30 Mart 2017 Perşembe

BİR DOĞUM GÜNÜ HEDİYESİ

















Övgü şiiri yazmış Ekrem bizim Sadi’ye
Söyledikleri doğru
Kalkıp da inkâr mı edelim
Kıskanalım mı kırk yıllık arkadaşımızı
Kapı komşusu övmüş diye
Baktım “Bugün Sadi Köksal’ın yaş günü” diye yazıyor
Facebook sağ köşede
Uzaklarda, Ankara’dayım
Yanında olamayacağıma göre
Bir de ben öveyim de koltukları iyice kabarsın
Yetmişini aşmış adama
Olur mu bundan daha güzel, daha anlamlı hediye
Arkadaşız
Hilesiz hurdasız ve de çıkarsız
Hiç küsüp darılmadık birbirimize
İkimizde kalır konuşup tartıştıklarımız
Şakasız arkadaşlık mı olur
Aklına geldikçe sorar
“Senin kafan mı büyük, benim kafam mı?” diye
Arar Ankara’ya her gelişinde
Ben de takılırım ona
Derim ki:
“Kapının önüne kadar bırakmasam
Bulamaz çocuklarının evini”
Güler, o değişmeyen gülüşüyle
“Hıhıı” diye
Bir de övünürmüş Mucur’a varınca
Benim için dermiş ki:
“O, benim Ankara’da özel şoförüm
Ne zaman gitsem emrimde”
Çok uzatmadan şunu da söyleyeyim
Pek de duygusaldır
Ağlayıverir hemen
Biliyorum ki bu şiiri okuyunca gözleri yaşaracak
Koltuğuna iki karpuz sığmaz olacak
Kim bilir ne zaman doğdu
Otlar biçilirken mi, harman kalkarken mi
Koç katımında mı
Her neyse
Kağıt üzerinde doğum günü bugün
Ankara’ya gelince baklava, börek feda olsun
Ama şimdilik bu şiir ona hediye

……………………………………….
Numan Kurt
19 Mart 2017

"HAİKU"LARINI ÇOK SEVDİM






O güzel şair
Orhan Veli der ki bir şiirinde
“Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum”
Ben, ne eskiler alıyorum
Ne de eskilerden yıldız yapıyorum
Zaman zaman eskilere dalıyor
Can dostları, arkadaşları, dostları anlatıyorum
Bugün kim mi anlatacağım kişi
Anadolu bozkırının küçücük bir ilçesinde Mucur’da
Işık saçan biri var
Muzaffer Yıldırım, emekli öğretmen
Hep güzellikler üretmektir işi
Okudunuz mu bilmem
Zekâ ürünü yazdığı haikular
Haiku ne mi
Beş yedi beş heceli Japon şiirleri
Az söz, derin anlam
Bugün anlatacağım kişi de
Bu şiirlerin en güzellerinİ yazan adam
Böyle dedim ama
İnandırıcı olmak için de
Alın size iki örnek Yıldırım'dan
“dertlidir yürek
ömrün kara kutusu
açma dökülür”
“topla çıkar çarp
hayat matematiktir
son/uca doğru”
Kırk yıldır sürer dostluğumuz
Sınırlı, saygılı, ölçü içinde
Her gidişimde Mucur’a
Alır götürür beni bahçesine bağına
Ağaçlar, çiçeklerle donanmış bir bahçe
Eteğini dayamış dereye
Doyum olmaz sohbeti bir yana Muzaffer öğretmenin
Tadı hâlâ damağımda
Kulübesinin önünde yediğimiz
Tulum peyniriyle fırından yeni çıkmış pidenin
Şimdilerde çoktan aştı yetmiş duvarını
Görüp konuşsanız
Giyimi, kuşamı, hayata bağlılığıyla
Sanki delikanlı
Umurunda olmadı geçirdiği rahatsızlık
Eski eşyalara merak sardı
Yüz, iki yüz yıllık antikalarla
Müze oluşturdu bir odalık
Uğrayın yolunuz düşerse oraya
Hangi birini sayayım
Hayran olursunuz biriktirdiklerine
İbriğinden tut, yüz yıllık kocaman kağnıya
Bir gidişimde dedi ki bana:
“Müzedir, bağdır, bahçedir yordu beni
Söyle bakalım ne yapabilirim
Hem oyalayıcı hem ilgi çekici”
Bilgisayar almasını önerdim
“Yazıp çiziyorsun
Senin için bulunmaz arkadaş olur” dedim
İyi ki dediğimi yaptı
Şiirleriyle, yazılarıyla pek çok yeni dosta ulaştı
Hayat doluydu, hayata daha da bağlandı
Selam olsun bu güzel dosta
İyi biliyorum
“Beni çok övmüşsün” diye kızacak bana
Ama
Dost da olsak
Benden büyük olsa da yaşı
Hani demiştim ya:”Yiğidin hakkını yiğide ver!” diye
Bu kez dinlemeyeceğim
Işığıyla aydınlatan, bu dostu
Bu vefalı arkadaşı
……………………………….
Numan Kurt
30 Mart 2017

26 Mart 2017 Pazar

İNSANIN ARKADAŞI OLMALI


(Hayrullah Yılmaz'a)

Bugün yine bir arkadaşımı anlattım. Okuyunca diyeceksiniz ki "Arkadaş dediğin de böyle olmalı."

-Bak Hayro, ben şu emeklilik günlerimde yazılar, şiirler yazıyorum. Bu arada değişik yönleriyle anlatmaya çalıştığım arkadaşlarım da var. Seni de bir yazımda anlatmak istiyorum.
-Anlat, anlat da sana anlattıklarımın hepsini yazma sakın.
-Senin her marifetin yazıp rezil edeceğim seni.
Kızarıp bozarıyor bizim Hayro:
-Sakın ha! Zaten her arkadaş toplantısında anlatıyorsun. Bir de tanıyan tanımayana rezil etme beni.
Şu “rezil olma” sözü işin gırgırı aslında. Hayro gibi dünya iyisi birisine böyle bir sözcüğü yakıştırmak mümkün mü?
***
Ankara’ya gelişimin ikinci yılıydı. Bir akşam ev telefonu acı acı çaldı. Öyle derler, “telefonun acı acı çalması” da neyse, herhalde zamansız çalan telefonlar içindir.
-Alo buyurun.
-İyi akşamlar, ben Hayrullah. Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu’ndan arkadaşın. Numan Kurt’la mı görüşüyorum.
-Evet.
-Nasılsın Numan?
-Teşekkür ederim. Yalnız benim bildiğim okul arkadaşım iki Hayrullah var. Biri Ortaköylü, diğeri de Kırşehirli. Siz hangi Hayrullah’sınız?
-Ben mi, şöyle tanıtayım sana. Hani göz kapakları gözlerinden büyük olan Hayrullah.
-Hay Allah , bilmez miyim seni. Nasılsın, nerelerdesin?
-Ben de Ankara’ya taşındım, bizim çocuğun naklini Batıkent’teki bir liseye yaptıracağım. Senin Batıkent’te bir lisede çalıştığını öğrendim de…
Hayro’yla ilk iletişimimiz böyle oldu.

***
Kişinin dostluğu yüzüne, gözlerine yansıyorsa, o kişi engin bir alçak gönüllülükle kendisi ile dalga geçebiliyorsa, kendisine yapılan en küçük iyi davranışın, yardımın karşılığını verinceye dek rahat edemiyorsa o kişiyi anlatmak gerekir. Ben de öyle yapacağım. Hiçbir şakama kızmayan, alınganlık göstermeyen , benim ve diğer arkadaşların sesleniş adıyla Hayro’yu anlatacağım bugün. Belirttim ya,
eksik kalan şu olacak ki onun anlatıp bizi güldürdüğü her olayı burada anlatamam. Bazen tehdit de ediyorum onu.
Hayro’yla öğretmen okulunda aynı dönem mezunuyuz. Ayrı sınıflarda da olsak birbirimizi tanıyorduk. Ara sıra der ki bana:
-Yahu, ben seni okuldayken böyle bilmiyordum. Şişkin, kendini beğenmiş biri gibi gelirdin bana. Hiç de öyle değilmişsin.
-Şişkinlik kim biz kim bre Hayro. Biz, zor şartlarda yetişmiş köylü çocuklarıyız.
Neler neler derim ona; ama bizimki hiç alınmaz, kızmaz.
-Sen, benden iki yaş da büyüksün, daha ağzında eksiksiz ana dişin duruyor. Saçların da yerinde.
İki omzunu kaldırarak şişinir:
-Teşekkür ederim, kaporta sağlam, ama…
-Bir de şu okeyi iyi öğrensen.
-Ne diyorsun arkadaş, ben bunu altmış üçten beri oynarım. Elinde üç on üçlüsü olmayan oyuncudan mı sayılır. Zaten şu anda yeniliyorum, dişlerim gıcır gıcır ötüyor, ustura oldu.

***
Kırşehir’den emekli olmuş gelmişti; ama gelince de hiç boş durmadı. Bir benzin istasyonunda çalıştı, sonra da uzun süre bir yakınının sanayideki dükkânında oradakilerin deyimiyle “müdür” olarak koşturdu durdu. Sanayide çalışırken bir iki kez yanına gittim. Onun meşhur bir “sanayi çayı” deyimi var. Plastik bardaklarla veriyorlar çayı. Bardakların çoğu kullanmadan yağlanmış. Bizim Hayro pek sever bu sanayi çayını. Bana da sık sık takılır: “Haydi gidelim, sana bir sanayi çayı içireyim.” diye.
Benim bu konulardaki titizliğimi bilir bilmesine de yine de bu teklifini sık sık tekrarlar.
O takılır da ben boş mu dururum? Bir gün okey oynuyoruz. Ben, okey attım, sayılar ikiye katlanacak. Bizim Hayro soruyu yapıştırdı:
-Okeyi döndün de mi attın.
Benim elime fırsat geçti ya, hemen bastırdım:
-Hayro, şu zekâna hayranım, dönmeden okey atmak nasıl oluyor?
Arkadaşlar kahkahayı patlattılar.
Bir de ona, ”Sen çok yakışıklısın, İlyas Salman’ın Kırşehir şubesisin.” derim, daha neler neler söylerim de bu gönlü güzel insan bir kere bile kızmaz.

***
Hayrullah, bizim söyleyişimizle Hayro, kendisiyle de alay eden, hoş gönüllü insandır. “Niye beni bu kadar övdün?” diye bana kızacak, belki yine kızarıp utanacak; ama dilimizdeki “Yiğidin hakkını yiğide ver!” sözünü de unutmamak gerekir.
Onun kendi anlattığı “kendisiyle dalga geçen” iki anısıyla yazımı sürdüreyim:
“Öğretmen okulunda okurken bizim Mucur yolunda bakkalımız vardı. Tezgahın arkasında oturuyorum. O gün babam yok, dükkâna ben bakıyorum. Bu arada bir kadınla yanında küçük bir kız girdi dükkâna. Kadın beni görüyordu; ama çocuk beni göremiyordu. Geçmiş gün unuttum, almak istediklerini vermeye kalkınca küçük kız da beni gördü ve “ Anaaa!” diyerek annesine sarıldı.”
Bu anısıyla bizim Hayro, bize göre dünyanın yakışıklısı olduğu halde “tipsiz(!)”liğini anlatmak istiyor.
İkinci olayı da İstanbul’da yaşamış. Söz Hayro’da:
“Bir mağazada dolaşıyorum. Mağazanın her tarafı aynalarla dolu. Bir baktım, karşımda eli çantalı, takım elbiseli, kravatlı bir adam. “Ulan, bu tipsiz de kimmiş?” derken bir de ne göreyim karşımdaki aynada benim görüntüm var.”
Aşağıdaki olayı da birlikte yaşadık Hayro’yla. İsterse bana sitem etsin. O gün bizi çok güldüren bu olayı da anlatmadan geçemeyeceğim:
Üç okul arkadaşı, Hayro, Osman ve ben ikişer bira aldık. Benim arabayı boş bir alana çektik, yere kilim serip üzerinde biraları yudumlamaya başladık. Sohbet koyu, neşeler yerinde. Birinci biradan sonra böbrekler harekete geçmiş olmalı ki sırayla kurumuş ot yığını dibine yollandık. Etrafta tuvalet yok. Önce ben gittim. Sonra Osman yollandı ot yığınının yanına. Sıra Hayro’da. Bizimki gitti gelmez.
-Osman , ne oldu bu adama?
-Ben de merak ettim.
-Bir seslenelim bakalım.
-Hayroo, neredesin?
Biraz sonra ot yığınının dibinden kalktı, bize doğru geliyor Hayro. Geliyor da bir tuhaflık var. Ellerini önüne kapatmış, süklüm püklüm.
-Ne oldu Hayro? Bu halin ne?
-Ula, sormayın. Tam diz çöktüm, işiyorum, birden dizimde ıslaklık hissettim. Meğer sizin ıslattığınız yere diz çökmüşüm. Dizimi çekeyim derken kontrol elden gitti, tüm ön tarafı ıslattık. Aman kimseye söylemeyin. İyice kurutayım da eve öyle gidelim.
Hayro, anlattı ya, gülmekten ne Osman’da can kaldı ne bende. Az kalsın biz de onun gibi olacaktık.
Eh Hayro’yu anlatmışken bir de şiir döktüreyim ona:
Kendisiyle “tipsiz” diye
Dalga geçen bu adamı çok severim
“Ne tipsizi oğlum
Sen dünyanın en güzel adamısın” derim
Arkadaşın mı var
Hayro gibi olmalı
Ne yapacaksın zenginliği
Onun gibi dostlar
Dünyanın var malı
…………………………………………………………………………
Numan Kurt
26 Mart. 2017

21 Mart 2017 Salı

BAM TELİ KOPTU

"Âşık Veysel ve Tayfun Talipoğlu için..."
“Ne var ise sende bende
Aynı varlık her bedende
Yarın mezara girende
Sen toksun da ben aç mıyım?”
***
“Her kim olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel’i bağrına basar
Benim sadık yârim kara topraktır”
***
Büyük ozan, elli iki yıl önce yukarıdaki anlamlı dizeler gibi sayısız eserler bırakarak göçtü dünyamızdan. Sadık yâri kara toprağa kavuştu. Ben de onun anısına sadık kalarak onu ölüm yıldönümünde anmak istedim.
Bugün büyük ozanımız Âşık Veysel'in ölüm yıldönümü. Yedi yaşında gözlerini kaybeden, Anadolu'nun bu güzel insanı, halkın ta kendisi olan Âşık Veysel gerçekten anılmaya değer. Gözleri görmeyen, okur yazar olmayan bu insanı şiirleri ile tanıdığınızda onun düşüncelerine şaşar kalırsınız.
Veysel, 21 Mart 1973'te vefat ettiğinde ben yirmi iki yaşında, Muş -Bulanık- Karaağıl Oratokulu'nda öğretmendim.
Yıllar geçti ve Âşık Veysel'le ilgili duygularımı şu dizelerle dile getirdim.

21 Mart 1973
Bulanık- Karaağıl'da
Tezekle ısıtıp paltomla yattığım odamda
Âşık Veysel'in ölüm haberini veriyorlardı
Yeni aldığım camı kırık
Kondor marka radyomda
Çıkmıştı “iki kapılı bir han”ın son kapısından
Kavuşmuştu “sadık yâr”i kara toprağa
Yedi yaşında gözleri görmese de çiçekten
Bilmese de okuma yazmayı
Elinde sazı, dilinde avazıyla
Halk bilgesiydi Veysel
Yaşamıştı Şarkışla Sivrialan'da
Bir yıl önce ölümünden
Hacıbektaş 16 Ağustos şenliklerine gelmişti
Türkülerini dinletecekti
“Ben gidersem sen kal dünyada” dediği sazının telinden
Koluna girerek getirdiler sahneye
Oturttular bir sandalyeye
Meydan tıklım tıklım, kimsede çıt yok
Ama bir yerlerden değişik sesler geliyor
Slogan atıyor bir grup genç
Veysel'e karşı, o halk adamını, ozanını incitecek şekilde
Başka halk ozanları lehine
Belli ki çok üzülmüştü âşık
Şimdi aklımda yok
Susunca bu değer bilmez gençler
Bir fıkra anlattı Veysel
Sonunu şöyle bitirdi:
“Benim gibi imamın böyle cemaati olur” dedi
"Yaşlıyım, gözlerim görmüyor; ama siz de bir şey değilsiniz"
Demeye getirdi
Halk zekasıyla, ozan deyişiyle verdi dersini
Çaldı, söyledi
Kimsede tık yok, alkıştan başka
Bu halk bilgesi ne de güzel ders vermişti
Gençliğin değerbilmez heyecanıyla bağıran gençlere
O yaşta
***
Bir can daha gitti
Veysel’den kırk dört yıl sonra aynı günde
Bu sefer camı kırık radyodan değil
Televizyondan aldım haberi
“Bam teli” koptu yüreğimizin
Nasıl da nefessiz, heyecanla izlerdik yol hikâyelerini
Onunla gezerdik Anadolu’nun en ücra köşelerini
Çok güzel anlatırdı, gezip gördüğü yerleri
O yumuşak, tatlı sesiyle
Okurdu Türkçenin en güzel şiirlerini
Bizler gibi o da çok severdi Âşık Veysel’i
Güzel insandı, gençti
Aynı güne denk geldi Veysel’le ölümleri
Üzülüyoruz
“Bizim gibi düşünmüyor” diye dışlanan
İşinden edilen
Yitip gittikçe bu ülkemin değerleri

İçimiz sizlerin, bu cennet ülkenin sevdasıyla dolu
Sizi sevgiyle anacağız
Güle güle
Tayfun Talipoğlu
Ve kara toprağın Veysel'i
…………………………………….
Numan Kurt
21 Mart 2017

7 Mart 2017 Salı

"BAHARDA GÜL, GÜL BAHARDA NE GÜZEL"






Bahar gelmiş memleketime
Yeşille kaplanmış boz toprak
Çiçekler süsü olmuş toprağın
Can gelmiş çekirgeye, börtü böceğe
N. Kurt
***
“Cıvıl cıvıl, sessiz duran yuvalar,
Kelebekler birbirini kovalar.
Halı gibi nakışlandı ovalar...
Bölük bölük sarı, yeşil, mor şimdi. “
“Anadolu'da Bahar” şiirinin bir dörtlüğünde böyle diyor Abdürrahim Karakoç. Orta Anadolu bozkırlarının en güzel mevsimidir bahar. İşte bu mevsimde gitmek isterim özlemini duyduğum köyüme, memleketime.
Ankara’da hava sisli. Gün ağarırken pencereden dışarıya bakıyorum. Koca koca apartmanların arasında gökyüzünün az da olsa görünen kısmında maviliği de kaybolmuş. Oysa bahar geldi. Sabahın serinliğinde güneş pırıl pırıl, gökyüzü masmavi olmalı.
Her baharda gitmek istediğim, bazen de bu isteğimi gerçekleştirdiğim memleketim geliyor aklıma. Güler yüzlü, dost insanı dışında tek güzelliği baharı olan bozkıra özlem duyuyorum. Ağacı, ormanı olmasa da kırlar, bayırlar, tarlada ekinler yeşeriyor.
Mevsimlerin en güzeli baharda, bereket fışkıran bu topraklarda, insanlara iş, aş bulması gerekenler, hayat pahalılığına “Dur!” demesi gerekenler gelecek seçimi de her türlü yola baş vurarak kazanmanın peşinde. Savaştı, terördü, işsizlik, pahalılıktı, depremdi, seldi derken, ülkemiz böyle sorunlarla boğuşurken olası mı baharda baharı yaşamak.
Ankara’da hava sisli. Ben gitsem memlekete, seyretsem bozkırın yeşeren toprağını. Hayali bile güzel.
Ne yapar emekli? Benim gibi uykuyla arası yoksa uyanır sabahın köründe. “Adım Hıdır, elimden gelen budur.” diyerek içinden gelenleri yazar ak kağıt üstüne.
Ak kağıt olmasa da aldım klavyeyi önüme, dizelere döktüm ne gelirse içimden.
***
Baharda gül
Gül baharda ne güzel”
Neşet Usta nasıl da güzel anlatır
Gülü de baharı da
Bir de vurursa sazın teline
Sazın değil yüreğimin bam telini sızlatır
Gülü olmasa da baharda bozkırın
Gelincikler, papatyalar kırmızı, sarı, kırlarda
Çiğdem mi
O üflesen kopacak yaprağıyla boy verir tarlalarda
Tadına doyum olmaz bozkırda baharın
Ekinler serilmiş yere yeşil halı gibi
Çiçek nakışlıdır bozkır
Ağacı azdır ama güzeldir bu aylarda
Anlatırken baharı
Aklıma geldi halk filozofu Nasrettin Hoca
Hani o meşhur fıkrası var ya
Hoca’ya sormuş yine gevezenin biri
“Hocam, ne garip şu insanlar
Kış gelir soğuktan, yaz gelir sıcaktan
Şikayet edip dururlar
Bunlarınki de laf mı”
Şöyle bir bakmış bizim Hoca
“Be adam, ne anlatırsın sen
Yaz öyle, kış böyle olsun
Bahara bir şey diyen var mı”
“Baharda memleketimi özlerim” demiştim bir şiirimde
Ve ben
Ve içimde yine memleketime özlem
Nisanın ilk günleri gelince
Kendi başıma atlayıp arabaya
Görmek için bozkırın yeşilini
Duymak için sabah vaktinde poyrazın sesini
Düşmek isterim yollara
Ne zaman düşünsem memleketimi
Çocukluğum gelir aklıma
Köyümün “köy” olduğu yıllarda
Islanırdık pancar tarlasında
Birden bastırırdı kırk ikindiler
O anda kaçacak yer arardık
Traktör vagoneti yoksa yanımızda
Dönerdik hepimiz sudan çıkmış sıçana
Bin dokuz yüz altmışlarda, yetmişlerde
Yüz elli hanelik koca köy dümdüz ovada
Bereket fışkırırken toprağında
Okuyan gitti, çalışan gitti
Şimdi köyde yaşıyor otuz kırk hane
Kale duvarı gibi çevrilmiş avlular içindeki evlerde
Yok olmuş batınca bağırtan çakırdikeni
Süs, nazarlık değil artık
Köy evinin odasında asılı “üzerlik”
Bir yazımda “YIKIK DUVARLAR KONUŞTU” diye anlatmıştım
Boş, harabe evleri
Köyümün tükenişini
Göçse de kente, kasabaya insanımız
Hep yaşayacak bizde
O yıkık duvarlı evlerdeki anılarımız
İşte yine geldi bahar
Özlemimde bozkırımın baharda yeşeren toprağı
Hoş beş edip hatır soracak insanı
Tarlada üttüğüm firik
Boz toprakta sarı çiçeğiyle fırlamış çiğdem var
Nisanda gitsem oraya
Gezsem Hacıbektaş, Mucur pazarını
“Merhaba!” desem görürsem eski dostları
Muzaffer öğretmenin cennet köşesi bağında
Fırından yeni çıkmış sıcak pideyle
Tulum peyniri yesem
Hayal bu ya böyle düşüncelerle
Anlatırım aklıma gelenleri
Bıraktım köyümü bir yana
Yurdum geldi aklıma
Bir de yurduma gelse bahar
Kavgasız, mutlu yaşasa insanlar
Dost yaşasak konu komşuyla
Aydınlansak bilimin, aklın ışığında
Çalışıp kalkınmak varken
Bu bereketli topraklarda
Her gün sataşma, dövüş kavga
Avutuyorlar bizi
Göz boyayan mavallarla
Gün ola harman ola
Aydınlık günler gelsin artık
Sonumuz hayrola


…………………………………………………………….
Numan Kurt
7 Mart 2017

26 Şubat 2017 Pazar

OKUL NUMARANI UNUTMADIM ALİ


                                                           (Ali Yılmaz'a, diğer okul arkadaşlarıma)


“Uzun boylu, neşeli
Sınıfın da en küçüğüydü Ali
Burun biraz büyükçe otursa da yüzüne
Pek şirin görünürdü o yüz bize

Severdik
Şirin görünürdü cemali
Sınıfın da yatakhanenin de neşesiydi
‘Yaşın daha on yedi, maaş alamazsın” dediler mezun olunca
Büyüttü yaşını 1969’da öğretmen çıkınca
Şimdi fotoğraflarda görüyorum Ali’yi
Yine neşeli, yine mutlu
Hep sağlıklı hep çocuksu kalsın
Sevdikleriyle, torunlarıyla
Selam ve sevgilerimle birlikte bu yazım da
Ali’ye hatıra olsun

***
On beş yıl kadar önceydi. Görev yaptığım liseden emekli olmuş, Kızılay’da bir dershanede o zamanki adıyla ÖSS kurslarında çalışıyordum. Mezun grupların dersine girdiğim için hafta sonu ve pazartesi günleri boştum. Böyle günlerde ikinci adres “Emekli Öğretmenler Lokali”ydi.
Ali Haydar Yazar öğretmeni orada tanıdım. Benim Mucur’da uzun yıllar görev yaptığım gibi o da Hacıbektaş’ta çalışmış. Köylülerimden çok sayıda öğrencisi varmış. “Sadıklı hemşehrim nasılsın?” der, çağırırdı yanına, ara sıra o babacan öğretmenle sohbet ederdik.
Bir gün lokale girdim, Ali Haydar hoca ve bir arkadaş masalardan birinde oturuyorlar. Merhabalaştıktan sonra Ali Haydar Bey, sağa sola göz atmaya başladı. Belli ki batak oyununa dördüncü kişiyi arıyor. Biraz ilerdeki masada uzun boylu, dökülmüş, kalan kısmı da kırlaşmış saçlarıyla gezinen bir arkadaşa bağırdı:
-Niğdeli Ali, gel, kareyi tamamla!
-Tamam hocam geliyorum.
Hemen geldi, benim karşıma oturdu. Oturdu ya, bu arada benim kafamda karıştı. Daha önceki gelişlerimde bu arkadaşı lokalde görüyordum. “Sanki bir yerden tanıyorum.” diye düşündüm; ama yanına gidip “Arkadaş, bana hiç yabancı gelmiyorsun.” diye de sormamıştım. Bu “Niğdeli Ali” seslenişi beni uyandırdı sanki. Arkadaş karşıma oturduktan sonra Ali Haydar öğretmeni de şaşkına çeviren şu konuşma geçti aramızda:
-Arkadaş senin okul numaran 50’ydi ve adın da Ali Yılmaz.
-Senin de 38’di.
-Evet, ben sınıf listesinin ilk sırasındaydım, sen de ikinci sırada. 5A-6A sınıflarında aynı sınıftaydık.
-Aradan otuz üç yıl geçti, ben de seni burada hep görüyordum; ama emin olmadığım için soramıyordum.
Bu sırada, bizi şaşkınlıkla izleyen Ali Haydar Bey, o her zamanki babacan tavrıyla:
-Allah Allah, ben böyle isimden önce okul numarası söyleyerek tanışmayı da yeni gördüm. Oğlum, siz kafayı mı yediniz? Otuz üç yıl sonra numaralarınızı nasıl hatırlıyorsunuz?
-Sınıf listesinde birinci ve ikinci öğrenci oluşumuz, yatılı okuduğumuz için gece gündüz bir arada oluşumuz unutturmamış demek ki…
-Tövbe estağfurullah! Bir yaşıma daha girdim.

***
Oyundan sonra sohbet ettik Ali’yle. Ben yıllar sonra Ali gibi neşeli, hayat dolu arkadaşımı buldum ,diye sevinirken Ali ,çok geçmeden lokale hiç gelmez oldu. Ankara’da çocuklarından dolayı geçici olarak kalıyormuş. Sonradan öğrendim ki memleketine gitmiş, orada yaşıyormuş.
Şimdilerde bizler, Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu’ndan 1969’da mezun olanlar, altmış beş-yetmiş yaş aralığındayız. Bu facebook kanalıyla yedi sekiz arkadaşımla iletişim kurmuştuk. Sevgili Önder Pehlivan’ın kurduğu “1969 KIRŞEHİR ERKEK İLKÖĞRETMEN OKULU MEZUNLARI” grubunda hem sınıfımdaki hem de aynı devre mezun olduğum başka sınıflardaki arkadaşlarla iletişim içinde olmak emeklilik günlerimde beni mutlu ediyor.
Bizler, o okullarda çoğumuz köyden gelip köye hizmet için giden temiz Anadolu çocukları olarak okuduk. “YATILIYDIK, ÇİZGİLİ PİJAMALARIMIZ VARDI” başlıklı yazımda da anlattığım gibi o okulda pek çok anılarımız, sevinçlerimiz, üzüntülerimiz oldu. O okula gelinceye kadar doğru dürüst takım elbisesi, iskarpini olmayan bir öğrencinin devletin verdiği elbiseyi, ayakkabıyı giyince duyduğu mutluluğu bizler yaşadık.
Hayat, o iki gözü görmeyen halk bilgesi Âşık Veysel’in deyimiyle “iki kapılı bir han”dır. Küçük sevinçler bana büyük mutluluklar verir. Yıllar sonra sınıfın kuru fasulyecisi Ahmet Kirişçi’yle, o ufak tefek haliyle Karagülle’ye kafa tutan efesi Ahmet Çetinkaya ile, küçüğü, neşelisi Ali Yılmaz’la, kibarı, efendisi Selahattin Erdoğan’la, yıllarca aynı ilçede çalıştığımız iyi insan Recep Taşkıran’la, en yakışıklımız Yekta Şahin’le, yine Kaman’dan sevgili Şahin Kaman’la, yıllardır sık görüştüğümüz Yaşar Yalçın’la, okuldaki sakin halini fotoğraflarında bile gördüğüm Mehmet Özlemiş’le, Antalya’ya gidince görüşmeyi arzuladığım Ali Osman Gümüşbaş’la, paylaşımlarını zevkle izlediğim Dursun Berkok’la, sınıfın sessiz, sakin ağabeyi Mehmet Temuroğlu ile ve de o yıllarda resimlerine hayran olduğum, hanımefendi arkadaşım Ruhan Ökse’yle haberleşmek, onların sağlıklı olduğunu , torunlarla düşüp kalktıklarını görmek, çıkışına yaklaştığımız bu “iki kapılı han”da benim için ne büyük mutluluktur.
Hani bir şarkıcımız var
Elinde uduyla çalıp söyleyen
Bir “Anılar” şarkısıyla ünlenip
Yıllardır o şarkıyla ekmek yiyen
Biz de ne yapalım
Emekliyiz işte
Bu güzel hayatın akıp gidişinde
Anılarla avunuyoruz
Mutluluğu biraz da anıları
Anlatmak da buluyoruz
Duygusallık derseniz
Artıyor yaşlandıkça
Anlatacağım yaşadıklarımı
Bu hayatı yaşadıkça

***
Bizleri kırk sekiz yıl sonra bir araya getiren Önder Pehlivan’a, sınıfımda olmasa da diğer sınıflardan tanıdığım arkadaşlarıma bir gün görüşmek umuduyla sevgiler, saygılar.
..............................................................................
Numan Kurt
27 Şubat 2017

9 Şubat 2017 Perşembe

KUŞLAR GİDİYOR, KONACAK DÜNYA YOK ARTIK








'Bu dünya; yoruldu mu kuşlar konsun diyedir.''
Can Yücel
Meraklandırıcı olay anlatan öykülerden ayrı olarak anlatımı ön plana çıkararak “durum öyküsü” yazan Sait Faik Abasıyanık “Son Kuşlar” adlı öyküsünün sonunda kuş avcılarına, kuşlara tuzak kuranlara kızgınlıkla şöyle yazar:
“Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.
Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.”
Doğanın en güzel varlıkları olan kuşların doğayı terk etmesi yetmiş yıl önce bir öyküde böyle anlatılırken bizler de bunun en yürek burkan öyküsünü günümüzde suyu çekilen Seyfe gölünde, ülkemizin pek çok yerinde yaşıyoruz.
***
Oktay Akbal da İkinci Dünya Savaşı yıllarında yazdığı “Önce Ekmekler Bozuldu” öyküsüne “Önce ekmekler bozuldu sonra her şey.” diye başlar.
Özellikle şu yaşadığımız günlerde ekmekten sonra neler bozulmadı ki. Saymakla bitmez. Herkes her şeyi kendince algılar, yorumlar oldu. Öyle tarafgirlik, bencillik, ben bilirim anlayışı oluştu ki yaygın deyimle “Tuz koktu.” ve “At izi, it izine karıştı”
İşte böyle, hepimiz yaşananları seyrediyoruz. Ama diyeceğim şu ki “umut” yitmesin.
Ben, önce Orhan Veli Kanık'ın şiirinden Zülfü Livaneli'nin besteleyip söylediği şarkının sözlerini, sonra da ondan esinlenerek aşağıdaki dizeleri yazdım aklımın erip kalemimin yettiğince...
GÜN OLUR
“Gün olur, alır başımı giderim
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
Şu ada senin, bu ada benim
Yelkovan kuşlarının peşi sıra
Dünyalar vardır, düşünemezsiniz
Çiçekler gürültüyle açar
Gürültüyle çıkar duman topraktan
Hele martılar, hele martılar
Her bir tüylerinde ayrı telaş
Gün olur, başıma kadar mavi
Gün olur başıma kadar güneş
Gün olur, deli gibi”
Orhan Veli Kanık
***
UMUT TÜKENMESİN
Yelkovan kuşlarını hiç bilmem ben
"Gün olur, takılır peşlerine giderim" diyemem
Ama baharda, nisanda
Çıkarken gün yüzüne sarı çiçekli çiğdemler
Gürültüyle açarken başka başka çiçekler
Dumanı çıkarken sabah güneşiyle toprağın
Tanırım, bilirim
Ürkek, korkak sekişiyle serçeyi
Ve de attığım yeme koşan güvercini
Saçak altına yuva yapan kırlangıcı
“Martılar..” mı dediniz
Ancak deniz üzerinde görürüm martıları
Oysa
Benim bozkırıma çook uzakta
O güzel kuşların kanat çırptığı deniz
“Seninki de de şiir mi kardeşim, aklına geleni yaz
Şimdi sırası mı
Martının, serçenin, kırlangıcın
Hele de yelkovanın
Bak
Çivisi çıkıyor dünyanın
Ne bitmez terör belasıymış
Ülkemin her yanında
Al bayrağa sarılı şehit tabutları gelirken
Akarken göz yaşı anaların
Mutluluğu bulamadık öz yurdumuzda
Doldu memlekete her çeşit insan
Yabancısı olduk bu güzel vatanın
Öyle pahalandı ki hayat
Bugün aldığını yarın alamıyorsun
Yüzü gülmüyor ne alanın ne de satanın
Bırak, serçeyi, martıyı da
Bize onları anlat”
Anlattım onları da bildiğim kadarıyla zaman zaman
Ondan öteye ne gelir ki elimizden
Bizleriz olup bitenlere baktıkça kahrolan
Gökyüzünün güzelleri kuşlar kaçıp giderken
Önce ekmekler bozulup tuz kokarken
İsterimdim ki umutlar yaşasın içimizde
İsterim ki artık barış güvercinleri uçsun ülkemde
***
Orhan Veli ile başladım
Melih Cevdet’le bitireyim
Sözlerimi anlayana yetireyim
“Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma”

……………………………………………………

9 Şubat 2017
Numan Kurt


YILLAR DÖKÜLDÜ HAYATIMIZDAN MEVSİM SONBAHAR

  "Herkesin bir sonbaharı vardır; kiminin yaşamadan yaşlandığı, kiminin yaşlanmadan yaşadığı…" *** Sonbaharda Ne zaman çıksam soka...