24 Şubat 2026 Salı

İKİ GÜZEL ARKADAŞLA




“Arkadaşlık bizim gibi insanlar için en değerli hazinedir. İyi ki varsınız arkadaşlar."
“Arkadaşlık, bir ömre bedel anılar biriktirmektir.”
***
"Arkadaşlık" üzerine uzun uzun yazacak değilim. Gençlikte de arkadaşlarımız olmuştur. Yazılarımda zaman zaman kullandığım, bir Fransız atasözü olarak belirtilen "Gençlik bilseydi, ihtiyarlık yapabilseydi." sözünü bu konuyla şöyle bağdaştırabilirim. Gençliğimizdeki arkadaşlıkların değerini bugünkü kadar bildiğimizi sanmıyorum. Şimdi de arkadaşlık bizim için bir hazine olsa da uzakta olanlarla bir araya gelmek pek kolay değil. Gençlikte değerini tam bilemediğimizi, yaşlılıkta yapabilmek zor.
Arkadaşlarımın hepsi benim için değerlidir. Pek çoğunu yazılarıma konu ettim. Adlarını tek tek saymaya gerek yok. Bu yazımda, dizelerimde iki arkadaş var. Mehmet Alper ve Hayrullah Yılmaz.
Pek çok gülümseten yazımın baş kahramanı Hayrullah olmasa o yazıları nasıl yazacaktım? Mehmet Alper'i tanımasam o cümbüşün tınısını, Mehmet'in sesini nerede duyacaktım?
Onlarla yedi sekiz yıl önceki iki buluşmamı anlatmıştım. Bugün de onları paylaşmak istedim.
Güzel arkadaşlıklar kurmak dileğiyle...
***
MUTLU OLDUM
Ağabeyimi ziyaret için gitmiştim Antalya'ya
Onu giderek iyileşir görünce sevindim, rahatladım
İkimiz de istiyorduk buluşmayı
İsteğimi ilettim
Yağmurlu bir cumartesi günü Mehmet Alper'e
Yalnız “Güzel atlar diyarı” değil
Bir de güzel adamlar diyarıdır Kapadokya
Mehmet Alper, Nar’dan
İşte o güzel diyardan
Aynı okulun öğrencileriydik, o benden bir devre sonra
Tanışmazdık önceden
Ama dost olduk bu paylaşım ortamında
Dedim ki Mehmet‘e
“Alt sınıfta da olsan hatırlıyorum ben seni
Neden mi
Bir cümbüşün bir de yakışıklılığından olmalı”
Gülüştük
Antalya’da buluşup okul anılarımızı, dostluğumuzu bölüştük
Ne işi var kavganın, tartışmanın
Bize dostluk, arkadaşlık gerek
Söz, sohbet de karışınca işin içine
Bambaşka olur tadı
Çayın, kahvenin ve biranın
O da mutlu oldu biliyorum
Ben de ayrılırken dedim ki ona
“İki kelime söyleyeceğim, ‘Mutlu oldum!’
İnan bunu gönülden söylüyorum
***
ÜÇ ARKADAŞ BİR MASADA
Buluştuk
Ankara- Batıkent Atlantis'te
İki güzel arkadaşla
Hayrullah Yılmaz ve Mehmet Alper'le
Söyleştik içerken kahvelerimizi
Gönül gönüle
Güzel arkadaşları olmalı insanın
Çıkarsız, kavgasız, sözü sohbeti hoş
Söyleşmeli insan onlarla
Ortak konularda
O zaman çayın da kahvenin de tadı bambaşka
Mehmet gibi hem söyleyip hem çalmalı
Hayrullah gibi yaşadıklarına ballandıra ballandıra anlatmalı
Ara sıra da bisküvi arası lokum almalı
İşte ben, bu arkadaşlarla buluştum
Hep heyecanlandırır beni böyle buluşmalar
Onlar da sevindi ben de gerçekten mutlu oldum
Zaman akar, geçer gider hayat
Ne kalır geriye
İnsanın böyle güzel, böyle sağlam
Arkadaşları olmalı
...................................................................
Numan Kurt
25 Şubat 2026

18 Şubat 2026 Çarşamba

ŞİMŞEK ÇAKAR, GÖK GÜRLER; YAĞMURUN SESİ HOŞ GELİR TOPRAĞA




 

(Teyze oğlu Ömer Yılmaz anısına)
Önce kara bulutlar yükselirdi
Karşı tepelerin ardında
Giderek kararırdı gökyüzü
İnsanın içini karartırcasına
Yorulmuşuz ellerimizde çapa
Islanmayı da aramazdık
Tuz değildik ya eriyecek
Çok korkuturdu beni
Göğü baştan başa yaran şimşek
Ve de gök gürültüsü
Her gün başlardı kırkikindiler
Baharın en güzel ayında
Nisanda
Yetişemezdik bazen tarladan eve
Yoktu ki kuru giysilerimiz
Değiştiremezdik üstümüzü
Ne yağmurlar yağardı eskiden
Ne çok korkardım ben
Gök gürültüsünden
***
Yağmur yağıyor. Arada azalsa da memlekete gidinceye kadar da durmadan yağdı. Arabanın camına vurup süzüldükçe yağmur damlaları, toprağı suladıkça ben mutlu oluyorum. Bir şarkı vardı geçmişten aklımda kalan. İlk iki dizesinde “Yağmurun sesine bak/ Aşka davet ediyor…” diye başlıyordu. Bu yağan yağmur beni aşka falan davet etmiyor. Başka hayaller kurduruyor bana. Güzel ekin olacak bu yıl. Şimdiden yeşil bir halı gibi serilmiş bozkırın toprağına. Allah afattan korusun çiftçinin yüzü gülecek. Meyvelerini taşıyamayacak ağaçların dalları. En çok da kayısıyı severim ben. Geçen yıl hasret kaldığımız kayısıdan da bol bol yiyeceğiz.
Memlekete gidip gelinceye kadar çisil çisil ve de usul usul yağan yağmur bana bu hayalleri kurdururken hiç gök gürlemedi. Gürlemedi; ama yağmurun yağışını arabanın camından seyrederken bir çocukluk anım geldi gözümün önüne. Çocukluk dediysem de o zaman sanıyorum on üç on dört yaşında varım.
Teyze oğlu Ömer’le yaşlarımız yakın, akran sayılırız. O ilkokuldan sonra okula gitmese de tatillerde köye gelince çoğu zaman onunla gezerim, arkadaşlık ederim.
Evden çıktım, teyzemlerin evine doğru gidiyorum. Arada bir ev var zaten, dedemin evi. Tam evin kapısına yönelecekken teyzemin sesini duydum. Tandır damından geliyordu:
-Nereye gidiyorsun kurban olduğum?
-Size geldim teyze, Ömer evde yok mu?
-Yok, tarla sürmeye gitti. Öğlen yaklaşıyor, karnı da acıkmıştır. Çıkınını hazırladım, ha götürsen ne var.
-Hangi tarlada teyze? Uzaksa neyle götüreyim.
- Karaçalı’da, ahırda bizim eşek var, çıkar getir, ben de ekmek çıkınını alıp getireyim.
Eşeğin üstünde ne semer var ne de bir çul. Sırtı yanır olmuş eşeğe bindim. Teyzem, elime azık çıkınını, bir de kurumuş söğüt dalından ince çubuğu verdi.
-Yağmur da geliyor ya kuzum, Ömer’im acıkmıştır, tarla sürüyor, ver de gel!
-Tamam teyze, sen merak etme.
Ömer’e, eşek sırtında azık götürmekten çok “Traktörü belki verir de tarlada biraz sürerim.” diye düşünüp neşeyle köyün dışına, Karaçalı’ya doğru sürüyorum eşeği. Sürüyorum ya göğe baktığımda gökyüzünü kara bulutlar kaplamış. “Şimşek çakıp gök gürlemeden, yağmur başlamadan tarlaya ulaşırım. Tarlada da vagonetin altına sığınırım.” düşüncesiyle biraz da acele ediyorum. Şimşek henüz uzaklardan çakıyor.
Tarlaya vardığımda teyze oğlu , traktörün sesinden sesimi duymuyor, ancak traktörün yönü benden yana dönünce el sallayıp “Geliyorum, vagonetin yanında bekle!” diye bağırıyor.
Azık çıkınını ona verdikten sonra “Traktörle bir iki de sen dolan.” demesini bekliyorum; ama herhalde acemiliğimden dolayı korkmuş olmalı ki sesi çıkmıyor. Belki köyün düz, tozlu yolları olsa "Al, sen de sür." diyecek; ama arkasında kocaman pulluğu ile tarlada fır dönmesi gereken traktörü veremez, o da haklı.
-Ben, bohçayı akşam getiririm, bak yağmur geliyor, sen bir an önce köye dön!
-Boş ver, yağmurdan sonra da giderim, yağarsa da vagonetin altında yatarım.
-Yok yok, yağmurun ne kadar süreceği belli olmaz, haydi teyze oğlu sen git!
Benim de içimde bir korku var ya, hemen eşeğe binip yönünü köye çeviriyorum. Bu arada kara bulutlar tam tepemde. Yağmur damlaları düşmeye başlıyor. Hani köylerde derler ki “Yıldırım eşeğe pek düşermiş, eşek murdar hayvandır.” diye. Pek çok hurafe gibi bu saçmalık da benim çocuk aklımda yer etmiş. Oysa düz arazide yıldırım eşeğin üstüne murdarlığından değil araziye göre yüksekte olduğu için düşebilir. Ben , bu korkuyla bir taraftan eşeği çubukla dehleyip bir taraftan göğe bakarken bir şimşek çakıyor ki tepemde, gökyüzü baştan başa ışık çizgisiyle kaplanıyor. “İşte gittim şimdi!” diye eşeğin boynuna doğru eğiliyorum. Gökyüzünde müthiş bir çatırtı. O yağmurda sırtımdan ter akıyor korkudan. İki üç kez tekrarlanıyor bu şimşek ve gök gürültüsü. Yağmur, beni sudan çıkmış sıçana döndürse de yıldırıma çarpılmadan köye, teyzemlerin evine ulaşıyorum.
“Gece aynaya bakma bahtın kapanır, salı günü yola çıkma sallanırsın, akşam tırnak kesilmez, hamamlığa işeme cin çarpar, korkut geliyor, öcü var….” diye diye korkularla geçerse çocukluğunuz şimşek çakıp gök gürleyince de korkmanız çok doğal.
Bunları düşündüm köye giderken. Yağmur damlaları arabanın camına vurdukça yağmurla yaşadıklarım geldi aklıma. O sırada boz toprak yeşermiş , yağmura minnettar, bize de gülücükler atıyordu sanki.
"Esintisinde bir samyelinin bir ömür boyu
Rahatlatıyor tüm sevgiye muhtaçları şu yağmur taneleri"
Şair ne güzel söylüyor. Suya muhtaç toprağı yeşerten, sevgiye muhtaç gönülleri rahatlatan yağmur, çisil çisil yağ, bereket yağdır, sel olup akma, toprak sindirsin seni, bassın bağrına.
***
On bir yıl önce yazmıştım bu yazıyı
Anlatmıştım teyze oğlu Ömer'le yaşadığım anıyı
Ve dün ölüm haberi geldi
Çocukluğumun, gençliğimin köyde arkadaşı
Ömrünce durmadan kol gücüyle çalışan Ömer'in
Bırakmadı hastalıklar yakasını son yıllarda
Çok uzaklardaydım
Gidemedim, gitsem de yetişemezdim
Ona son görevimi yapmaya
Ben de onu bu yazımla anmak istedim
......................................................................................................
Numan Kurt
17 Şubat 2026                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       

9 Şubat 2026 Pazartesi

KUŞLAR DA GİDİYOR



Öykücülüğümüzün büyük ustası Sait Faik Abasıyanık, "Son Kuşlar" adlı öyküsünün sonunda şunları yazar:
"Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil; ama çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak."
Şiirimizin usta şairi Orhan Veli Kanık da "Gün Olur" şiirinde şu dizelerle seslenir:
"Gün olur, alır başımı giderim
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
Şu ada senin, bu ada benim
Yelkovan kuşlarının peşi sıra
Dünyalar vardır, düşünemezsiniz
Çiçekler gürültüyle açar
Gürültüyle çıkar duman topraktan
Hele martılar, hele martılar
Her bir tüylerinde ayrı telaş
Gün olur, başıma kadar mavi
Gün olur başıma kadar güneş
Gün olur, deli gibi"
***
Kuşlar üzerine yazmak isterken Sait Faik'in satırları, Orhan Veli'nin bu güzel şiiri ile başlamak istedim.
Yelkovan kuşlarını hiç bilmem ben
"Gün olur, takılır peşlerine giderim" diyemem
Ama baharda
Çıkarken gün yüzüne sarı çiçekli çiğdemler
Gürültüyle açarken başka başka çiçekler
Dumanı çıkarken sabah güneşiyle toprağın
Tanırım, bilirim
Ürkek, korkak sekişiyle serçeyi
Ve de attığım yeme koşan güvercini
Saçak altına yuva yapan kırlangıcı
“Martılar..” mı dediniz
Ancak deniz üzerinde görürüm martıları
Oysa
Benim bozkırıma çook uzakta
O güzel kuşların kanat çırptığı deniz
Kuşların uçuşu, kuşların cıvıltısı ve kuşların güzelliği
Konu olmuş öykülere, şiirlere
Uçuşlarıyla, sesleriyle, göçleriyle onlar doğanın şenliği
Kurudukça göller, ırmaklar
Bozuldukça doğanın düzeni
Tükeniyor doğadaki bu güzel varlıklar
“Seninki de şiir mi kardeşim, uydur uydur yaz
Şimdi sırası mı
Martının, kırlangıcın, serçenin
Hele de hiç görmediğin yelkovan kuşunun
Bak
Çivisi çıkıyor ülkenin ve de dünyanın
İşsizlik almış yürümüş, emekli perişan
Gençlerin gelecekten umudu yok
Çarşı pazar ateş pahası
Öyle çoğaldı ki dün kara dediklerine bugün ak diyenler
Seçildikleri partileri yol geçen hanına çevirenler
Yalnız onlar mı
Bir de bu güzelim ülkeyi yol geçen hanına çevirenler var
Ekmek elden su gölden bizden rahat yaşıyorlar
Köyde, kentte
Adım başı her yerde
Gökyüzünün güzelleri kuşlarla başladım şiire
İsterim ki artık barış güvercinleri uçsun ülkemde
Orhan Veli ile başladım
Melih Cevdet’le bitireyim
Sözlerimi anlayana yetireyim
“Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma”
…………………………………………………………
Numan Kurt
9 Şubat 2026

 

30 Ocak 2026 Cuma

GEÇTİ GİTTİ ZAMAN



Cahit Sıtkı der ki "Otuz Beş Yaş" şiirinde:
"Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden böyle düşman görünürsünüz
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar
Evet, aynalar artık dost değil; ama yine de sağlıklı oldukça hayatın her yaşı güzel.
***
Benim doğduğum yıllarda doğanların pek çoğu gerçek doğum günlerini bilmez. O zamanın koşullarında bir köyde doğmak, gerçek doğum gününün yazılması için uygun zamanlar değil. Rahmetli annemin söylediğine göre "otlar biçilirken" doğmuşum. Bizim yörelerde de yanılmıyorsam otlar mayıs sonu haziran başlarında biçilir.
Her neyse, bu yıl yetmiş beşinci yaşın içindeyim. Geçenlerde bu "infuelanza" denen illet beni de bulunca aile doktorumuza gittim. Bazı ilaçlar yazdı ve dedi ki: "Hiç geniş kapsamlı kan tahlili yaptırıyor musunuz?" Düşündüm, uzun zamandır, anımsadığım kadarıyla 2011'den beri yaptırmamıştım. "Katarakt ameliyatları ve prostat kontrolleri sırasında sınırlı tahliller yapıldı; ama tam kan tahlilini hiç yaptırmadım." dedim.
Doktorumuz gerekeni yaptı ve beni kan tahliline gönderdi. Şimdi kolaylık çok, ertesi gün sonuçları kendiniz "e nabız"dan görüyorsunuz.
Ben, on kilo kadar versem de yüz kilo geliyorum yine. Tatlıyı, hamur işlerini severim. Dedim ki kendi kendime "Şimdi sonuçlara baktığımda şeker, trigliserid, kolesterol nerelere çıkmış kim bilir? Bir de on beş yıl önce geçirdiğim başka bir rahatsızlıktan dolayı karaciğer değerleri normal değildir." diye düşünürken bunlardan hiç referans, normal değer dışı bir sonuç çıkmadı. Olumsuz çıkan bir iki değer için de doktorumuz, "Önemli değil, suyu bol içmelisin." dedi.
Geçip giden, yetmiş beş yılı geride bırakan hayatımdan gençlikte kalan anılarımı paylaşacağım için bugün ne durumda olduğumu yazmak istedim.
***
"Anı bahçelerinde üşümek sıcaktır."
"Anı yazmak, ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır."
"Bütün anılar güzeldir. Anılardaki bütün insanlar güzeldir. Anı haline gelince her şey güzeldir. "
***
Biz öğretmen okullarında okurken bize gönderilen öğretmenler mezun oldukları eğitim enstitülerinin başarılı öğrencileriydi. Resim, müzik, beden eğitimi dışında diğer dersler iki grup da toplanmıştı o okullarda. Sosyal Bilgiler ve Fen Bilimleri grubu. İlk gruptan mezun olanlar tarih, coğrafya gibi derslerin yanında edebiyat dersine de girerlerdi. Fen grubunda olanlar ise matematik yanında kimya, fizik gibi derslerin de öğretmeniydiler.
Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu'nun beşinci sınıfında tarih dersimize bir öğretmen geldi.
O heybetli görünüşü gözümün önünde, gür sesi kulaklarımda. Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu’nun 5-A sınıfı. Okulumuza yeni gelen öğretmen tarih dersi anlatıyor. Kırk kişilik sınıfta tık yok. “Kastilya Kraliçesi İzabel, Aragon Kralı Ferdinand…” diye öyle bir anlatıyor ki dersi hayranlıkla dinliyoruz. Öyle öğretmenler vardır ki "Ben, .... dersini hiç sevmem." deseniz de bu ön yargınızı kısa sürede değiştirebilir. "İşte, bu öğretmen de onlardan biri." diye düşünüyorum.
***
Yıl sonu. Okulu bitirme sınavlarına giriyoruz. Son sınav da bittikten sonra beni çağırıyor öğretmenimiz:
-Gel bakalım Kurt, sana bir görev vereceğim.
-Buyurun hocam.
-Yakında mezuniyet töreniniz var, spor salonunda yapılacak bu tören.
-Evet…
-İşte o törende öğrenciler adına konuşmayı sen yapacaksın.
Şaşırıyorum, ter basıyor beni. Bırak mikrofonla konuşmayı, onu elime almış biri değilim. Yine de “Hayır yapamam.” diyemiyorum.
-Tamam hocam.
-Ben, en kısa zamanda bir ses provası için seni çağıracağım.
Düşündüm, bunca öğrenci arasından neden beni seçmişti öğretmenimiz? Meraklandınız değil mi? “Kim bu öğretmen?” diye. Okulda göreve başladıktan sonra ilk nöbetinde kenarı beyaz şeritli eşofmanları giydiği için “Kling” lakabını alan rahmetle, sevgiyle, saygıyla andığım Necati Öğüt öğretmenimiz. O sıralarda bir gazetede “Kling” adıyla foto roman yayımlanıyordu. Kling karakterindeki foto roman kahramanı da beyaz şeritli eşofman giymişti.
Birkaç gün sonra çağırdı beni. “Gel, şu ses provasını yapalım.”
Ben de heyecan provaya giderken bile doruk noktada. Spor salonuna birlikte gittik. Ses düzeni hazırdı. Mikrofon karşısında bana bir şeyler söyletti. Şöyle bir düşündü:
-Senin sesin mikrofonik değil, bu konuşma görevini başka arkadaşına vereceğim.
-Siz bilirsiniz.
Sevindim; o akşam heyecandan tir tir titremeyecektim. Üzüldüm; o yaşta koca okulda bu görev benim için bir onurdu. Pekiyi, Necati Bey, o görevi neden bana vermek istemişti? Düşünür, şu sonuca varırım: Benim, okulu birincilikle bitireceğimi tahmin ediyordu. Evet, derslerim iyiydi; ama ben bitirme sınavlarında ancak geçerli not alacak kadar çalışmış, öyle birinci olmayı falan hedeflememiştim. Sonunda takıntısız bitirdim; ama birincilikten epey uzak olarak. Öğretmenlik yıllarımda bana verilen bayram, tören konuşmalarını yaparken hep bu olayı hatırladım. Başlangıçta bir heyecan olsa bile birkaç cümle söyleyince geçiyordu heyecan.
Biz, okulun neredeyse tüm öğrencileri çok sevmiştik onu. Saygıyla anıyorum.
***
Okul haziran döneminde bitince Nevşehir-Kozaklı- Kanlıca köyüne atandım. Köyün ortasında girişinde küçük bir aralıkla sonra bir odası olan eve yerleştim. Dördüncü sınıfı okutmaya başladım. Mesleğin başlangıcı, bende bir heyecan bir heyecan… Aradan on gün geçti, Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü’nü kazandığıma ilişkin haber kağıdı geldi. Sevindim, izin alıp okuldaki ikinci sınav için Konya’ya gideceğim. Aileden “Mesleğe geçtin, maaş alıyorsun, niye gidip de üç yıl daha okuyacaksın?” deseler de dinlemedim.
Türkçe Bölümü’ne girebilmek için hem yazılı hem de mülakat sınavına girdim. Mülakatta sorulan soruyu hiç unutmam. Komisyondaki öğretmenlerden biri: “ Senin ilçen Hacıbektaş, nüfus kağıdında öyle yazıyor. Peki Hacıbektaş mı ismin Hacı Bektaşi Veli’den almış; yoksa Hacı Bektaşi Veli mi ismini Hacıbektaş ilçesinden almış?” Hacıbektaş ilçesinin eski adının “Sulucakarahöyük” olduğunu biliyordum, yanıtı kolayca verdim.
Yazılı sınavda da önemli olan kompozisyondu.
Ertesi gün sonuçları dinlemek için okulun önüne toplandık Bizim bölüme yatılı olarak on kişi alacaklardı. Bir müdür yardımcısı anonsla duyurmaya başladı. İlk on kişiyi okudu adım yok. Üzgün üzgün dönmeye hazırlanırken şu anonsu yaptı: ” Türkçe Bölümü’ne yirmi kişi alınacak .Yatılı girecekleri okudum. Gündüzlü olarak üç kişinin başvurusu var. Geri kalan yedi kişiyi gündüzlü olarak yedekler arasından alacağız."
Yedekleri okumaya başladı. İlk isim benim ismimdi. Okula girebilecektim. İlk yıl gündüzlü okuyacak, sınıfı geçersem ikinci yıl yatılıya alınacaktım. Öyle de oldu. İkinci yıl yatılı olarak başladım okula. Büyük kentte, bir evde bin bir zorlukla geçen dönem bitmiş, yatılılık döneminin rahatlığı başlamıştı.
O zaman öğretmen okulu öğrencilerinin tek gideceği yüksek okul eğitim enstitüleriydi. Üç yıllık eğitim sonunda ortaokul veya liselere branş öğretmeni olarak atanıyorlardı bu okulları bitirenler. O üç yılı, sıkıntılı geçen üç yılı başka bir yazımda anlatacağım. Gündüzlü okuduğum ilk yılı dizelere dökmeye çalıştım:
Bir arkadaş tanıdım
Okulun ilk günlerinde
Keşanlı Behçet Şen
O da benim gibi gündüzlü girmiş
Ben Türkçe, o Sosyal Bilgiler Bölümü’nden
Tanıştık, konuştuk, birlikte ev tutacağız
Güçlüklerle de olsa bir yıl o evde oturup okuyacağız
Gezdik Konya’yı sokak sokak
Bu kentte eğitim enstitülülere ön yargıyla bakılır, ev verilmezmiş
Düşünceye bak
Doğruymuş
“Bekara ev yok.” dediler her çaldığımız kapıda
Sonunda iki arkadaş, bizden bir devre önce
Matematik Bölümü’nde
Bir göz odaların verdiler eski bir yapıda
Verdiler vermesine de
Ne Behçet de para var ne bende
Sabah kahvaltısız giderdik, öğleyin bir çay- simit
Akşama mı, ya makarna ya yumurta
Gençtik; ama ne gezer bizde para
O zaman hayalinde kavuşursun kız arkadaşa
Yıl sonuna doğru akşam yemeği için
Yazıldık bir lokantaya
Yataklarımız yere serili, somyamız bile yok
Ama tahta kaplı tavanda fare çok
Akşam şöyle yer yatağımıza uzanınca
Koşardı grup halinde fareler
Tavanın bir ucundan bir ucuna
Alırdım elime kırk dört numara ayakkabımı
Fırlatırdım tavana
Ses bir an için kesilir
Başlardı biraz sonra yine curcuna
Öyle böyle tükendi bir yıl
Geçtik ikimiz de sınıfı
Yazıldık yatılıya
Şimdi sevgili Behçet'le haberleşiriz ara sıra
Yıllar sonra buluştuk bu sanal ortamda
***
İşte böyle. Çocukluk yıllarımı “BÖLÜK PÖRÇÜK” başlığıyla beş bölümde anlatmıştım. Bugün de hem Necati Öğüt öğretmenimizi anmak hem de eğitim enstitüsünün ilk yılındaki sıkıntılar geldi aklıma. Masal anlatmadım, “Gökten üç elma düştü.” diyecek değilim. İşte gençlik yıllarımdan bir kesit. Yaşanılan her şey anlatmaya değer. Yeter ki kaleminin ucu sivri, klavyenin tuşu sağlam olsun.
Sevgi, saygı, hoş görü, vefa, değerbilirlik; tüm iyilikler, güzellikler sizinle olsun.
………………………………………………………………………
Numan Kurt
28 Ocak 2026

 

18 Kasım 2025 Salı

BİR HAYAL, BİR ÖZLEM



GEÇMİŞTEN GELECEĞE
(O köyler uzakta kaldı.)
“İnsan, âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.”
“Deniz Türküsü” şiirinin son dizesinde böyle diyor Yahya Kemal Beyatlı. Yaşadığımız sürece, ömrümüzün son gününe kadar hayallerimiz hep vardır.
Belki size tuhaf gelecek; ama ben de küçülen, yüz elli haneden otuz kırk haneye düşen köyümüzle ilgili hayallerimi ve geçmişe dönük özlemlerimi yazdım. Başka hayallerimiz yok mu? Ohoo, istemediğin kadar. Hayal etmeden hayatın zevki mi olurmuş?
Köylerimizin, özellikle de kendi köyümüzün tükenişini “YIKIK DUVARLAR KONUŞTU” başlıklı yazımda anlatmıştım. Diğer köylere dönüş yapıp yerleşenler var; ama benim köyüme döneni ben duymadım.
Hep yaşananlar anlatılmaz ya! Bazen de böyle tuhaf hayaller, özlemler dökülür ak kağıda.
***
On yedi yıl önce ne bilgisayarım vardı ne de yazı yazmak gibi bir uğraşım. Köyümüz adına bir sitenin kurulduğunu öğrenince site kurucusu arkadaşım Turgut Temizyürek’in de isteğiyle “KÖYÜMÜ ANARIM” adlı ilk yazımı yazdım. Bu yazıyı ricam üzerine o zaman çalıştığım dershanedeki sevgili genç arkadaşlarım bilgisayara geçtiler, köy sitemize gönderdiler. O yazımda Necati Cumalı’nın “Selim’i Anarım” adındaki bir öyküsünden söz etmiştim. O öyküdeki Selim yoksul; ama yapıcı bir insandı. Davasına bakan avukatın yazıhanesini bile çiçek bahçesine çevirmişti. Dünyaya iyimser gözle bakan, yaşamı üretmek, çalışmak olarak algılayan bu adam benim hep kahramanım olmuştur. Çevremizde böyle insanlar çok olsaydı ülkemiz, çevremiz, doğamız çok daha değişik olurdu. Hele de benim çocukluk ve gençliğimdeki o ağaçsız, çeşmesiz, bahçesiz köyümde böyle insanlar ne kadar da gerekliydi.
Oturduğum sitenin bahçesi yemyeşil. Buraya ilk geldiğim yıl beni ziyarete gelen bir arkadaşımla buradaki çeşit çeşit ağaçlara bakarken arkadaşım bana, “Bunun adı ne, bunun adı ne?” diye soruyordu. Ben de “Ne bileyim, benim köyümde ağaç mı vardı, ben söğütle kavaktan başkasını bilir miyim sanki!” demiştim. Şimdi gittiğimde görüyorum köydeki birçok evin bahçesinde ağaç var. Bizim çocukluğumuzda, gençliğimizde hiç yoktu. Belki bir gün Selim gibi insanlar çoğalır da o bozkırdaki köyüm, şair Ziya Osman Saba’nın dediği gibi “Bir yer düşünüyorum yemyeşil/ Bilmem neresinde yurdun/ Bir ev günlük güneşlik/ Çiçekler içinde memnun” bir yer durumuna gelir.
O öyküdeki Selim’i anmışken yıllarca arkadaşlık yaptığım, her gidişimde de ziyaret ettiğim Mucurlu emekli öğretmen Muzaffer Yıldırım’dan da söz etmeden geçemeyeceğim. Mucur-Yücesan tesislerinin tam karşısındaki yol Mucur’un Şatıroğlu Mahallesi'ne gider. Yeşillikler içinde giderken köye girişteki ilk evden sonra arabanızı sağ tarafta durdurun. Derenin içine doğru yürüyün. Hani Orhan Veli demiş ya “Gemlik’e doğru denizi göreceksin/ Sakın şaşırma” diye. Siz de sakın şaşırmayın. Orada el emeği doğa cennetini göreceksiniz. Selam verip oturmaktan çekinmeyin. Hoş gönüllü Muzaffer Öğretmen’in çayı da hazırdır, başka içecekleri de. Sözüne sohbetine de doyum olmaz. Bunları yılların dostluğu ile iltifat olsun diye yazmıyorum. Gidin, kendiniz görün. İnsan eliyle doğada neler yapılırmış.
Bunca girişten sonra ben de köyümle ilgili geçmişe dönük özlemlerimi, geleceğe dönük hayallerimi o çok sevdiğim şiir-öykü tarzı anlatımımla yazayım dedim. Sitemize okumuşlarımızın, okuyanlarımızın yazdıklarını çok bekledim; ama herhalde boşuna bekleyeceğim. Bir yazının ille de edebi eser olması gerekmez ki! Yaz kardeşim. Bir anını yaz, babanı, anneni, dedeni, ebeni, tanıdıklarını yaz. Belki bundan sonra yazılır umuduyla oturup yazıyorum.
Bazen derim ki kendi kendime
"Çıksam şu Kırlangıç’ın tepesine
Başka seyredecek tepe mi var
Baksam bozkırdaki köyüme
Söğütler, kavaklar, gürgenler arasında
Yalnız kırmızı kiremitli evleri görsem
Yeşillikler içinde"
Hayal kurarken özlemlerim de gelir aklıma
Dönsem o yıllara
Sabah güneşi yükselirken
Anamın göçmen sobasında pişirdiği
Peynirli, onun yüreği gibi sıcacık kömbelerden yesem
Üst gözünde sobanın fokur fokur kaynayan çaydan içsem
Yurdumun yemyeşil köylerinde olduğu gibi
Köyüme yerleşmiş emekliler
Köy odasının önünde
Çay, kahve, ayran içiliyor
Söğütlerin altında
Ekinlerden, pancardan anlatsınlar
Siyasetten, ekonomiden dem vursunlar
Sağlık, mutluluk içinde
Baharda, yazda
Hele de kış aylarında
Köy odalarında, Alişen Emmi’nin dükkânında
O sekiz köşe kasketli köylülerimin sohbetlerini
"Ver oradan elli kuruşluk şeker sucuğu!" deyişlerini
Kadınlarımızın, gelinlerimizin
Kapı önü serpenekte
Kirman eğirip çorap örüşlerini
Özlerim
Her evde artık bilgisayar var
Baba, sabah sabah gazeteleri okuyor
Anne mi, o da merak etmiş
Yemek pişirme konusunda
Bilmediklerine bakıyor
Köyde oturup kalmıyor emekliler
Yurdunu tanımak için
Turlara da katılıyor
Oynamayı ben pek beceremezdim ama
Ne de hoşuma giderdi
Komşu köylerle yapılan
O kale direksiz sahalardaki futbol maçları
Köyün tek minibüsüyle ya da
Traktör vagonetine oturup maça gitmeyi
Özlerim
Yarın bilmem kimin doktor oğlu
Köye gelecekmiş
Emeklileri, çocukları
Sağlık kontrolünden geçirecekmiş
Haftaya da ziraat profesörü
Meyvecilik, buğday yetiştirme konusunda
Bilgi verecekmiş
Köyün kalkınması için de herkes el ele vermiş
Tek gözlü, iki gözlü odalarda
Üç beş köy çocuğu
Okurduk kentte kasabada
Köye gelince haziranda
Başaklanan ekin tarlalarında
Bekçi korkusuyla yolduğumuz ekinlerden
Firik ütmeyi özlerim
Ne geçmişin özlemine ne de geleceğin hayaline
Saplanıp kalmadım
“İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar” diyor ya şair
Kimi severek okur bunları
Kimi de güler geçer
Benimki de böyle bir uğraş işte
Anlatmanın zevkini başka şeylerde
Bulamadım
............,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
Numan Kurt
19 Kasım 2025


 

5 Kasım 2025 Çarşamba

MUTLULUKLARLA, ACILARLA GÜZELSİN HAYAT



 


"Ne kadar yaşarsan yaşa
Sevdiğin kadardır ömrün"
Can Yücel

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Ataol Behramoğlu

Şiirimizin iki ustasından aldığım dizelerle başladım yazıma. İlk iki dizede şair diyor ki "İçinde sevgi yoksa ömrün kaç yıl olursa olsun yaşamış sayılmazsın."
Diğer dizelerde de Ataol Behramoğlu, "Şimdiye dek yaşadıklarından ders alarak bundan sonra yaşadıklarını yoğun yaşayacaksın."
Geride kalan yetmiş dört yıllık hayatımın içinde elbette sevgi var; ama her şeyi yoğun yaşadım mı işte ona her zaman "Evet!" diyemem.
Tüm hayatımı bu satırlara sığdıracak durumda değilim. O zaman dedim ki kendi kendime "Yaşadıklarımdan aklıma gelenleri seçeyim, o da bu yazımın konusu olsun. İlle de serüven filmlerindeki olaylar gibi olması şart değil."

Nedir ki hayat? En açık anlatımıyla, en kısa söyleyişle doğumla ölüm arasıdır. Nefes alabilmek, güneşi, doğayı görebilmek, okumak, çalışmak, dostlar edinmek; acı tatlı olaylar yaşamak... Kimileri için kısa, kimileri için uzun bir zaman. Akıp giden bir zaman. Doksan yıl da yaşasan geriye dönüp baktığında “Göz açıp kapayıncaya kadar geçti.” dediğin, adı “ömür” olan süre.
Bu güzel hayatı olumsuzluklarla çirkinleştirmek yerine, sevgiyle, hoşgörüyle, üretkenlikle güzelleştirmek gerekir.
Halk ozanımız Âşık Veysel'in bir şiirinde dediği gibi "iki kapılı han" ve biz orada "gündüz gece" gidiyoruz. Bir gün ne gündüz kalıyor ne de gece.
Yaşar Kemal'in "İnce Memed" romanını okuyanınız çoktur. Orada İnce Memed'in kaçak grubundan Recep Çavuş yaralıdır. Her gün ortalık karardığında "Bugün de akşam oldu. " der. Sonra da şu sözü ekler: "Bir gün akşam da olmayacak." İşte böyle, ne olursan ol bir gün bitecektir hayat.
Nimetlerinden, güzelliklerinden yararlandığımız ya da yararlanamadığımız bu "hayat" denen süreyi yaşarken gösterişsiz bir hayatın içinde bile olsak gülünç, tuhaf olaylar da başımızdan geçiyor. Tamamladığım yetmiş dört yıldan geriye dönüp baktığımda çok da ilginç olmayan yaşamımdan bana göre bazı ilginçlikleri, rastlantıları anlatmak istedim.
Televizyonda Anadolu'nun değişik yörelerdeki yaşlı insanları, onların yaşadıklarını anlatan "Ömür Dediğin" adlı programı ilgi ile seyrederdim. İşte ben de ömrümden birkaç anekdotu şu hayat pahalılığının, adaletsizliğin, halk için zor günlerin sıkıntısından sıyrılıp yazıyorum.

***
Yıllarca değişik okullarında Türkçe öğretmenliği yaptığım Mucur'dan Ankara'ya geldiğim 1995 yılında, ne için gittiğimi hatırlamıyorum, Ulus'tayım. Atatürk ve Mehmetçik heykelinin bulunduğu noktadan karşıya geçeceğim. Arabalar için kırmızı ışık yandı, bir otomobil tam ben geçeceğim sırada önümde durdu. Sağ taraf camı açtı sürücü, bana dönerek yüksek sesle:
-Vay ağabeyim sen buralarda mısın? Atla arabaya!
Karşıya geçmekten vazgeçip camdan içeriye baktım.
-Kimsiniz, sizi bilemedim.
-Ağabey, şimdi bize yeşil yanar, hemen atla arabaya, giderken konuşuruz.
Öyle heyecanlıydı ki "Kesinlikle beni iyi tanıyor, bineyim bakalım." diye düşünerek arabaya bindim. Çankırı Caddesi'nden aşağı doğru gidiyoruz. Bakıyorum tanıdığım biri değil. Arkada, annesi olmalı, yaşlı bir kadın oturuyor. Sürücüye bakıyorum, hiç görmediğim birisi. O da bana bakıyor ve utanmış durumda:
-Ağabey çok özür dilerim, yıllardır görmediğim, çok sevdiğim Mahmut ağabeye o kadar benziyorsunuz ki...
-Doğrudur; ama ben Kızılay'a gidecektim, şimdi nereye gidiyoruz?
-Lütfen affedin beni, ben ilk uygun yerde geri dönüp sizi Kızılay'a bırakırım.
-Olur böyle şeyler, sen beni burada bırak, ben otobüsle giderim.
-Yok yook, kesinlikle olmaz. Heyecanla bir halt ettim. Sizi burada bırakamam.
İlk kavşakta dönüp beni Kızılay'a kadar götürdü ve birkaç kez de özür diledi.
Ben de bunu evde anlattığımda çocukların alay konusu oldum. "Aman baba, sakın ha öyle her kapıyı açan arabaya binme!" diye gülerek benimle kafa buldular.

***
Yirmi altı yıl ortaokul ve liselerde Türkçe-Edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra 1998'de emekli oldum. İki yıl o zaman sayıları az olan bir özel okulda, yedi yıl da üniversiteye hazırlık kursları veren dershanelerde çalıştım. O yıllarda bu dershanelerin çoğu Kızılay ve çevresindeydi.
Bir akşam elimde siyah çantam metroyla Batıkent'teki evime dönüyorum. Yanımda ufak tefek bir adam uyukluyor. Yorgun olduğu belli, kafa öne doğru gidip geliyor. Bir ara yüzü hafifçe bana doğru döndü. "Allah Allah!" dedim, "Ben bu adamı bir yerden tanıyorum; ama nerden?" derken öne doğru eğilip yüzüne baktım. Evet kesinlikle Ebubekir Gök'tü bu uyuyan adam. Kim mi Ebubekir Gök? 1972 yılında Türkçe öğretmeni olarak atandığım Muş-Bulanık-Karaağıl İlkokulu'nun müdürü. Okulun açılışından benim oraya varış süreme kadar okula o bakmış yönetici olarak. Kırk yıl sonra onu metroda hem de uyurken görüyordum.
"Ne derse desin!" dedim, dirseğimle koluna hafifçe dokundum. Zaten tedirgin uyuyan Ebubekir Bey birden bana döndü, "Ne oluyor?" dercesine baktı.
-Özür dilerim, sizi uyandırdım. Ben sizi tanıyorum Bekir hocam, bakın bakalım siz de beni tanıyacak mısınız?
Baktı baktı uykulu gözlerle:
-Yook, ben sizi tanıyamadım
-Tanıyamazsın elbette, o zaman saçları olan, böyle göbeği olmayan bir gençtim. Aradan kırk yıl geçti.
-Tamam da hele söyle kim olduğunu!
-Köyünüze açılan ortaokula ilk gelen öğretmeni hatırladın mı? İşte ben o kişiyim.
-Vay Numan hocam, sen misin gerçekten?
-Şimdi bildin işte!
İkimiz de ayağa kalktık ve vagondaki insanların meraklı bakışları arasında sarıldık. İnince de uzun süre yakın bir kafede söyleştik. o günleri andık. Emeklilik günlerinde oğlunun eczanesinde kasaya bakıyormuş, o nedenle yorulduğundan söz etti.
Ebubekir Gök yakın zaman önce vefat etmiş. Facebookta onun köyünden bir öğrencimin paylaşımından öğrendim. Oğlunu arayıp rahmet diledim.

***
Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu son sınıftayız. Yatılı öğrencileriz. Akşam yemekhanede yemek yerken ilk kez gördüğümüz yeni atanan bir öğretmen masamıza yaklaştı. Nöbet görevinde olmalı ki masaları dolaşıyordu. Bir arkadaş "Hocam, adınızı öğrenebilir miyiz?" diye sorunca "Otur yerine, yırtık d...dan çıkar gibi çıkma!" dedi, hepimiz bir tuhaf olduk. Yeni gördüğümüz, sonradan beden eğitimi öğretmeni olduğunu öğrendiğimiz bu kişinin davranışı bizi çok şaşırtmıştı.
Aynı akşam etüt saatinde bu öğretmen üst kattaki son sınıfları dolaşırken bir arkadaşa yumruk sallamış. Biz etütteyiz, arkadaşın bağırtısı duyulunca herkes koridora fırladı. Kalabalıkta herkes kahraman ya, ne olduğunu bile tam bilmeden tüm öğrenciler sokakta, valiliğe gidiyoruz gece vakti. Bu arada bir haber yayıldı, "Osman Karagülle okulun arabasıyla geliyormuş!" dediler. Hepimiz birden geriye dönüp kendimizi yataklara zor attık.
Ertesi sabah duyduk ki, müdür o öğretmeni otobüse bindirip göndermiş. Gidiş o gidiş.
İşte bu olaydan sonra okulda otuz kadar öğrenci yurdum çeşitli bölgelerindeki öğretmen okullarına sürüldü. Bunlardan biri de sınıf arkadaşımız Ahmet Çetinkaya idi. Onun gideceği gün okulun önündeki platformda aşağıdaki fotoğrafı çektirmişiz hatıra olsun diye. Dört kişiyiz fotoğrafta: Zihni Yıldırım, Numan Kurt, Ahmet Çetinkaya ve Ali Yılmaz.
"Eee ne var bunda?" diyebilirsiniz. İlginç olan şu: Kırk sekiz yıl sonra 1969 mezunları olarak 18 Mayıs 2017'de Kırşehir'de buluşunca aynı kişiler aynı fotoğrafın altındaki diğer fotoğrafı çektirdik ak saçlı dedeler olarak. Aynı sıraya dizilmemek tek hatamız olmuş.

***
1991 yılı Mart-Haziran ayları arasında İstanbul Çapa'da bir kurstayım. Öğleden sonraları kurs yok, kentin değişik yerlerinde geziyorum. Bu arada Selçuk Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü'nde üç yıl aynı sınıfta olduğumuz bir arkadaşımızın İstanbul'da görev yaptığını duymuştum. Onu bulmak, görmek istedim. Ne adresi var ne de telefonu.
Bir arkadaşımı Üsküdar'a ziyarete gittiğimde gözlüğümün düşen pimini taktırmak için bir gözlükçüye girdim. Gözlükçü bir müşteriyle konuşuyordu. Doğu şivesiyle Bitlis'ten söz ediyordu. Onların konuşması bitip diğer müşteri gidince sordum adama:
-Kulak misafiri oldum, Bitlislisiniz galiba.
-Evet beyefendi.
-Gözlüğümü tamir ettireceğim; ama belki tanırsınız diye sorayım. Benim Bitlisli bir arkadaşım vardı, Necip Hatipoğlu, o da İstanbul'da görev yapıyor, belki de memleketlisi olarak tanırsınız diye düşündüm.
-Tanırım, ama nerede kalır bilmiyorum. Amcasının oğlunu daha iyi tanırım. Onunla birlikte bir iki kez görmüştüm. Amcasının oğlu Mustafa, İş Bankası Taksim Şubesi'nde memur. Onu bulursanız size gerekli bilgiyi verir. Karşı yoldan giden dolmuşlar sizi oraya götürür.
-Teşekkür ederim.
Gözlüğümün pimi takıldı. Adamın tarifi üzerine o bankaya kadar gittim. Necip'in amca oğlunu buldum. Uzun sorgulamalardan sonra arkadaşımın çalıştığı okulu söyledi. Ben de okuldan biliyordum ki arkadaşımızın ailesinin memleketlerinde kan davaları vardı. Yerini söyleme, beni tanıma konusundaki sorgular bu yüzdendi.
Nişantaşı Kız Lisesi'ne giderek arkadaşımla buluştum, özlem giderdik. O akşam da beni evinde konuk etti.
Hayat böyle. Daha anlatacak neler neler var. Sakın ha! "İstanbul gibi bir kentte adressiz, telefonsuz arkadaş bulunur mu?" demeyin. Az görülecek bir tesadüfle ben buldum.

***
Yazımı ünlü şairimiz Nazım Hikmet'in şu dizeleriyle bitireyim:

Yaşamak ne güzel şey
Kuşların kanat çırpınışlarına öykünüp uzaklara dalmak
Ve bir annenin şefkatinde doğayı anlamak ne güzel
Hırçın denizlerde serinlemek, güneşin alnına damlamasını hissetmek
Bir bebeğin minik kolları ile gökyüzünü kucaklamasını izlemek ne güzel
Yunusların dansını, çiçeklerin reveransını
Ayın suya yansımasını görmek ne güzel
Yaşamak güzel şey mirim
Her şeye rağmen güzel
***
Sağlıklı, mutlu yaşamanız dileğiyle...
...........................................................
Numan Kurt
5 Kasım 2025

1 Kasım 2025 Cumartesi

EEMEKLİLİK GÜNLERİMDE




 

Çalışmasam da yağlıboya, suluboya resim
İlgim ve biraz da becerim vardı desen çizmeye
Resim öğretmenimiz Sabri Bey
Ders dışında da çalışma yaptırırdı
Çağırırdı bizi yemekhanenin altındaki atölyeye
Anlatmıştım bir yazımda nedenini
Resim öğretmeni olmaya heveslenirken
Türkçe öğretmeni oldum
Geçti gitti yıllar
Yazılı kağıtlarıyla boğuşurken
Resim yapmayı, desen çizmeyi de unuttum
Biz, kırk sekiz yıl sonra
Aynı okul mezunları iki bin on yedide
Buluştuk Kırşehir'de
Bir fotoğrafını çekmiştim Ali Yılmaz’ın
Kim mi Ali
Sınıf arkadaşım
Yazı da yazmıştım ya onun için
“OKUL NUMARANI UNUTMADIM ALİ” diye
Bir süre geçti aradan
Dedim “Bir de çizgilerle portresini yapayım bizim Ali’nin”
Yüz çizgileri, hele burun uygun ya
Bir resim kağıdı bir de kara kalem aldım elime
Ali'nin kara kalem portresiyle başladık işe
Az çok kotarınca bu işi
Arkadaşlar, akrabalar, öğrencilerim kafamda girdi tek tek sıraya
Kimi istedi, kimini haberi olmadan çizdim
Eh, ne geldiyse elimden, kalemimden
Resmettim ak kağıda gönderdim
Resmin üstüne de ekledim
“Bu da benden size hatıra”
İşte böyle
Şu emeklilik günlerimde
Bir uğraş daha buldum kendime
Bir gün de dedim ki
“Bir de çiz kendi suratını
Bakalım başarabilecek misin”
Hani bizde surat geniş, çizgiler belirgin değil ya
Oturdum yine de çizdim cemalimi
Siz de görün çizgilerle resmedilmiş halimi
Yalnız çizmek olmadı uğraşım
Yaşadıklarımdan, gördüklerimden, düşüncelerimden
Yararlandım bölük pörçük
Yazdım
Üç yüze yakın yazı çıktı ortaya
Bir öyküsünün sonunda der ki Necati Cumalı
"Hikâye mi arıyorsun şu dünyada
Çal şu kapıyı, ne hikâyeler çıkar karşına"
Hani o duygulu türkü de demişler ya
"Geçip gidiyor ömür dediğin" diye
Ben de bu uğraşlarla bakıyorum hayata
.................................................................................
Numan Kurt
1 Kasım 2025

İKİ GÜZEL ARKADAŞLA

“Arkadaşlık bizim gibi insanlar için en değerli hazinedir. İyi ki varsınız arkadaşlar." “Arkadaşlık, bir ömre bedel anılar biriktirmekt...