30 Ocak 2026 Cuma

GEÇTİ GİTTİ ZAMAN



Cahit Sıtkı der ki "Otuz Beş Yaş" şiirinde:
"Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden böyle düşman görünürsünüz
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar
Evet, aynalar artık dost değil; ama yine de sağlıklı oldukça hayatın her yaşı güzel.
***
Benim doğduğum yıllarda doğanların pek çoğu gerçek doğum günlerini bilmez. O zamanın koşullarında bir köyde doğmak, gerçek doğum gününün yazılması için uygun zamanlar değil. Rahmetli annemin söylediğine göre "otlar biçilirken" doğmuşum. Bizim yörelerde de yanılmıyorsam otlar mayıs sonu haziran başlarında biçilir.
Her neyse, bu yıl yetmiş beşinci yaşın içindeyim. Geçenlerde bu "infuelanza" denen illet beni de bulunca aile doktorumuza gittim. Bazı ilaçlar yazdı ve dedi ki: "Hiç geniş kapsamlı kan tahlili yaptırıyor musunuz?" Düşündüm, uzun zamandır, anımsadığım kadarıyla 2011'den beri yaptırmamıştım. "Katarakt ameliyatları ve prostat kontrolleri sırasında sınırlı tahliller yapıldı; ama tam kan tahlilini hiç yaptırmadım." dedim.
Doktorumuz gerekeni yaptı ve beni kan tahliline gönderdi. Şimdi kolaylık çok, ertesi gün sonuçları kendiniz "e nabız"dan görüyorsunuz.
Ben, on kilo kadar versem de yüz kilo geliyorum yine. Tatlıyı, hamur işlerini severim. Dedim ki kendi kendime "Şimdi sonuçlara baktığımda şeker, trigliserid, kolesterol nerelere çıkmış kim bilir? Bir de on beş yıl önce geçirdiğim başka bir rahatsızlıktan dolayı karaciğer değerleri normal değildir." diye düşünürken bunlardan hiç referans, normal değer dışı bir sonuç çıkmadı. Olumsuz çıkan bir iki değer için de doktorumuz, "Önemli değil, suyu bol içmelisin." dedi.
Geçip giden, yetmiş beş yılı geride bırakan hayatımdan gençlikte kalan anılarımı paylaşacağım için bugün ne durumda olduğumu yazmak istedim.
***
"Anı bahçelerinde üşümek sıcaktır."
"Anı yazmak, ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır."
"Bütün anılar güzeldir. Anılardaki bütün insanlar güzeldir. Anı haline gelince her şey güzeldir. "
***
Biz öğretmen okullarında okurken bize gönderilen öğretmenler mezun oldukları eğitim enstitülerinin başarılı öğrencileriydi. Resim, müzik, beden eğitimi dışında diğer dersler iki grup da toplanmıştı o okullarda. Sosyal Bilgiler ve Fen Bilimleri grubu. İlk gruptan mezun olanlar tarih, coğrafya gibi derslerin yanında edebiyat dersine de girerlerdi. Fen grubunda olanlar ise matematik yanında kimya, fizik gibi derslerin de öğretmeniydiler.
Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu'nun beşinci sınıfında tarih dersimize bir öğretmen geldi.
O heybetli görünüşü gözümün önünde, gür sesi kulaklarımda. Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu’nun 5-A sınıfı. Okulumuza yeni gelen öğretmen tarih dersi anlatıyor. Kırk kişilik sınıfta tık yok. “Kastilya Kraliçesi İzabel, Aragon Kralı Ferdinand…” diye öyle bir anlatıyor ki dersi hayranlıkla dinliyoruz. Öyle öğretmenler vardır ki "Ben, .... dersini hiç sevmem." deseniz de bu ön yargınızı kısa sürede değiştirebilir. "İşte, bu öğretmen de onlardan biri." diye düşünüyorum.
***
Yıl sonu. Okulu bitirme sınavlarına giriyoruz. Son sınav da bittikten sonra beni çağırıyor öğretmenimiz:
-Gel bakalım Kurt, sana bir görev vereceğim.
-Buyurun hocam.
-Yakında mezuniyet töreniniz var, spor salonunda yapılacak bu tören.
-Evet…
-İşte o törende öğrenciler adına konuşmayı sen yapacaksın.
Şaşırıyorum, ter basıyor beni. Bırak mikrofonla konuşmayı, onu elime almış biri değilim. Yine de “Hayır yapamam.” diyemiyorum.
-Tamam hocam.
-Ben, en kısa zamanda bir ses provası için seni çağıracağım.
Düşündüm, bunca öğrenci arasından neden beni seçmişti öğretmenimiz? Meraklandınız değil mi? “Kim bu öğretmen?” diye. Okulda göreve başladıktan sonra ilk nöbetinde kenarı beyaz şeritli eşofmanları giydiği için “Kling” lakabını alan rahmetle, sevgiyle, saygıyla andığım Necati Öğüt öğretmenimiz. O sıralarda bir gazetede “Kling” adıyla foto roman yayımlanıyordu. Kling karakterindeki foto roman kahramanı da beyaz şeritli eşofman giymişti.
Birkaç gün sonra çağırdı beni. “Gel, şu ses provasını yapalım.”
Ben de heyecan provaya giderken bile doruk noktada. Spor salonuna birlikte gittik. Ses düzeni hazırdı. Mikrofon karşısında bana bir şeyler söyletti. Şöyle bir düşündü:
-Senin sesin mikrofonik değil, bu konuşma görevini başka arkadaşına vereceğim.
-Siz bilirsiniz.
Sevindim; o akşam heyecandan tir tir titremeyecektim. Üzüldüm; o yaşta koca okulda bu görev benim için bir onurdu. Pekiyi, Necati Bey, o görevi neden bana vermek istemişti? Düşünür, şu sonuca varırım: Benim, okulu birincilikle bitireceğimi tahmin ediyordu. Evet, derslerim iyiydi; ama ben bitirme sınavlarında ancak geçerli not alacak kadar çalışmış, öyle birinci olmayı falan hedeflememiştim. Sonunda takıntısız bitirdim; ama birincilikten epey uzak olarak. Öğretmenlik yıllarımda bana verilen bayram, tören konuşmalarını yaparken hep bu olayı hatırladım. Başlangıçta bir heyecan olsa bile birkaç cümle söyleyince geçiyordu heyecan.
Biz, okulun neredeyse tüm öğrencileri çok sevmiştik onu. Saygıyla anıyorum.
***
Okul haziran döneminde bitince Nevşehir-Kozaklı- Kanlıca köyüne atandım. Köyün ortasında girişinde küçük bir aralıkla sonra bir odası olan eve yerleştim. Dördüncü sınıfı okutmaya başladım. Mesleğin başlangıcı, bende bir heyecan bir heyecan… Aradan on gün geçti, Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü’nü kazandığıma ilişkin haber kağıdı geldi. Sevindim, izin alıp okuldaki ikinci sınav için Konya’ya gideceğim. Aileden “Mesleğe geçtin, maaş alıyorsun, niye gidip de üç yıl daha okuyacaksın?” deseler de dinlemedim.
Türkçe Bölümü’ne girebilmek için hem yazılı hem de mülakat sınavına girdim. Mülakatta sorulan soruyu hiç unutmam. Komisyondaki öğretmenlerden biri: “ Senin ilçen Hacıbektaş, nüfus kağıdında öyle yazıyor. Peki Hacıbektaş mı ismin Hacı Bektaşi Veli’den almış; yoksa Hacı Bektaşi Veli mi ismini Hacıbektaş ilçesinden almış?” Hacıbektaş ilçesinin eski adının “Sulucakarahöyük” olduğunu biliyordum, yanıtı kolayca verdim.
Yazılı sınavda da önemli olan kompozisyondu.
Ertesi gün sonuçları dinlemek için okulun önüne toplandık Bizim bölüme yatılı olarak on kişi alacaklardı. Bir müdür yardımcısı anonsla duyurmaya başladı. İlk on kişiyi okudu adım yok. Üzgün üzgün dönmeye hazırlanırken şu anonsu yaptı: ” Türkçe Bölümü’ne yirmi kişi alınacak .Yatılı girecekleri okudum. Gündüzlü olarak üç kişinin başvurusu var. Geri kalan yedi kişiyi gündüzlü olarak yedekler arasından alacağız."
Yedekleri okumaya başladı. İlk isim benim ismimdi. Okula girebilecektim. İlk yıl gündüzlü okuyacak, sınıfı geçersem ikinci yıl yatılıya alınacaktım. Öyle de oldu. İkinci yıl yatılı olarak başladım okula. Büyük kentte, bir evde bin bir zorlukla geçen dönem bitmiş, yatılılık döneminin rahatlığı başlamıştı.
O zaman öğretmen okulu öğrencilerinin tek gideceği yüksek okul eğitim enstitüleriydi. Üç yıllık eğitim sonunda ortaokul veya liselere branş öğretmeni olarak atanıyorlardı bu okulları bitirenler. O üç yılı, sıkıntılı geçen üç yılı başka bir yazımda anlatacağım. Gündüzlü okuduğum ilk yılı dizelere dökmeye çalıştım:
Bir arkadaş tanıdım
Okulun ilk günlerinde
Keşanlı Behçet Şen
O da benim gibi gündüzlü girmiş
Ben Türkçe, o Sosyal Bilgiler Bölümü’nden
Tanıştık, konuştuk, birlikte ev tutacağız
Güçlüklerle de olsa bir yıl o evde oturup okuyacağız
Gezdik Konya’yı sokak sokak
Bu kentte eğitim enstitülülere ön yargıyla bakılır, ev verilmezmiş
Düşünceye bak
Doğruymuş
“Bekara ev yok.” dediler her çaldığımız kapıda
Sonunda iki arkadaş, bizden bir devre önce
Matematik Bölümü’nde
Bir göz odaların verdiler eski bir yapıda
Verdiler vermesine de
Ne Behçet de para var ne bende
Sabah kahvaltısız giderdik, öğleyin bir çay- simit
Akşama mı, ya makarna ya yumurta
Gençtik; ama ne gezer bizde para
O zaman hayalinde kavuşursun kız arkadaşa
Yıl sonuna doğru akşam yemeği için
Yazıldık bir lokantaya
Yataklarımız yere serili, somyamız bile yok
Ama tahta kaplı tavanda fare çok
Akşam şöyle yer yatağımıza uzanınca
Koşardı grup halinde fareler
Tavanın bir ucundan bir ucuna
Alırdım elime kırk dört numara ayakkabımı
Fırlatırdım tavana
Ses bir an için kesilir
Başlardı biraz sonra yine curcuna
Öyle böyle tükendi bir yıl
Geçtik ikimiz de sınıfı
Yazıldık yatılıya
Şimdi sevgili Behçet'le haberleşiriz ara sıra
Yıllar sonra buluştuk bu sanal ortamda
***
İşte böyle. Çocukluk yıllarımı “BÖLÜK PÖRÇÜK” başlığıyla beş bölümde anlatmıştım. Bugün de hem Necati Öğüt öğretmenimizi anmak hem de eğitim enstitüsünün ilk yılındaki sıkıntılar geldi aklıma. Masal anlatmadım, “Gökten üç elma düştü.” diyecek değilim. İşte gençlik yıllarımdan bir kesit. Yaşanılan her şey anlatmaya değer. Yeter ki kaleminin ucu sivri, klavyenin tuşu sağlam olsun.
Sevgi, saygı, hoş görü, vefa, değerbilirlik; tüm iyilikler, güzellikler sizinle olsun.
………………………………………………………………………
Numan Kurt
28 Ocak 2026

 

KUŞLAR DA GİDİYOR

Öykücülüğümüzün büyük ustası Sait Faik Abasıyanık, "Son Kuşlar" adlı öyküsünün sonunda şunları yazar: "Dünya değişiyor dostla...