca'nın yanına
“Hoca, sorulur bu yaptığın kıyamet günü sana
Orada nasıl cevap vereceksin bu sorguya?”
Muzipliği yine üstündedir Hoca'nın
Der ki komşusuna
“İnkar ederim, keçiyi kesmedim, derim.”
“Olur mu Hoca'm, keçi dirilir o gün, şahitlik eder.
Ne yapacaksın o zaman?"
Ne desin bizimki, onun da çözümünü bulur
“Ondan kolay ne var, yakalarım keçiyi
Teslim ederim sahibine” der
***
Fıkrayla, bayramla ilgisi olmasa da yazımı saygıdeğer öğretmenimiz Gülşen Dedebal'ın Dostoyevski'den paylaştığı dizelerle bitirmek istedim.
Şeytan uyuyakaldı bir gün
Rüzgâr sert esti.
Üç tüy düştü şeytandan
Biri paraya yapıştı
Diğeri mevkiye
Öteki de ihtirasa
O günden sonra
Şeytan hiçbir iş yapmadı
...............................................................................................
Numan Kurt
26 Mayıs 2026

23 Mayıs 2026 Cumartesi

BİZ BÖYLE KUTLARDIK 19 MAYISLARI



19 Mayıs 1919 ilk adımıdır kurtuluşun.)
Kara bulutlar kaplasa da
Bizi o yıllardaki törenlerde yakan güneşi
Yine de
Bu güzel yurdun emanet edildiği gençlerden
Benim umudum var
Sürsün, bitmesin hiç 19 Mayıs koşusu
Samsun'dan Ankara'ya koşan gençliğin coşkusu
Nasıl da dolardı gözlerim
Öpülüp teslim edilirken o bayrak sınırdan sınıra
Bilin ve inanın ki
Unutmaz bu millet ihanet edenleri 19 Mayıslara
İlk adımıdır 19 Mayıs
Samsun'a açılan engellerle dolu uzun bir yolculuğun
Bembeyaz, tertemiz ve de yürekli
İlk sayfasıdır kurtuluşun
Bir heyecan sarardı bizi
Gençliğin bayramına haftalar kala
Provalara çıkardık hareketler için
Üstümüzde bir atlet bir de şort
Güneş altında yana yana
Uyum içinde, neşeyle
Yüreğimizde bayrak, vatan sevgisi
Öğretmenin düdüğü ya da müzik eşliğinde
Sallanırdık ileri geri, sağa sola
Yurt, bayrak
Ve büyük önder Mustafa Kemal sevgisi
Yer ederdi genç beyinlerde
Bu coşku dolu ulusal bayramda
Bembeyaz kıyafetlerimizle
Kızlı, erkekli gençler
Anlatırdık heyecanımızı, coşkumuzu
Vatan, Atatürk sevgisiyle dolu şiirlerde
Selamlardı devleti yönetenler
Ya da o beldenin yöneticileri
Stadyumlarda ya da kasabanın çayırında
Başları dik, gururla yürüyen, bayrak tutan
Resmi geçit yapan gençleri
Şimdi
Ne o coşkulu kutlamalar kaldı
Ne de gençlerin heyecanı
Anılarda kaldı hareketler, bayraklı kuleler
Nedense bayram günlerinde
Hasta oluyor yöneticiler
O pırıl pırıl gençlerin suratında
Bir avuç kara sakal
Her yanları dövme, kulaklarda küpe
Kiminde takke, kiminde cüppe
Moda oldu
Çağdışı yobaz, örümcekli kafalarda
Cumhuriyeti kuranlara sövmek
Bir tek hedef var benim anladığım
Kendi özlemlerindeki çağ dışı düzeni kurmak isteyenlerde
Yüz yıllık çağdaş değerleri, birikimleri
Yok etmek
Ne olursa olsun
Heyecanla çarpar yüreğim böyle günlerde
Kaplasa da bizi o törenlerde yakan güneşi kara bulutlar şimdilerde
Yine de
Bu güzel yurdun emanet edildiği gençlerden
Atatürk'ten, Cumhuriyetten
Demokrasiden, adaletten, bilimden
Ve de aydınlıktan yana
Benim umudum var
..............................................................................
Numan Kurt
19 Mayıs 2026


 

15 Mayıs 2026 Cuma

SEN NEYMİŞSİN BE KARGA !




 “Besle kargayı, oysun gözünü.”

İlkokul yıllarımızda bize söyletilen bir tekerleme vardı. Karga ile ilgili atasözü üzerine yazmaya başlayınca aklıma o tekerleme geldi:
Karga karga gak dedi
Çık şu dala bak dedi
Çıktım baktım o dala
Şu karga ne budala
Karga seni tutarım
Kanadını yolarım
Merak ettim, “Neymiş bu kargaların özellikleri?” diye biraz araştırdım. Anladım ki karga budala falan değil, kanatlarını yolmak da olası değil. Gördüğü insan yüzünü yıllarca unutmayan, rahatsız eden insanlara kin tutup saldıran, hatta bunu gruplaşarak yapan, yedi yaşında çocuk zekasına sahip varlıklarmış bu kara kargalar.
Bu arada “Besle kargayı oysun gözünü.” atasözünün anlamını iyi biliyordum bir de öyküsünü öğrendim. Atasözlerimiz; yaşanmışlıkların, deneyimlerin sonunda söylenmiş özlü, anlamlı sözlerdir. Ben de bu atasözünün öyküsünü dizelerle anlatmaya çalıştım:
Bir çiftçinin tarlasına kargalar dadanmış
Garibim doğayı da, hayvanları da çok seviyor ya
“Aman ne zararları var?” diye pek umursamamış
Bu kadarla kalsa iyi
Tarlayı mesken tutan kargaları
Kendi elleriyle beslemeye başlamış
Bu fırsat kaçar mı
Ekmek elden su gölden
Gün geçtikçe sayıları çoğalmış da çoğalmış
Yerleşmişler, çiftçinin gözü gibi baktığı tarlasına
Ekmek kapısının elden gittiğini gören köylüyü
Bir telaş, bir endişe sarmış
Günlerden bir gün tarlaya vardığında ne görsün
Gözü gibi baktığı ekinler yerle bir
Üzülmüş, yıkılmış
Kargalara güvenilmeyeceğini anlamış
Komşuları diğer çiftçiler demişler ki ona
“Besle kargayı oysun gözünü, demedik mi sana?”
İşte bu söz de olaydan alınan derstir
Değer verilenlerin de bu değerin kıymetini bilmesi gerekir
***
“Besle kargayı, oysun gözünü.” atasözü kendilerine yapılan yardım ve iyiliklere karşı nankörlük edenlere, kötülük yapanlara söylenmiş bir sözdür.
Bu sözün anlamı bugünlerde yaşadıklarımızla çok örtüşüyor. İnsan kılığında kara kargalar çoğaldı. Çıkar uğruna, korkarak onları belli kariyerlere getiren ortamlarından kopup tam çark dönenlere söylenmiş olmalı bu söz.
Bazı televizyon dizilerinde "Bu dizide anlatılanların gerçek olay ve kişilerle ilgisi yoktur." diye yazar. Eh benim yazımı da öyle kabul edin, siz ne anlam çıkarırsanız çıkarın.
Gün ola, hayrola!
.......................................................
14 Mayıs 2026
Numan Kurt

7 Mayıs 2026 Perşembe

UZUN BİR YOL ÖYKÜSÜ (2)




 “Bir yanım gündelik şeyler evdir, ekmektir.

Bir yanım olmadık türküler söyler yoldur, özlemdir. “

Severim yol öykülerini anlatmayı. İçimde gideceğim yerin özlemi varsa o yolculuğu anlatmak isterim. “Yol hikâyesi” olarak birkaç yazım var.
Yazdığım üç yüze yakın yazımın birinin başlığı şöyle idi: “İNSANIN ARKADAŞI OLMALI”. İşte bu yazımda bir arkadaşımı anlatmıştım. Kim mi bu arkadaş? Nesli tükenmeye yüz tutmuş kelaynak kuşları misali şu geçip giden hayatta az rastlayabileceğiniz biri. Onun üzerine, onun kahramanı olduğu beş altı yazım var. O yazıları okuyanlar tahmin etmiştir: Hayrullah Yılmaz.
On iki yıldır ilkbahar, yaz, sonbahar aylarında Didim'deyiz. O güzel ilçede küçük bir evimiz var. Kış aylarında Ankara'da kalıyorduk. Son iki yılda kışı da Didim'de geçirdik.
Bir yıl önce yine bu zamanlarda bir kaç gün için Ankara'ya döndüm. Geleceğimi bilen Hayrullah telefonda “Gel, sana bir sürprizim var!” dedi. “Nedir sürprizin?” dedim. “Söyleyince sürpriz olur mu?” diyerek bastı kahkahayı.
O üç günün iki gününde beni ve iki okul arkadaşımızı aldı, Ankara'dan Avanos'a yol boyu dolaştık. Bu yolculuğu “UZUN BİR YOL ÖYKÜSÜ” başlığı ile anlatmıştım.
Bir hafta için yine Ankara'dayım.O, benim memleket özlemimi biliyor ya bu sefer ikimiz 25 Nisan sabahı düştük yola.
Ne deniz ne de orman var memleketimde
Onlar yok ama
Çocukluğumu, gençliğimi yaşadığım köyüme, yöreme
Özlem var içimde
Baharda güzeldir benim köyüm
Ekinler yemyeşil halı gibi serilmiştir
Berketli topraklar üzerinde
Biz yoldaydık sabahın yedisinde. Hayro'yla yola gidilir de sıkılır mı insan? Anlatır ballandıra ballandıra. Hız yapmaya kalkışınca da elimi aşağı doğru indirerek “Yavaş, yavaaaş!” demek istediğimi anlar. Anlar ama; yine de “Beni kaptanlıkta tek rakibim Türk Hava Yolları!” esprisini yapmaktan da geri kalmaz. Ara sıra “Evlerinin önü boyalı direk” türküsünü arkasını getirmeden söylemeyi de ihmal etmez.
Kırşehir'e yaklaşırken TŞOF'ta kahvaltı ve Hayrullah'ın “Ver elini Çimeli, bizim köy!” sözüyle yola devam.
Çiçekdağ yoluna girip biraz ilerleyince şaşırmamak elde değil. O içi boşalmış köylerde çok sayıda mandıra. “İstanbul'un eti buralardan gider.” dedi Hayro. Bu yıl da yağmur çok yağdı. Baharın güzel ayı nisanda otlar diz boyu. İştahla otlayan koyun, büyükbaş hayvan sürüleri gördüm. O mandıralar bölgesine girince değişik bir koku da sizi karşılıyor.
Bir zamanlar bağlık bahçelik olduğunu söylediği Çimeli'de koyun sürüsü çobanı bir kişiden başkasına rastlamadık. Hayrullah'ın babasının 1952'de açtığı küçük bakkal binası yerinde duruyor. Köye girerken bana bir tepeyi gösterdi: ”Bu tepe altın aramak için o doğa düşmanlarının kazacağı tepe.” dedi. Köydeki eski evlerini gösterdi.
Köy mezarlığında rahmetli babası Ethem amcaya duasını gönderdikten sonra Boztepe üzerinden düştük yola.
***
-Bak, sana bir şey diyeceğim.
-Söyle bakalım.
-Sen bir yazında Muzaffer Yıldırım öğretmenin Şatıroğlu'ndaki bahçesinden övgüyle söz etmiştin. Oraya görmek istiyorum.
-Emrin olur kaptan, ben kendisini hemen arıyorum.
-Ara bakalım.
Aradım, aradım ama; karşıdan değişik bir ses geldi. Hastaymış Muzaffer Bey. “Üç gündür yatıyorum.” dedi. “Geçmiş olsun!” dedim, Ankara'dan çocukları gelen Sadi Köksal'a ayak üstü merhabadan sonra yola devam...
Yol üzerinde Büyükburunağıl köyü muhtarı Naki Can'ın lokantasında çay molası ve ver elini Sadık köyü.
Masa üstü gibi düz arazide köye doğru ilerlerken tarlalara yeşil halı gibi serilmiş ekinleri görmek beni çocukluğuma götürdü. Köyün girişinde muhtarlık binası önünde oturan köylülerimizi görünce “Kır direksiyonu bina önüne.” dedim. İndik, on beş yirmi dakikalık sohbetten sonra yöneldik köy mezarlığına. Köylerinin toprağında rahat yatan, üç buçuk ay arayla dünyaya 1999'da veda eden, mezarları da yan yana olan anama, babama duamızdan sonra mezarlığa bakıma öncülük eden Oğuzhan Deveci ve Murat Bozdağ kardeşlerimize ve rahmetli eşi Sevim abla adına mezarlık içine çeşme yapyıran Musa Lale ağabeye minnet duyarak ayrıldık oradan.
Hayrullah, arabanın önünü dönüş yoluna çevirince “Bak Hayro, “dedim, “biraz sonra bir evin önünde duracağız. Hem akrabam hem de Mucur Ortaokulu'ndan öğrencim Nihat Deveci'yi göreceğim.”
Nihat; ortaokul yıllarında çalışkan, saygılı bir öğrencimdi. Öğretmenlikten sonra emekli olduğunu, köyde babası Hacı Ali dayımın evine yerleştiğini, orada sakin bir hayat sürdürdüğünü duymuştum.
Korna sesinden az sonra Nihat evden çıktı. Bizi içtenlikle karşıladı. Davranışlarıyla çok takdir ettiğim Nihat görüntüsü ve konuşmasıyla tam bir beyefendi olarak karşıma çıkmıştı. Demlediği nefis çayı içerken bir saat kadar söyleştik. Uzun süredir görmek istediğim sevgili Nihat'la da öğretmen-öğrenci olarak meslektaş olarak özlem gidermiş olduk.
Köyümüzün yolundan ana yola, Kayseri-Ankara yoluna çıkınca Hayro bastı gaza, aldı sözü:
-Ne dersin dönelim mi Ankara'ya?
-Hayır, olur mu öyle şey, sen kardeşin Emrullah'ın evinede ben de kız kardeşimin evinde bu gece kalıyoruz. Buralara kadar gelmişken uğramamak olur mu?
-Tamam, yarın 11.00'de öğretmen evinde buluşuruz.
Buluştuk, öğretmen evi lokalinin kapısından girince ilk gördüğüm kişi öğretmen okulundan müzik öğretmenimiz Selahattin Yaldız oldu. Ben tanımıştım; ama Hayrullah “Ooo Erdoğan hocam!” diye eline sarılırken, “İyi bak, müzik öğretmenimiz Selahattin Yaldız.” dedim.
Öğretmenimizle uzun süre sohbet ettik. Ortak konu okul yıllarıydı. Yetmişini geçmiş bizler, seksenini geçmiş öğretmenimizle sanki bin dokuz yüz altmışlı yıllarındaki Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu'ndaydık.
Öğretmen evinde göremediğimiz, yine okulumuz mezunlarından Mustafa Bey'e (Cebecioğlu) telefon ettim, sağ olsun geldi, yarım saat kadar da onunla söyleştik.O da yaz aylarında Didim'de kalıyor.
Hayrullah'ın kardeşi Emrullah'ın Mehtap Tepesi'nde bahçesi varmış. “Kardeşim bizi bahçeye çağırıyor.” dedi Hayro. Bahçede, Emrullah'ın konukseverliği de sarı kırmızı laleler de çok güzeldi.
Pazar günü saat 15.00 sıraları ayrıldık Kırşehir'den. Yakın çevreden Ankara'ya pazar dönüşü ve yol yapımı nedeniyle Elmadağ'dan çevre yoluna çıkıla kadar adım adım gittik sanki.
Hayrullah arkadaşımın bu güzel sürprizleri yanında anlattığı ilginç yaşanmışlıklardan da büyük keyif alırsınız. Didim'e iki yıl önce geldiğinde akşam çöp konteynerlerinin yanına gelen domuzların fotoğrafını çekmiş, ben de o anda onun fotoğrafını çekmiştim. O fotoğrafı kızına göndermiştim. Rabia esprili bir dille aynen şöyle yazmıştı fotoğrafın altına: “Babamın işleri...”
Ankara'ya yaklaşırken Hayro bu ilginç işlerinden birini bana anlattı:
-Bak, sana ne anlatacağım.
-Eee, söyle bakalım, yine neler yaptın.
-Kırşehir Kale Ortaokulu'nda çalışırken karı koca iki arkadaş bize akşam gezmesine gelmek istediler.
-O yıllarda biz de arkadaşlarla birbirimiz çok gider gelirdik.
-Hele dinle! Ben böyle durumlarda konuklar gelmeden bir “akşam gezmesi gündemi” hazırlarım.
-Senin tuhaf; ama hoş işlerinden biri olmalı, sanki resmi toplantı yapıyorsun.
-Şimdi sana madde madde açıklıyorum o gündemi:
**Konuklar kapıda karşılanıp salona alınacak.
*Hoş beş edilerek, hal hatır sorulacak.
*Bu hanenin geçmişlerinin ruhu için bir dakikalık saygı duruşunda bulunulacak.
*Konuk Hamza yeni araba almış, acemilikten dolayı ailece arabayla Kılıçözü deresine düşmüşler, sağ salim kurtulmuşlar. Onlara geçmiş olsun denilecek, olay üzerine konuşulacak. “Yaptığınız iyilik karşı gelmiş.” denilecek. İnsanlar bu sözü çok sever.
*Müdür başta olmak üzere tüm öğretmenler sohbet konusu olacak.
*Varsa başka ilginç olaylar anlatılacak.
*Konuklar artık “Vakit geç oldu, bize müsaade, kalkalım.” diyecekler.
*”Müsade Allah'tan, çok iyi oldu, hoş vakit geçirdik, sağ olun.” denilecek.
*Onlar gittikten sonra arkalarından dedikoduları yapılacak.
İşte “gündem” böyle. Hayro'nun ünlü bir lafı var, hayret ettiği bir durum karşısında “Gördüm, gördüm de böylesini görmedim.” der. Ben de bu sözü onun “gündem”i için söylüyorum. Kızı boşuna mı diyor “Babamın işleri” diye.
Bir memleket yolculuğu da böyle bitti.
Bu vefalı, güzel arkadaşıma ailesiyle birlikte sağlıklı yıllar dilerim.
........................................................................................
Numan Kurt
4 Mayıs 2026

ATATÜRK GÜLÜMSÜYOR SİZE

  (Ay yıldızlı kızlarımıza) Seyrettim sizleri Her yükselişinizde hop oturup hop kalktım Öyle mutlu oldum ki Onurland...