18 Şubat 2016 Perşembe

KARA BULUTLAR ÇÖKTÜ





Numan Kurt'un fotoğrafı.


Numan Kurt'un fotoğrafı.


Böyle günlerde duygularımı yazarak anlatmaya çalışıyorum. "Bu güzelim ve gelip geçici dünyada nedir bu vahşet?" sorusuna cevap bulamıyorum. Yapanlara lanet olsun.
***
Biz
Uzatıp ayağımızı otururken
Sıcacık evlerimizde
Bir ateş düştü
Türkiye’nin kalbi Ankara’nın göbeğine
Nasıl da güneşli, güzel bir gündü

Birden akşamüzeri gökyüzünü
Sardı kara bulutlar
“Biz güvendeyiz!” mesajı yollarken yakınlarımıza
Ocaklara yine ateş düştü
Yakmaz mı düştüğü yeri
Göğe yükselecek ağıtlar

Üç, beş, on beş, yüz beş kişi de olsa
Yitirdiklerimiz
Her gün üçer beşer al bayrak altında
Gelirken şehitlerimiz
Yaptıkları tek şey var yönetenlerin
Terörü kınamak, lanetlemek
Artık bırakın bu lafları kardeşim
Bırak ben kınayayım, lanet okuyayım
Vatandaş olarak
Bu şerefsizliği önlemek senin görevin

“Ah, bir de başkan olsaydım!”
Şimdi tek derdimiz bu
Topluyoruz muhtarları, kaymakamları
Kafalar eğilip kalkıyor emme basma tulumba gibi
Çankaya’ya inat yaptırdığımız sarayda
Meydan geniş, salon sıcak
Atıyoruz nutku

Şimdilik “Güvendeyiz!” mesajını yazdık eşe dosta, akrabaya
Ya yarın
Kenetlenelim, birlik olalım bitsin bu terör, bu kahpelik
Güvende yaşasın en azından çocuklarımız
Biz de saplanmayalım şu Ortadoğu bataklığına
Bakıyorum
Sanki azalıyor gitgide Anıtkabir’in ışığı
Barış içinde yaşayalım
Kavuşalım bilimin, aklın, Atatürk’ün aydınlığına
………………………………………………………………………………………
Numan Kurt
18 Şubat 2016

15 Şubat 2016 Pazartesi

GÜZEL GÜNLER YAŞADIK


İnsanoğlu çeşit çeşit. Beş parmağın beşi bir mi? Kimi mutlu olmak için “Armut piş, ağzıma düş!” misali büyük beklentiler içindedir. “Ah, şu lotodan, piyangodan bize de çıksa!” diye düşünür ya da aile varlıklı ise kalacak mirasın hayalini kurar. Kimi de dışarıdaki çat ayazda titreyerek eve geldiğinde yüzüne vuran “ev sıcaklığı” ile ya da eşinin, çocuklarının gülümsemesi ile mutlu olur.
Artık yaşlanıyoruz, hatta bırakalım “…yaşlanıyoruz”u, yaşlandık bile. Eee yaşlanan insan da en çok geçmişten söz etmeyi sever. Yolun sonu görünürken gelecek üzerine hayaller kuracak değiliz ya! Ben de çok sakin, sıradan yaşadığım bu hayatta mesleğim gereği hep “insan”la uğraştım. Öğretmenlik mesleği beni çok değişik insanlarla karşılaştırdı. Yapım gereği öyle kimseyle ciddi anlamda dövüşüm, kavgam olmadı. Kırgın, küs olduğum kişilerin bile sayısı çok az olmuştur. Elimden geldiği kadar ortaokul, lise düzeyindeki öğrencilere güzel dilimin kuralları yanında kendi anlayışıma göre “insan olmayı” da öğretmeye çalışmışımdır. Bunu bir övünme olarak görmeyin. Öğrencilerimin büyük çoğunluğunun ortak görüşüdür bu. Sayıları az da olsa bazı ön yargılılar hariç tabi. Yazıma girerken de belirttiğim gibi beş parmağın beşi elbette bir değil.
Bugün hâlâ konuşup görüştüğüm bir arkadaşımla yaşadıklarımı anlatacağım. Anlatacağım kişiyi bu yazıyı okuyan eski öğrencilerimden bir kısmı da yakından tanıyacaktır. Kim mi bu? Şimdi onu, onunla yaşadıklarımızı anlatıyorum. Belki eski öğrencilerimizin dudağında hafif bir gülümseme bırakırım.
                                                                                     ***
Hayat çizgimiz birçok yerde paralellik taşımıştır Hüseyin Saylam’la. Onu yakından tanıyanlar kendi aramızda konuşurken kendisinden “Goca Üssüyün” diye bahsederiz. Bedensel iriliğinin yanında gönlü de kocamandır. Benim onunla tanışıklığım 1960’lı yılların başında başlar. Nevşehir’de ortaokulda okurken o da lise son sınıfta okurdu. O zamanlardan kalma iki sözünü unutmam: “Cebir kitabını altmış kuruşa sattım,
sonra gördüğünüz gibi matematikçi oldum anasını satayım.” Bir diğer lafı da “Ula bunlar ne zaman büyüdü, biz lisedeyken ufacık bebelerdi, bunlara fırından ekmek getirtirdik.”
İkinci yaşanmışlığımız Konya’da oldu.
1971 yılının bir pazar günü. Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü’nde okuyorum. Herkes tatil gününde gezip eğlenirken ben sınıfımızdan bir arkadaşla ders çalışıyorum. Yarın Dilbilgisi dersinden yazılı sınav var. Arkadaş sınıfın yüksekçe olan kürsüsünde, ben aşağıda sırada oturuyoruz. Durmuş, bir ara dışarıya bakıyor. Bana dönüp:
-Bak, bir hemşehrin geliyor, senin gibi iri yarı.
-Hadi oradan benim kimim kimsem gelmez, sen nereden benim hemşehrimi tanıyorsun?
-O gövdesiyle biraz sana benziyor.
Ders çalışmaya devam ediyoruz. Aradan beş dakika geçiyor, sınıfın üstü camlı kapısından içeriye bakan bir kafa. Bizi görünce kapıyı açıp giriyor.
Tanıyorum.
-Ooo! Hüseyin ağabey, hoş geldin.
-Hoş bulduk. Yahu sen ne zaman büyüdün de buralara geldin?
Bizim Hüseyin ağabey Konya Doğanhisar’da çalışıyormuş. Hem mezun olduğu okulu görmeye hem de benden bir üst sınıfta okuyan akrabam Duran Deveci’yi ziyarete gelmiş. Benim de orada olduğumu bilmiyor. Duran beleden öğrenince de doğru benim yanıma… Biraz sohbetten sonra onu yemeğe götürdük.” Bizim okulda yemeklerde köpek başı kadar et çıkardı.” dediği yemekhanede yine onun çok sevdiği kadınbudu köfte vardı. Gerçi Hüseyin ağabeyin sevmediği yiyecek yoktur, pişmemiş domatesten başka.
1973 yılının öğretim yılı başında Mucur Ortaokulu’na atandım. Saylam da orada matematik öğretmeni. Güzel günler yaşadık. Hepsini anlatmaya kalksam sayfalara sığmaz. Onun iri yarı gövdesinin yanında saflığını, her şeye inanırlığını anlatan iki birkaç anımızı yazacağım buraya.
                                                                             ***
1975 yılı Mayıs ayının sonu yaklaşıyor. Öğrencilerin geçip kalma notları idareye verilmiş, okulun kapanmasını bekliyoruz.
Okul katibimiz rahmetli Ali Rıza Demirörs’ün odasında oturuyorum. İkimiz varız.
-Ali Rıza ağabey!
-Buyur Numan Bey!
-Gel seninle şu bizim Saylam’a bir oyun oynayalım.
-Ne yapalım?
-Ben, ona bir öğrencinin ağzından tehdit mektubu yazacağım, sonra postahaneye gidip postalayacağım.
-İnanır mı dersin?
-Ben yazayım da sen bak, inanır mı inanmaz mı?
Saylam, o yıl ortaokulda öğretmen; ama lisede de derse giriyor. Oturdum daktilonun başına, aşağıdaki satırları yazdım beyaz kağıda:
“Sayın Hüseyin Saylam,
Ben, Mucur Lisesi dördüncü sınıfında Cebir dersinde ikmale bıraktığınız bir öğrenciyim. Adımı yazmıyorum; ama siz tahmin edersiniz. Benim notumu düzeltip bu dersten beni geçirmezseniz size gece karanlığında yedi buçuk liralık kurşun yeter…”
Mektubu bir zarfa koydum, doğru Mucur Postahanesi’ne..”Hüseyin Saylam- Mucur Ortaokulu” adresine postaladım. Yarına okulda olurdu mektup.
                                                                                ***
Ertesi gün yine katibin odasındayım. Postacı biraz sonra gelir. Çok geçmedi geldi postacı. Ail Rıza ağabey, hademenin biriyle çağırttı Saylam’ı.
-Saylam, sana mektup var.
-Hayırdır, bana pek mektup gelmez ya!
Yanında rahmetli Alaattin Tulga arkadaşımız da var. Mektubu aldı, açtı. Okuyunca rengi attı.
-Allah Allah! Kim bu serseri, isim de yazmamış.
-Ne oldu Saylam, kötü bir haber mi var?
-Tehdit mektubu yazmış serserinin biri.
Mektubu alıyorum elinden, yazılanları seslice okuyorum.Bu arada bizim Saylam da konuşmaya başlıyor. Ben onun konuştuklarını çaktırmadan bir kağıda not alıyorum. “Vay şerefsiz vay! Beni vuracakmış. Ulan daha Savaş, Barış küçücük. Babasız ne yaparlar? Hanım şu yaşta dul mu kalsın…” O anlattıkça ben yazıyorum.
Yan yana oturduğu Alaattin Bey de sürekli koluyla dürtüyor.
-Kalk savcılığa gidelim.
Biz caydırmaya çalışıyoruz; ama onlar kalkıyorlar, savcılığa gidecekler. İşte şimdi işler sarpa sarıyor. O zamanki savcı ile aynı apartmanda komşuyuz. Üstelik savcının eşi Özden Hanım da okulumuzda öğretmen. İş ciddiye alınır, sonunda şaka olduğu ortaya çıkarsa biz zor durumda kalırız.
Yoldan çeviriyorum onları. “Gelin, ne adamlarsınız yahu! O mektubu ben yazdım. Saylam’ın konuştuklarını yazıp gülmek için…” diyorum. Sonra odada yazdıklarımı okuyorum, gülüşüyoruz.
                                                                             ***
İkinci anlatacağım da yine bir mektup olayı. Yine 1975 yılı. Hüseyin Saylam’ın yaşı otuzu geçmiş. Bu yaz istese de istemese de yedeksubay olarak askere çağrılacak, on sekiz ay askere gidecek. Biz yine Ali Rıza Demirörs’le bir oyunun peşindeyiz.
-Ali Rıza ağabey!
-Buyur hocam!
-Gel şu Saylam’ı asker edelim.
-Nasıl olacak o?
-Kısa dönem yedeksubay askerlik kanunu çıkacakmış. Saylam onu bekliyor. Kanun çıkmadan sen ona resmi bir yazı yaz. Ben postahaneden postalarım ona. Ne de olsa Askerlik Şubesi’nin eski memurusun. Askeri yazışmaları bilirsin. Gel, biz bunu Polatlı’ya topçu olarak asker edelim. O şimdi dört gözle kısa dönem yasasını bekliyor.
Daktiloya kağıdı sürüyor bizim katip. Askeri numaralar vererek, altına eski bir şube başkanının adını yazarak bir resmi yazı döktürüyor. Sarı zarfa koyup üstüne de resmi pul yapıştırıyoruz. Bir zahmet postahaneye kadar gidiyorum.
Ertesi gün koluna girip “Gel, Hüseyin ağabey, bizim katiple iki laf edelim.” diye onu katibin odasına götürüyorum.
Postacı yine her günkü gibi saat 10.00 sıraları geliyor.
Ali Rıza ağabey resmi yazıları açıyor. Biraz sonra:
-Saylam, bu yazı seninle ilgili, pek iyi haber değil.
-Ne oldu katip, ne diyor yazıda?
-Sen, Polatlı’ya asker olmuşsun. Kısa dönem de çıkmadı. On sekiz ay gideceksin.
-Gördün mü başıma geleni? Hep bundan korkuyordum. Çocuklar da küçük. İlk dört ay maaş da vermiyorlar. On sekiz ay çekilir mi arkadaş?
Yazının altındaki imza ve resmi mühür onun inanması için yetiyor.
Yine o anlatıyor, ben yazıyorum sonra gülmek için.
Daha önceden planladığımız gibi Ali Rıza ağabey devreye giriyor:
-Bak Saylam! Ben, Askerlik Şubesi’nde çalıştığım için bu işten anlarım. Ben, şimdi bu yazıyı sana tebliğ etmemiş olacağım, yani senin haberin olmayacak. Ardan zaman geçince de kısa dönem yasası çıkar, kurtarırsın. Yalnız bir şartım var. Bize birer paket Samsun alacaksın Tekel’den.
-Size on paket feda olsun. Yeter ki kurtarın beni!
Yazıyı yırtıyor bizim katip. Saylam da buna inanıyor saf saf. Doğru okula yakın Tekel binasına gidiyoruz.
                                                                  ***
Okul müdürümüz Ahmet Şimşek’in bir yakınının düğünü var Kabaca (Pınarkaya) köyünde. Sekiz on kişilik arkadaş grubu gündüz gözü düğündeyiz. Düğün odasında hemen yemek sofrası kuruluyor. Düğün yemekleri peş peşe sofrada. Bizim Saylam gelen tabağı temizliyor. Yemeğin sonunda bir sini içinde kızarmış kuzu geliyor sofraya. İçtikleriyle biraz çakırkeyf olan Saylam, müdüre dönüyor:
-Ulan Ahmet, Allah belanı vermesin! Niye söylemedin kızarmış kuzunun geleceğini?
Yine de kuzunun büyük kısmını mideye götürüyor.
                                                                 ***

Hüseyin ağabeyle sohbet ederken diyelim ki bir kişinin adı geçiyor. “Saylam, sen bu adamı tanıyor musun?” dediğimiz de onun meşhur lafı: “Ne bileyim ben, enikken kulağını mı kestim?” olur.
Şimdi o yetmiş yaşın üzerinde. Kışın Ankara’da, Yazın Didim’de. Yaşlanmanın verdiği bazı rahatsızlıkları var. Bugün telefonla konuştum hatırını sormak için. Sonunda dedim ki:” Hüseyin ağabey, bugün senin için yazacağım. Yaşadıklarımızı kağıda aktaracağım. Eh, birkaç eski öğrencimiz, arkadaşımız okur da yüzünde buruk bir gülümseme belirirse o bize yeter."
“İstanbul’dan geldikçe Ahmet Özer
Toplar bizi bir araya
Ankara’da
Yad ederiz eski günleri
O, Hüseyin Saylam, ben
Ve Turan Kaya
Ne kadar da gençtik Mucur Ortaokulu yıllarında
Şimdi hepimiz adım attık
Yaşlılığa”
……………………………………………………………………..
Numan Kurt
16 Şubat 2016

19 Ocak 2016 Salı

DAYIM FOTOĞRAF İSTEMİŞ




Öğretmenlik yıllarımda çok sevdiğim bir hikâyeyi dersine girdiğim tüm sınıflarda okurdum.Doktor
yazar Muzaffer Hacıhasanoğlu'nun bu hikâyesi beni de öğrencilerimi de çok etkilerdi. "BİR FOTOĞRAF CANLANIYOR" adlı bu hikâyede yazar akşam evine giderken yerde çamura bulanmış bir fotoğraf bulur. Bu fotoğraf kısa bir süre önce elektrik direğinden düşüp ölen bir elektrikçinin aile fotoğrafıdır. Yazar, fotoğraftakileri tek tek konuşturarak bir aile dramını anlatır. Merak edenler bu hikâyeyi internetten bulup okuyabilirler.
Ben de eski siyah beyaz fotoğraflara bakıp şiir yazmayı seviyorum. Aşağıdaki fotoğraf en az elli beş yıllık, belki daha fazla. Ben de baktım ve bu dizeleri yazdım.
..................................................,.............................................

Nedense
Siyah beyaz olanlarını severim fotoğrafların
Hani güneş ışığı tüm kirliliği gösterirken gündüzleri
Saklar ya ay ışığı geceleri tüm pislikleri
Ben de ay ışığındaki görüntülere benzetirim
Siyah beyaz olanları
Duvar dibinde çekilmiş
Gurbete gönderilecek o fotoğrafları

Dokuz kişiyiz ak kağıt üstünde
Dede, ebe, ana ve de biz torunlar
Altmışlı yılların başında dayım askerde
Mektup gönderir
Der ki ucu pullu mektubunda
“Bir fotoğrafınızı gönderin ailece
Özledim köyümü, sizleri
Oturur bakarım
Talimden sonraki her tüfek çatımında”

Kırılır mı hiç “bir oğlan”ın isteği
Topladı dedem bizleri
İlicekli Debrah
O şakacı, esprili adam
Fotoğraf makinesi elinde
Elma, üzüm sattığı eşek arabası yedeğinde
Dilinde de hiç bitmeyen şakaları
Köye geldiğinde
Çektirdik bu fotoğrafı duvar dibinde

Nazik yenge yok bu fotoğrafta
Bu fotoğraf kocasına gönderilecek
Ayıp olur
Durulur mu kocaya gönderilecek fotoğraf için
Kayınbabanın yanında

Dedem, sekiz köşe şapkası, çiçek bozuğu gözleri
Ve de az gülen yüzüyle
Nasılsa
Yanına almış
Hiç adını söylemeden çağırdığı ebemi
Dedemi anlattım daha önce
Şimdi sıra diğerlerinde

Ebem, yani ninem, anamın anası
Sessiz sakin kadınların en hası
Tatillerde köye geldiğimde
“Hoş geldin kurbanım!” sözü dilinde
Elinde de çok sevdiğimi bildiği yoğurtla dolu
Kalaylanmış bakır tası
Adı Ümüş, kendi gümüş; ama hiç gün görmemiş
Sırtında kadife ceketi
Altında üç eteği
Başında bürgüsü, sarığı, kucağında torunu
Onca yıllık ömrü
Kasabayı, kenti görmeden geçmiş
Ne yakınları ne de konu komşusuyla hiç olmadı sorunu
Bakınca tam solunda fotoğrafın
İnce, zayıf, uzun bir kadın
Benim anam
Hani şu bir çok yazımda anlattığım
Mektuplar yazdığım
Kocası memur; ama kendisi tam bir köy kadını
Başında siyah bürgüsü, kolunda kolcağı
Hep açık çocuklarına kucağı
Bir eli ev işlerinde hamurda
Bir eli tarlada, ahırda
Poz veriyor askerdeki
Biricik kardaşına
Fotoğrafın en başında ağabeyim
Ak gömleğin yakasını çıkarmış ceketinin üstüne
Yakışıklı mı yakışıklı
O zaman öğretmen okulunda
Şimdi sağlık dileklerimizi yolluyoruz
Kendisi Antalya’da
Yetmiş beş yaşında
En önde, ortada teyze oğlu Nafiz
Koca bir yırtık pantolonunda
Bu fotoğrafı görmüş geçenlerde
“Benim yırtık pantolon şimdi moda oldu gençler arasında” diye yazmış
O da şimdi mutlu, rahat
Torunlarla uğraşıyor İstanbul’da
Kim mi o tozdan topraktan beyaz entarileri siyaha dönüşmüş çocuklar
Benim kız kardeşlerim
Şimdi yaşları altmış civarında
Yanlarında boylarınca torunlar
Okumak mı vardı o zaman kızlara köy yerinde
Çoluk çocuğa karışıp
Ev hanımı oldular
Ben mi
Beni mi sordunuz
En arkadayım
Dedemle ebemin arasında
İşliğimin üstünde kocaman kafa
Şimdi altmış beş yaşında
Yaşadıklarını anlatan, fotoğraflara şiirler yazan
Bir emekli
Selam olsun eşe dosta
............................................................................................................................
Numan Kurt
19 Ocak 2016

5 Ocak 2016 Salı

"BEN, O KÖYÜ ÇOK SEVDİM"






                      (1950'li yıllardan bugüne idealist bir öğretmen öyküsü)
Bin dokuz yüz elli dört yılında
Bir öğretmen gelir
Hacıbektaş'ın Sadık köyüne
Yeni bitirmiştir öğretmen okulunu
On sekiz yaşında çiçeği burnunda
Şimdi Balıkesir'de yaşıyor, seksen altı yaşında
Hiç unutmadı o ilk çalıştığı köyü
Tanıyan, bilenler de onu
Öğrencileri, insanları hep aklında
Ne o köyler kaldı artık ne de köylerde öğretmen
Yok artık köy çocuklarını okutup köylüye öncülük eden
***
"Poyrazı dondururdu akşamları
Masa üstü gibi dümdüz ovanın
En ucunda köyün
Koca binanın bir küçük odasında
Ve de gaz lambasının ışığında
Ben düşünürdüm
Boz önlükleri, ak yakalarıyla
Burunlarını işlik kollarına silmiş
Soluk yüzlü, soğukkuyu ayakkabılı
Ama saygılı
Köy çocuklarını"
***
“Ankara’ya kadar gelmişken Mucur’a kadar uzanıp can dostum Hasan Çavuş’u da ziyaret edeyim.” dedi kendi kendine. Otuz yedi yıl çalıştıktan sonra şimdi emeklilik işlemleri için gelmişti başkente. Üşenmemeliydi, ne vardı ki Ankara’dan Mucur’a? Atladı mı otobüse üç saat sonra oradaydı.
Otobüs . bozkırın ortasında yılan gibi kıvrılan yolda giderken o yöre halkının kendilerine has şiveleriyle konuşmalarını bir süre dinledi. Sonra daldı otuz yedi yıl öncesine...Bu yolculuk onu ta 1954 yılının yaz sonuna götürdü:
Savaştepe Köy Enstitüsü’nü bitirmiş, Hacıbektaş’ın Sadık köyüne atanmıştı. Bozkırın ışığı olan köy enstitüleri kendisi son sınıfa geçtiğinde kapatılmış öğretmen okullarına dönüştürülmüştü. Asılsız söylentilerle kapatılan bu okullardan sonra Anadolu’yu aydınlatan bir ışık söndürülmüştü.
İlçeye göreve başlama dilekçesini verdikten sonra Hanomag marka bir traktörle köye ulaşmıştı 1954 yılının yaz sonu sıcak bir gününde. Köyde onu Hasan Kurt ve İlhan Tekin karşılamışlardı. İşte şimdi Mucur’a yerleşen Hasan Kurt’u ziyarete gidiyordu. Köyde kaldığı üç yıl içinde onlarla çok güzel dostluklar kurmuştu. Bu arada 1960’lı yılların başında vefat eden İlhan Tekin’i de rahmetle andı. Köyde “Hatip” namıyla anılan Hakkı Çavuş muhtardı. Koca Anadolu bozkırının ortasında düz ovaya kurulmuş bir köy. Toprak damlı evleri, çatılı okulu, selektörü ile ağaçsız; ama insanları ile samimi bir köy…
Okulu gezmiş, yakın zamanda köye dönmek üzere memleketi Balıkesir’e gideceğini söylemişti. “Yook, “ dedi muhtar ve ilk tanıdığı köylüler, “…gidersen geri dönmezsin.” Söz vermişti döneceğine; ama yine de “Gömleğini rehin bırak, inanalım döneceğine” demişlerdi. Eee, öğretmenin gömleği de kıymetliydi o zamanlar hani. Onlarda böyle gömlek ne arar. Çoğunun giydiği yakasız işlik.
1954’ün eylülünde yüz on öğrencili okulu açtı . Okula gelen üç beş kişi. O zaman için köy yerinde iş güç bitmemiştir. Zaman içinde bütün öğrencileri okula getirmeyi başarmıştı. Bunu başarmak için denediği yollardan biri de bisikletle gidip tarlalarda, harmanda öğrencileri bulup okula getirmekti.
Okulun adına yüz elli dönüm tarla vardı. Bu önemli gelir kaynağını iyi kullandı. Bahçe duvarını yaptırdı, bahçeyi ağaçlandırdı. Her yıl okulu teftişe gelen ilköğretim müfettişinin de takdirini kazanmıştı. Bu müfettişin de önerisiyle bir 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın ilçedeki daire amirlerinin, çevre köylerdeki öğretmen ve öğrencilerin katılımıyla Sadık köyünde kutlanmasına öncülük etti..
Sadık köyünde üç yıl kalmıştı.. İlk iki yılında bekardı, son yılında sevgili eşi Şennur Hanım’la birlikte geldi köye. Eşi de kültürüne, âdetlerine yabancı olduğu bu köyü ve köylüleri çok sevmişti. Çünkü onlar alçak gönüllü insanlardı. Bekarlık döneminde İzzet öğretmenin en yakın dostlarından biri de evleri okula çok yakın olan Kara Mustafa dedenin oğlu Tahir Dayıoğlu’ydu. Geldiğinin ikinci yılında da Alişan Deveci muhtar olmuştu.
Köyde okuma seferberliği onunla başlamıştı. İlkokulu bitirdikleri halde Asım Kurt ve Mustafa Taş’ı okula devam ettirdi, onların öğretmen okulunu kazanmalarına yardımcı oldu. Köyde ilkokuldan sonra ortaokula gitme olayı İzzet Ernur’un öğrencileriyle başladı.
Üç yıl içinde köylü onu çok sevmişti. Köyden ayrıldıktan sonra değişik yıllarda köyü ve eski dostlarını ziyaret etmeyi hiç ihmal etmedi. Şimdi otuz üç yıl sonra yine yollardaydı. Sadık köyünün hiç unutamadığı, “velesbitiyle tarlada öğrenci toplayan” bu idealist öğretmen.
Otobüs muavininin “Sayın yolcular Kırşehir’e geldik, otobüsümüz Mucur’a kadar gidecektir, Mucur yolcuları inmesin.” Sözleriyle daldığı hayalden, gözünün önünden şerit gibi geçen otuz beş yıl önceki yaşadıklarından sıyrıldı İzzet öğretmen. Yarım saat sonra dostu Hasan Kurt’u ziyaret edecekti. İçini bir heyecan kapladı.
***
(Aşağıda anlatılanlar İzzet öğretmenin köye gelişinden kırk yıl sonra köyü ve öğrencilerini ziyaretiyle ilgilidir.)
-Alo!
-Alo, ana sen misin?
-Benim oğlum. Balıkesirli İzzet öğretmen bizi ziyarete geldi de sizi de görmek istiyor, akşam bize gelin.
-Olur ana, yemekten sonra geliriz, bir ihtiyacınız var mı?
-Yok.
İzzet Ernur öğretmen, ben ilkokula başlamadan köyümüzde öğretmenlik yapmıştı. Ağabeylerimin öğretmeniydi. Üç yıl kaldığı köyümüzde ayrıldıktan sonra bu unutamadığı ilk görev yerine birkaç kez dost ziyaretine gelmişti. Ayrıca iki yıl önce birlikte çalıştığım Balıkesirli bir arkadaşımı ziyarete gittiğimde onu bulmuştum. Akşam da evine ziyarete gitmiştik arkadaşımla birlikte. Gece geç vakitlere kadar aradan bunca yıl geçmesine rağmen hem kendisi hem de eşi Şennur Hanım bana köyde onların kaldığı yıllarda yaşayan bütün aileleri sormuşlardı. Herkes hâlâ akıllarındaydı.
Babamlarda o akşam çaylar, kahveler içildi, sohbet edildi. Yatma vakti geldiğinde:
-İzzet hocam, ben yarın okuldan iki gün izin alıp sizi gezdirmek istiyorum. Köye, Kayseri'ye, Kırşehir'e gideriz, tüm eski öğrencilerinizi görürsünüz.
-Çok memnun olurum, sana zahmet olmasın.
-Yok, ben sabah erken gelirim. İsterseniz şimdi bize gidelim, bizde kalalım.
-Olmaz, ben Hasan Çavuş'u görmeye geldim, gece de burada kalmak istiyorum.
***
Sabahın erken saatinde Mucur terminalinde Kayseri'ye giden otobüse bindiğimizde orta sıradaki koltukların birinde tek kişi vardı. Mucur'da oturan, köyümüzde öğretmenlik yapan hala oğlu Ahmet Ünlütürk. Her gün köye gidiş geliş yapıyordu. Beni görünce:
-Ne o dayı oğlu, hayırdır nereye?
-Köye gidiyorum.
Bu arada kaşla gözle yanımdaki kişiyi soruyordu.
-İzzet Hocam, sizin öğretmeniniz.
O anda bizim Ahmet'i görmeliydiniz. Elinde yeni yaktığı sigarasını nereye söndüreceğini şaşırdı. Hoş beş ettiler. Bunca yıl sonra neredeyse kendi emekliliği gelen hala oğlu, öğretmenine sigara içerken yakalanmış öğrenci gibi suçlandı, saygısını gösterdi.
Köy sapağına gelince otobüsten indik. Şimdi tam hatırlayamıyorum; ama başka bir vasıtayla köyü ulaştık. Köyün içi her kış olduğu gibi çamurluydu. Ahmet, okuluna yöneldi, biz de hemen yanındaki köy kahvehanesine girdik. Kahvehane ağzına kadar dolu. İçeri yoğun sigara dumanı. İçeri girince selamımızı duyanlar okey masasından kafalarını kaldırıp baktılar. Ben:
-Köyümüzün yıllar öncesindeki öğretmeni İzzet Ernur hocamla sizleri ziyarete geldik.
Bir kaç ağızdan "Hoş geldiniz!" sesi çıksa da beklediğimiz yakınlığı bulamadık gibi geldi bana. Okeyin başındakilerin çoğu öğretmenimizi pek hatırlamayanlardı. İzzet öğretmenin de yüz ifadesinden anladım bunu. Bu arada Göbekli Bayram ağabey, masaların arasından fırladı geldi:
-Vay, İzzet hocam, hoş geldin, sefalar getirdin köyümüze.
-Hoş bulduk Bayram.
Köyümün bu güzel insanı bizi kucaklarcasına dışarı çıkardı.
-Haydi bizim eve gidelim.
Bayram ağabeyin evinde yemek, çay, kahve, sohbet derken iki saat kadar oturduk. Bu arada Bayram ağabeyin telefonuyla Abdullah Tekin amca da geldi . İzzet öğretmenin de keyfi yerine geldi.
***
İkindi üzeri Kayseri yolundaydık. Öğretmenimizin öğrencilerinden çoğu Kayseri'ye yerleşmişti. Hemen hemen hepsi öğretmendi. Onları görmekten de ayrı mutluluk duyacaktı.
Ağabeyimin Talas'taki evinin yakınındaki durakta belediye otobüsünden inince önümüzde yürüyüp giden Ahmet Akyürek'i gördüm. Biz de peşinden giderken:
-Şu gideni tanıyabildin mi İzzet hocam?
-Yüzünü görmem lazım.
Biraz ilerleyip bakınca:
-Yahu bu bizim Ahmet Akyürek değil mi?
-Evet, bunca yıl sonra tanıyabilmeniz çok ilginç.
-İlkokulda iken "Kafa gidiyor, kafa gidiyor!" derdi sık sık.
Yürüdük. Ahmet'in omuzuna dokundum, dönüp baktı:
-Oooo! Hoş geldin nasılsın?
-İyiyim, sen nasılsın, nereye böyle?
-Eve gidiyorum?
-Misafirimi tanı bakalım.
Ahmet, baktı baktı tanıyamadı. "İzzet öğretmenimiz." deyince o da hemen elini öptü. Beni şaşırtan da öğretmenimizin hafızası oldu.
O akşam öğretmenimizin Kayseri'deki öğrencilerinin hemen hemen hepsi Yusuf ağabeyimin evindeydi. Geç vakte kadar sohbet edildi, anılar anlatıldı. Mutlu oldu İzzet öğretmen.
Misafirler gidip de yatağa başımızı koyduğumuzda "İzzet hocam, yarın da Kırşehir'deyiz, iyi geceler." dedim. Yorgundu, hemen uyudu.
***
Kayseri'den Kırşehir'e gelen otobüsten ağabeyim Asım Kurt'un oturduğu Bankaevleri'nin yanında indik. Öğle yakındı. Eve doğru giderken İzzet öğretmeni elinde siyah çantayla görünce aklıma muzırlık geldi. Ağabeyim de Tevriz yengem de onu öğrencisiydi.
-Hocam sizden bir isteğim var..
-Hay hay, buyur söyle!
-Şimdi ağabeyimin evine vardığımızda kendisi okuldadır. Evde yengem olur. Eğer sizi görünce tanımazsa ben sizi satıcı olarak tanıtacağım. Hani şimdi etrafta çok sayıda kitap, ansiklopedi, çeşitli eşya satıcıları var ya!
- Haydi bakalım, seni mi kırayım, biraz neşeleniriz.
Zili çaldık. Kapıyı yengem açtı. Meraklı ve şüpheli gözlerle:
-Hayırdır, bu okul gününde, önemli bir şey mi var?
-Yok yenge, izinliydim de sizi de ziyaret etmek istedim.
-Hoş geldiniz, buyurun!
İçeride kaşla gözle yanımdakinin kim olduğunu soran yengeme:
-Bu ağabeye sizin merdivenlerde rastladım. Çarşaf, yastık kılıfı gibi şeyler pazarlıyormuş. Çantasını açsın da bak!
Bu arada İzzet öğretmen eğilip çantasını açmaya kalkışınca ikimiz de makaraları koyverdik. Şaşkın şaşkın bakan yengeme:
-Tanımadın mı İzzet öğretmenini?
-Amaaan! Gerçekten o mu?
-Evet yenge gerçekten o, bizleri ziyarete gelmiş.
Boynuna sarıldı öğretmeninin. İkisi de duygulandılar.
Biraz sonra ağabeyimi aradı yengem. İsmini vermeden "Misafirimiz var, eve gel!" diyerek.
Çok geçmeden ağabeyim geldi. Salona girer girmez misafiri görünce "İzzet hocam!" dedi O kadar yer gezdik, insan gördük, yıllar sonra onu görünce tanıyan tek kişi Asım ağabeyim oldu. "Nasıl tanıdın?" diye sorduğumuzda da "Şakaklarının üstündeki saçlardan..." dedi.
***
Sevgili öğretmenimiz bu gezimizden sonra çok mutlu oldu. Şimdi seksen dokuz yaşında Balıkesir'de yaşıyor. Eşi Şennur Hanım'ı kaybetmiş. Oğlu Tuncay Ernur'la internette iletişim içindeyiz. İlk işim bu yazdıklarımı ona göndereceğim. İzzet öğretmenimize okusun diye. Ben, çok sık olmasa da kendisiyle telefonda konuşuyorum. Köyümüzün altmış yıl önceki bu vefalı, idealist öğretmenine selam olsun.
***
"Sevgili öğretmenim
Yılardır hep sizi yazmak istedim
Oysa ben sizin öğrenciniz bile değildim
Bozkırdaki köyümde
Sekiz köşe şapkalı köylülerim
Hiç unutmadılar sizi
Siz de vefalı oldunuz yıllar içinde
Size nice sağlıklı yıllar diler
Ellerinizden öperim"
Numan Kurt
6 Ocak 2016
Ankara

13 Aralık 2015 Pazar

NASIL DA GÜLÜYOR GÖZLERİ ÇOCUKLARIN



                                                    
                                                             (Torunlar ve tüm çocuklar için)
Anlatmıştım ya bir yazımda
“Onlar Büyürken” diye
Bebekliklerini, ilk yürüyüşlerini
Ve de ilk sözcüklerini
O sözcükleri tatlı dilleriyle
Yarım yamalak söyleyişlerini
Hele de
“Dede!” deyişlerini
Geçti aradan beş yıl
Anaokulu, baba okulu derken
İlkokula başladı bizimkiler
Birinci sınıfta Duru
Okumayı söktü sökecek
Sesleri öğreniyor önce
Durmadan tekrar ediyor o gün öğrendiklerini
Eve gelince
“Dede!” dedi geçenlerde bana
"Senin adını okumayı da yazmayı da öğrendim
Bak, şuraya yazayım  da göstereyim sana”
Yazdı, getirdi; heceledi okudu
Pek de güzel yazısı var
Ne büyük mutluluktu benim için
Beyaz kağıt üzerine sanki
Rengarenk nakış dokudu
Bu ara tuttuğu takımı da değiştirmiş
Hani ben de Yiğitalp de Galatasaraylıyız ya
O da bizim takıma geçmiş
Ne derse desin kanmıyor artık
Babaya

Yiğitalp mi
O yaramaz başka bir âlem
Babasının, annesinin söylediğine göre
Ders zili çalar çalmaz
Kendisi gibi yerinde durmaz ekibiyle
Koşuşturuyormuş
Her teneffüste
Sırtı başı
Kan ter içinde
Bir futbol merakı başladı ki sormayın
Ne olacak zamane
Elinde onlarca kart
Hangi futbolcuyu sorsan cevap hazır
Kabul etmiyor hiç yenilgiyi
Oynadığımız tüm oyunlarda
Ne zaman yenerse beni
“Ben yendim!” diye
Eller hep havada
Ne zaman gelecek olsa hafta sonları
Bize
İki el yine havada
Bizim evde onun için özgürlük var ya
Belki size tuhaf gelir ama
Ben,  bazen okullarına gidip
Okul bahçesinde oynarken
Gizli gizli bakıyorum
Onlara

Tek olduklarında sarılmıyorlar pek dedeye
Ne zaman bir araya gelseler
Ben “Kim önce sarılacak bana!”diye bağırdığımda
İkisi birden çıkıyor tepeye

Büyüsünler sağlık içinde analı babalı
Torunlarım
Ve de tüm çocuklar
Dünyanın tüm çocukları
Onlar topraktan yeni çıkan fidan gibi
Onlar baharda kır çiçekleri
Yaşasınlar barış içinde bir dünyada
Ey dünyayı kana bulamak için
Hırlaşanlar
Hatta kana bulayanlar
Sizde bu fidanların, çiçeklerin
“Geleceğimizi karartmayın!” diyenlerin
Vebali var
……………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Numan Kurt
13 Aralık 2015



30 Kasım 2015 Pazartesi

BAHARDA ÖZLERİM MEMLEKETİMİ

Ortaokula gittiğim 1963 yılından sonra, on iki yaşındayken köyümden ayrıldım. Ayrıldım derken yaz tatillerinde köyde olurdum. Ne zaman ki Tarım Kredi Kooperatifi memuru olan babam köyümüzdeki on beş yıllık memuriyetinden sonra başka yere atandı, benim köye gidip gelişim de azaldı.
Bunca zaman sonra o zamanlar yüz elli hane olan köyümün yaşayışından, kültüründen, insanlarından neleri anımsıyorsam anlatmaya çalıştım. Geçmişteki bin bir türlü yoksunluk içindeki yaşam bugünkünden daha mı iyiydi? Rahatlık ve edinimler açısından hayır. O zaman geçmişin hayaliyle mi yaşıyorum? Ona da hayır; ama o yılları da bugünün gençlerine anlatmak gerek.
Şimdi göç nedeniyle otuz kırk hane kalan köyüme yılda veya iki yılda bir giderim. O gidip gelişlerimde de gördüklerim bazen geçmişe götürür beni. İçimden gelir, anlatırım duygularımı, sıralarım dizeleri. İşte öyle bir gidişten sonra kalemden kağıda dökülenler.
***
Ekinler boy atar, yeşerir, otlar büyür
Açar düğmecik otunun mavi çiçeği
Aklıma düşer memleketimin uzayıp, kıvrılıp giden yolları
Ekinler arasında cır cır öten çekirgesi
Börtü böceği
Kışı çamur, yazı toz duman olsa da
Doyumsuz olur baharı
Atlar giderim arabaya kendi başıma
Yollarda yeşermiş ekin tarlaları
Yaklaştıkça
Bu yaşta bile bir heyecan kaplar içimi
“Köyümü göreceğim..” derim
“..kırını, bayırını, çakırdikenini, üzerliği ve de kangalını
Havasını içime çekeceğim bozkırın
Ziyaret edeceğim uzak yakın akrabaları"
Tam yaklaşırken köye kıvrılan yoldan
Şıh Mehmet ağabeyin tarlasının yanından
Yani Suçıkan’dan
Durdururum arabayı
Fotoğrafını çekmek isterim köyümün
İnerim arabadan, çıkarırım makineyi
Tarlalara bakarım
Tarlaların bittiği yerde kıraçlara
Karpuz teveklerini birbirine bağlayıp
Tarlalardan köye giden tozlu yollarda
Seğirtip koşuşumuz gelir aklıma
Toz direk direk havada
Dökerdik tarla farelerinin kıraçtaki deliğine
Tenekelerle suyu
Biraz sonra çıkardı farecik yuvasından
Karnı davul olmuş
Telaşla koşardı sağa sola
Sonra mı
Sonra düşerdi tepetaklak
Seyrederdik fareciği biz çocuklar
Ettiğimiz işkencenin farkında olmayarak
Birden gökyüzüne baktım
Araba dururken yol kenarında
Yolculuk ettim geçmişe , daldım yıllar öncesine
Köyün üstündeki bembeyaz bulutlarda
Pancar teklemeye giderdik tarlaya
Kadın, kız, çoluk çocuk
Tam da bu ayda, nisanda
Önce beyaz bulutlar yükselir küme küme
Sonra ikindiye doğru
Kararır bulutlar tam tepemizde
Yağmur serinliği vururdu yüzümüze
Ses verirdi büyüklerimizden biri
“Haydi yağmur geliyor, doluşun vagonete
Islanmadan ulaşalım köye…”
Daha köye varmadan başlar kırkikindiler
Toz toprak giysilerimiz ıslanır
Sırsıklam oluruz
"Bereket yağıyor bereket" sözleriyle avunuruz
Dalıp gitmişken kıraçtaki otlara
Ve de gökteki bulutlara
İrkildim bir traktör kornasıyla
Selam verdi, geçti gitti bir köylüm
“Uğrayacağım yerler var! Ne duruyorsun? ” dedim kendi kendime
Bindim arabaya
Yönümü çevirdim köyün üst başından aşağı mahalleye
Kimseyi göremedim köyün içinde
Her gelişimde olduğu gibi uğradım yine
Terk edilmiş köyümün az sayıdaki sakinlerinden
Mahir amcamın evine
Attık sandalyeleri kapının çıkışına
Hatır sorma, söz sohbet derken amcaoğluyla
Güler yüzü ve de üstünün uğrasıyla Yeter bacı geldi yanıma
Hoş beşten sonra “Aç mısın, tavuklu pilav var!”
“Yok, karnım tok!” dedim ve ekledim
“Siz ekmek mi yapıyorsunuz tandır damında?”
“Ekmek yapıyoruz komşularla”
Der demez tokluğumu unuttum, hemen sordum
“İçli çörek var mı içli çörek, tavuklu pilav da neymiş
İşte o benim için bal börek”
“Olmaz mı, yaparız senin için” dedi Yeter bacım
O ak bürgülü Anadolu kadınının tüm sevecenliğiyle
Çok zaman geçmedi aradan
Geldi yine yanımıza
Yanında ayranı, beş altı içli çöreğiyle
Gezdim köyün içinde
Az kalsa da vardı birkaç akraba daha
En sonunda bir dua okumak için anaya, babaya
Uğradım göçmen köyü yolundaki mezarlığa
Yılda bir kere olsa da
Tandırda pişen çöreğin kokusu gibi gelir
Köyümün kokusu burnuma
Anlattım
Köyün girişinde fotoğraf çekerken aklıma gelenleri
Mahir amcanın Yeter bacının ayranını çöreğini
Ömrüm oldukça gideceğim her baharda
Özlüyorum poyrazı sert bozkırımın havasını, suyunu
Daha nice yıllar anlatmak isterim
Bozmak istemem bu güzel
Ve de tatlı oyunu
……………………………………………………………………...
Numan Kurt
1 Aralık 2015




29 Kasım 2015 Pazar

"ŞIP" DİYE SEVMİŞİM BEN








Gençlik başımda duman. Dünya gözümde pespembe. Bu yıl ikinci yılımmış, kazanamazsam babam çok kızar, ailem üzülürmüş hiç umurumda değil. Varsa da yoksa da Selma. “Âşığım ben Selma’ya/ Yüzü benzer bir aya..” şarkısı dilimden düşmüyor. Geceleri uykum yok. Sınıfta öğretmen ders anlatıyor, benim gözüm Selma’da.
“Karasevda” derler ya! Ben de karasevdalandım Selma’ya. Akşama kadar iyi. Selma’nın yanındayım. Gece olup da yastığa başımı koyunca uyku tutmuyor beni. Kıvranıyorum yatakta. “Yoook, Selma olmadan yaşayamam ben. Ne olursa olsun önce anneme sonra da babama açacağım konuyu. Okumasam da çalışır, evimi geçindiririm, Selma kabul etmezse sözlenip dört yıl beklemesini isterim.” diye cesaret veriyorum kendime. Dershaneye gidip onu görünce de “Hele şimdilik bekleyeyim, sonra açarım konuyu bizimkilere.” diyorum.
Selma, dershaneden arkadaşım. Derslere başladığımız günlerde o da yavaş yavaş tanışmaya başladığım diğer arkadaşlarım gibi herhangi biriydi. Geçen yıl üniversiteyi kazanamamıştım. Babam, pek umudu olmasa da zor koşullarda beni yine Kırşehir’de başka bir dershaneye gönderdi. Anlayacağınız dershanede de kıdemli öğrenci olmuştum. Bu yıl derslere sanki koşarak, uçarak gidiyordum. Öyle dersi iyi dinleyeyim, bu yıl sınavı kazanayım diye düşündüğümden falan değil. Beni uçuran neydi biliyor musunuz? Selma’nın aşkı. Delicesine tutulmuştum. Gecem gündüzüm o olmuştu.
Selma mı…? O, benim gibi yanar tutuşur bir durumda değildi anladığım kadarıyla; ama benim yanıp tutuşmuşluğuma da tepki göstermiyor, beni reddetmiyordu. Zaten “Yok, ben arkadaşlık falan istemiyorum.” dese çaresiz boynumu büker, kaderime küserdim.
“Ne olursa olsun yarın bizimkilere konuyu açmalıyım.” dedim o gece. Yine uyku tutmamıştı. Annem, her anne gibi beni anlayacak, onaylamasa bile “hayır öğütler” verecekti; ama ya babam…

***
-Anne, mutfağa gelir misin?
-Ne var oğlum, ben akşama kadar mutfaktayım.
-Hele gel, sana söyleyeceklerim var.
Param kalmayınca babamdan parayı annemin aracılığıyla istediğim için yine öyle sanmış olacak ki gecikmeli de olsa geldi annem.
-Söyle bakalım, paralar suyunu çekti mi yine?
-Yok anne, bu sefer konu başka, babamdan önce sana açmak istedim.
-Neymiş o?
-Bir kıza âşık oldum. Bizim dershaneden. Gece gündüz aklımda. Geceleri hiç uyuyamıyorum. Derslere yalnız onun yanında olabilmek için giriyorum.
-Eeee!
Annemin bu “Eee!”sinden bir alaycılık, sözümü ciddiye almama sezdim; ama ne olursa olsun kararlıydım.
-Bu kızla sözlenmek, kısa zamanda da evlenmek istiyorum anne. Şaka yapmıyorum.
Annem, bir şeyler düşünmüş olacak ki “Sen bunu babanla konuş oğlum, biliyorsun son söz onda biter.”

***
Babamla birbirimizden gizlimiz saklımız olmaz. Arkadaş gibi konuşuruz, konuşuruz da bu konu babamı kesin şoka sokar. Küçüklüğümden beri rahat büyümüşümdür. Beş kişilik ailesinin geçiminde dar geliriyle zorlansa da babam, annemin de örgü örerek verdiği destekle bizi kimseye muhtaç etmemiştir. Bunları düşünürken ortaokul yıllarında yaşadığım tatlı bir anıyı da anlatmak isterim:
Ortaokula yeni kaydoldum, birinci sınıftayım. Babam o zaman ilçenin yakın bir köyünde öğretmenlik yapıyor. İlkokuldan ortaokula geçince takım elbise, kravat, okulda değişik ortam, arkadaşlar, köy okulundan gelen bana ilginç geliyor. Okul kooperatifine her gün ilk teneffüste ilçenin pastanesinden sıcak sıcak poğaçalar getiriyorlar. Ders biter bitmez kooperatife koşuyorum. Bir değil iki tane poğaça alıyorum, kapının önünde de iştahla yiyorum. Hafta içi her gün tekrarlanan bu durum babamın da arkadaşı olan öğretmenlerimden birinin dikkatini çekmiş. Babamla bir karşılaşmalarında, “Senin oğlan, seni batıracak. Her teneffüs iki poğaça yiyor.” diye takılmış. İşte o “damak tadı keyfi” beni şimdi yüz on kiloya çıkardı.
***
-Baba, sana bir şey söylemek istiyorum.
-Söyle oğlum, ne zamandan beri çekinir oldun?
-Çekinmiyorum da tepkinden korkuyorum, seni üzmek istemiyorum.
-Anlat bakalım.
-Evlenmek istiyorum baba.
-Hele bak sen, bu da nereden çıktı oğlum?
-Dershaneden bir kıza tutuldum. Gece gündüz aklımdan çıkmıyor.
-Senin yaşındakilerde olur böyle şeyler, buna “şıpsevdilik” denir. Zamanla unutursun. Dershanede ikinci yılın, adam gibi çalış, üniversiteyi kazanmaya bak. Ben kendi karnımı zor doyuruyorum, bir de senin evinle mi uğraşacağım.
- Ben çalışır, geçindiririm baba.
- Bak, yavaş yavaş sinirleniyorum. Bu konuyu sen anlatmadın, ben de duymadım. Haydi şimdi güle güle.

***
Ne ders çalışmak istiyor canım ne de televizyona bakmak. Aklımda hep Selma. Yatağa uzanıyorum, uyku nerde? Buna bir çare bulmalıyım. Benim Selma’yla evlenmem, en azından şimdilik bir yüzük taktırmam gerekir. Anneden, babadan öğüdü aldık. Kim kaldı o zaman?
Kim mi kaldı? Dedem, benim aslan dedem. Ömrünü ateşin, kara isin içinde bilek gücüyle çalışarak geçiren dedem. Anlarsa beni o anlar.

***
-Dede!
-Söyle kuzu.
- Şu işini beş dakika bırak da sana anlatacaklarım var.
Dedem, iş önlüğünü çıkardı. Ter, kara is içinde kalmış alnından, yanaklarından aşağı doğru akmıştı. Bir sigara yaktı:
-Neymiş bakalım paşanın derdi?
-Dede, ben bir kıza âşık oldum. Sizin zamanınızda böyle şeyler yoktu; ama sen beni anlarsın diye sana geldim. Annem, babam pek ciddiye almadılar beni. Geceleri hiç uyuyamıyorum. Dershanede ikinci yılım, sen de biliyorsun, ders çalışamıyorum. Ben evlenmek istiyorum dede.
Eliyle çenesini şöyle bir sıvazladı dedem. Bıyık altından hafifçe de gülümsediğini hissetim. Elini omzuma koydu:
-Bak sevgili torunum Murat, sen kaç yaşındasın?
-On dokuz.
-Çalıştığın bir işin var mı?
-Yok.
-Diyelim ki evlendin. Şimdi sana bir hesap yapıyorum.
- Ben, körkütük seviyorum dede. Çalışır kazanırım.
-Evladım, okumazsan o kız sana zaten gelmez. Sen, beni dinle.
-Dinliyorum.
-Ev kirası kaç lira olur?
-En az üç yüz lira.
-Yiyeceği, içeceği; odunu, kömürü; elektriği , suyu ; çarşısı, pazarı…derken sana ayda iki bin lira gerekir. Nasıl geçindireceksin bu evi?
-Peki ben ne olacağım dede? Hiç aklım başımda değil.
-Hele zaman bırak. Okulunu kazan, bitir, işin gücün olsun. O zaman gel yanıma.
Boynu bükük ayrıldım dedemin dükkânından. Bu arada cebime de bir ellilik sıkıştırmıştı.

***
Zaman ilaç oldu bana. Babamın dediği gibi pek çok insanın on beş yirmi yaş arası yaşadığı “şıpsevdilik” dönemini dedemin de gerçekçi öğütleriyle atlattım. Dedem ilkokul mezunu; ama hayat deneyimi çok fazla. Babam öğretmen. Şimdi babama bazen takılırım. “Dedem senden daha akılı çıktı baba!” derim. Bana şöyle bir bakar: “H…tir, e…ş..k, benden yüz bulsan hemen evlenecektin. Şimdi görüyorsun öyle evlenenleri. Âşığım, ölüyorum, canım, hayatım… üç gün sonra boşanma…” der.
Üçüncü yıl sonunda üniversiteyi kazandım. Babam o zaman kazandığım okulu beğenmese de şimdi güzel bir işim, ailem var. Selma mı? Ara sıra aklıma geldikçe buruk bir gülümsemeyle “Bir rüzgarmış, esti, geçti gitti.” derim.
……………….
Siz de sevdiniz mi o yaşlarda “Şıp!” diye
“Onsuz yaşayamam” dediniz mi
Ben sevdiğimi sandım on dokuz yaşında
Ya dedem olmasaydı
Ya bana o hayat dersini vermeseydi
Zaman zaman o günleri hatırlarım
Alnındaki teri, elindeki çekiciyle
Dedemi anarım
…………………………………………
Numan Kurt
29 Kasım 2015

YILLAR DÖKÜLDÜ HAYATIMIZDAN MEVSİM SONBAHAR

  "Herkesin bir sonbaharı vardır; kiminin yaşamadan yaşlandığı, kiminin yaşlanmadan yaşadığı…" *** Sonbaharda Ne zaman çıksam soka...