28 Haziran 2016 Salı

YATILIYDIK, ÇİZGİLİ PİJAMALARIMIZ VARDI



Köy enstitüleri üretkenliğinde olmasa da
Yine güzeldi bizim öğretmen okullarımız
Yatılıydık devlet babanın korumasında
Sabah akşam bir aradaydık
Hababam sınıfı tadındaydı anılarımız
***
Geçmişe takılıp kalmak değildir
Yaşananları anlatmak
Nedir öyleyse elli altmış yıl öncesine yolculuk
"Öyle hızlı geçti ki zaman..." düşüncesiyle
O yılların zorluklarını, kültürünü, yaşayışını
"Söz uçar gider, yazı kalır." diyerek
Bugüne aktarmak
Maksat bu olmalı
Doludur emekli öğretmenin anılar dağarcığı
Ne varsa o dağarcıkta boşaltmalı
***
-Bu çocuğun tasdiknamesini veremem, gelin beni dinleyin , lisede okusun.
-Öğretmen okulu yatılı. Her şeyi devlet karşılıyor hocam, başka çaremiz yok.
-Öğrencimizin üniversite okumasını isterdim. Yazık olacak. Köy okulundan çıkıp okulumuzdaki altmış kişilik sınıflarda her dönem iftihar listesine girmek kolay değil. Sizi anlıyorum, yapacak bir şey yok.
Böyle konuştular Nevşehir’deki o zamanlar tek lisenin müdür yardımcısı Erdinç İlter’le liseye kaydım sırasında velim olan Abdullah amca. Ortaokulu bitirince Nevşehir Lisesi’ne kaydolmuştum 1966 yılında. Bu arada öğretmen okulu sınavına da girmiştim. Sınav sonuçları lisenin kayıt zamanına kadar açıklanmadığı için liseye kaydımı yaptırmak zorundaydım.
Nevşehir Lisesi’ne bir hafta devam ettim. Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu’nun ilk sınavını kazandığım haberi geldi. Yazılı ve sözlü ikinci bir sınava çağrıldık. Altı yüze yakın öğrencinin girdiği bu sınavdan sonra “Ben boşuna geldim, kazanamam!” diye düşünürken sonuçları açıklamak için bizleri okulun yemekhanesinde topladılar. Bizler heyecanla beklerken bir öğrenci, adını bile unutmadım, Hacıbektaşlı Hasan Aydoğan sonuçları okumaya başladı. İlk isim, daha sonra sınıf arkadaşım olacak olan Nasuh Atila, birinci olmuştu. İkinci olarak adım okundu. Ben kazanamam kaygısındayken ikinci olmuştum.
Her neyse okula başladık. Numaramız sınıf listesinin başında olduğu için ilk hafta derse bile girmeden yemekhane nöbetçisi olduk. Yemekhanede onar kişilik dört masa bir nöbetçiye ait. Kırk kişiye hizmet ediyorsun. Sabah, öğle, akşam masayı hazırla, yemekten sonra sil, akşam olunca da patates, patlıcan, soğan soy; fasulye ayıkla ve daha neler.
Ortaokulda alıştığımız serbestlik ortamından sonra sıkı disiplin altında, daha öğretmenleri, arkadaşları tanımadan bu duruma düşmek, bir hafta boyunca nöbetçi başkanından, nöbetçi öğretmenlerden azar işiterek soğan soymaktan tabak kurulamaya kadar gün boyu çalışmak beni okuldan kaçma noktasına getirdi. Kaçmam da mümkün değildi. Ne yapmalıydım?
Nöbetçiliğimizin üçüncü gününde, genç yaşta rahmetli olduğunu duyduğum , ilk hafta bizimle nöbetçi olan Ali İbrahim Şahin’in babası mutfakta yanımıza geldi. Öğretmen olan, şu an yaşadıklarımızı yatılı okurken yaşayan bu amca bize büyük moral verdi.
Nöbetçilik kabusundan sonra rahatladık. Devlet baba o zamanın zor koşullarında elbisemizi, ayakkabımızı, pek çok ihtiyacımızı karşılıyordu. Kalıbı bile olmayan yamuk yumuk sarı sabunları, terzinin ölçümüzü alarak diktiği ve sonra bize teslim edilen takım elbisemi hiç unutamam.
Yatılı okul yaşanmışlıkları anlatmakla bitmez. Ben, birkaç anımı anlatmak istiyorum. Kalanlar daha sonraki yazılarıma…
***
Hababam Sınıfı’ndaki kadar olmasa da haylazlıklar, bazen tatsız şakalar, yaramazlıklar her yatılı okulda vardır. Öğretmen okulu son sınıftayız. On yedi- on sekiz yaşlarında olsak da kendimizi öğretmen yerine koyup havalara giriyoruz. Pek çok arkadaş şehirdeki terzilere elbiseler diktiriyor maaşı alınca ödemek sözüyle. Sınıfımızda Mehmet adında bir arkadaşımız var. Bizim sivilceli yüzümüzde sakallar çıkarken Mehmet’te tüy tüs yok. Uzun boylu, ablak suratlı, beyaz tenli bir arkadaş.
Yatakhanemiz on sekiz kişilik. Altlı üstlü ranzalarda yatıyoruz. Yatakhanenin birkaç haylazı Mehmet’e bir oyun hazırlıyorlar. Mehmet’in olmadığı bir zamanda tüm yatakhaneye duyuruyorlar.
Ne mi yapacaklar? Akşamın son etüdü bitip yatakhaneye dönünce okulun verdiği çizgili pijamalarımızı giyip lavabolarda temizliğimizi yaptıktan sonra en geç saat 22.00’de yatmak zorundayız. Plana göre Mehmet dışında tüm yatakhane hemen temizlik işini yapıp yatakhaneye dönecek. Işık sönmüştür. Her şeyden habersiz Mehmet, yatakhaneye dönünce birkaç kişi üzerine çullanacak, Mehmet’in pijamaları ve tüm iç çamaşırları çıkarılacak. Herkes geri çekilince ışık yakılacak. Bu tuzak, Mehmet’e yapılan bu tatsız şaka aralıklarla birkaç kez yapıldı. Bu tahammüllü kardeşimiz her seferinde anadan üryan yatakhanenin ortasında kalıyor, diğer haylazlar da kahkahalarla gülüyorlardı.
Sonunda dayanamadı Mehmet. Bir gün “Bu pis şakayı bir daha yaparsanız hepinizi okul nöbetçisi öğretmene, müdür yardımcısına hatta müdüre şikayet edeceğim.” diye yemin etti.
Daha önce de bu tehditlere aldırmayan bu işin elebaşıları, Mehmet’in uyarısını dikkate almadılar, aynı şakayı yine yaptılar. Ortada dikilip kalan Mehmet, sağa sola atılan çizgili pijamasını giydi ve hızla yatakhaneden çıktı. Çıkarken de bağırıyordu:
-Yettiniz ulan gayrı! Bir olur iki olur. Sizi Aydın Topaloğlu’na şikayet edeceğim.
Önce bu tehdidi inandırıcı bulmayan şakacı ekip, Mehmet’in hızla yatakhaneden çıkıp koridorları indiğini görünce hızla peşine takıldılar. Yatakhane ile idare binası arasında zor yakaladılar Mehmet’i.
-Biz ettik, sen etme! Şakanın dozunu kaçırdık, bir daha yapmayacağız, yemin ederiz.
Mehmet, inandırıcı bulmamış olacak ki yoluna devam etti. Peşinden gelenler çaresiz Mehmet’in önüne geçip yeminler ederek onu engellediler. Bu arada nöbetçi müdür yardımcısı Aydın Topaloğlu da yatakhane yönüne geliyordu. Yatma saatinde yolda pijamalı öğrencileri görünce her zamanki tersliğiyle:
-Ne geziyorsunuz bu saatte?
-Mehmet rahatsızlandı da hocam, şöyle bir hava aldıralım dedik.
-Çabuk yatakhanenize, ben gelinceye kadar ışık sönmüş olacak.
Mehmet de o sevimli, güleç yüzüyle arkadaşlarını ele vermedi. Şimdilerde sınıf arkadaşlarımızdan biriyle karşılaştığımızda bu olayı anlatır güleriz. O sevimli yüzüyle Mehmet’i de okuldan beri hiç göremedim. Hayata veda ettiğini, rahmetli olduğunu diğer arkadaşlarımdan öğrendim. Çok üzüldüm.
***
Ben, neredeyse elli yıldır sabahları erken kalkarım. Bunun nedenini de beş yıl yatılı okumama bağlıyorum. Öğretmen okulunda sabah altıda kaldırılırdık. Bir saatlik temizlik ve kahvaltıdan sonra sabah etüdü başlardı. Okulda banyo bile yoktu. Son sınıftayken okul müdürü Osman Karagülle bir gün şu müjdeyi verdi:
-Okulumuzun yatakhane kısmının bodrum katına yirmi dört kabinlik sıcak sulu banyo açılmıştır. Sınıflar yapılan programa göre haftanın herhangi bir gününde düzenli biçimde banyoya girebileceklerdir.
Ne kadar sevinmiştik bu müjdeye. Terme’ye gitmekten kurtulacaktık. Sıcak su ile yıkanacaktık. Aradan iki gün geçmedi. Topladı okulun kapısında tüm öğrencileri Osman Karagülle ve kükredi, sözleri de gülle gibiydi:
-Yazıklar olsun size, daha ilk haftasında ahlaksızın biri banyonun içine etmiş. Size rahatlık batıyor. Kapatıyorum banyoyu. Ne haliniz varsa görün!
***
Birinci sınıfta eflatun şeritli okul şapkalarımız vardı. Çarşı iznine şapkalarla çıkardık. Üst sınıf öğrencilerini görünce asker gibi selam verirdik. İkinci sınıfta şapkayı kaldırdılar. Ben, yatılılıktan sıkılır, Pazar günleri kendimi Kırşehir Ticaret Lisesi’nde okuyan arkadaşlarımın evine atardım.
Okula girdiğimiz yıl okul müdürümüz Halit Akarca’ydı. Onun pazartesi bayrak törenindeki konuşmalarında öğrencileri haşlarken “Yeniçeri güruhu, sabotörler!” sözlerini de hiç unutamam.
Sınıfı doğrudan geçenler bir ay boyunca yaz kurslarına kalırdı. Köylere gider, köylüye yardımcı olur ya da okulun bahçe işlerini yapardık. Bir gün Halit Akarca kursa kalan tüm öğrencileri okulun önündeki platformda kare oluşturacak şekilde sıraladı. Okula yakın Dinekbağı’ndan bir kadın yanında genç kızıyla müdürün yanına dikilmişlerdi. Hepimiz halkayı oluşturduktan sonra okul müdürü:
-Aranızda birkaç kendini bilmez, Dinekbağı Mahallesi’nde bu genç kızımıza laf atmış, aileyi rahatsız etmiş. Şimdi anne ve kızı hepinizin yanından geçip bu utanmazları tespit edecekler.
Beni de sıradaki öğrencileri de bir korku aldı. Ya gelip bizi işaret ederse! Allah Allah, bu arada dikkat çekici bir durum vardı. Öğrenci sıralarının arasına bıyıksız, genç öğretmenlerden üçü de yerleşmişti.
Kadın ve kızı sıralı öğrencilere tek tek baktılar. Sonunda üç kişiyi ayırdılar. Ayırdılar ya biz de kahkahayı kopardık. Müdürümüz:
-Susun haytalar, kesin gülmeyi!
Ne mi oldu? Seçilenlerden biri öğretmenlerimizden Şükrü Bey’di. Kadın “Kızımı bu öğrencilerden birinin başına sarayım.” diye bir yalan uydurmuş olmalıydı. Halit Akarca:
-Defol be kadın! Gözüm görmesin seni, diye bağırdı.
Kadın ve kızı arkalarına bakmadan uzaklaştılar. Bu arada Şükrü Bey’e “Hocam siz de mi?” diye takılmalar başlamıştı.
***
Yatakhanede ranzalar üzerinde çizgili pijamalarla yaptığımız sohbetlerimizle, her gün bir öğün çıkan makarnasıyla, kuru fasulye çıktığında atılan naralarımızla, hafta sonu çarşı izni özgürlüğümüzle, hafta içi Kılıçözü yanından kaçak olarak çarşıya gidişimizle, son sınıftaki iki aylık köy stajımızla, doymayınca Dede’nin büfesinden aldığımız kaynamış yumurtamızla ve daha neler nelerle yatılı okul yaşantımı unutmadım. Yatılı okumak bana pek çok hayat dersi verdi. En önemlisi de özgür olmanın değerini kavrattı.
Şimdilerde bu sanal ortamda sekiz on kadar arkadaşımla iletişim içindeyim. Son sınıfta yaptığımız fotoğraflı sınıf tablomuza baktıkça onları anıyorum. Hele çizgili pijamalarla ranza üzerinde bir fotoğrafımız var ki baktıkça gülümserim hem de hüzünlenirim.
Kuru fasulye mi vardı o gün yemekte
Ahmet Kirişçi nara atardı
Herkesin korktuğu Osman Karagülle’ye
O ufak tefek Çetinkaya Ahmet
Sınıfta bile kafa tutardı
Pırasa ya da kapuska çıktığı gün
Çöp tenekeleri çabuk dolardı
Boykot konusu olurdu her gün çıkan makarna
Çay kaynardı kocaman kazanlarda
Hiç düşmezdi ağzından Birinci sigarası
Aşçı Hacı Mehmet Efendi’nin
Sırtında çalar saati vardı gece bekçisinin
Sınıfın en tıfılı Ali Yılmaz'la
Çok ilginçti kırk yıl sonra karşılaşmamız
Adımızdan önce numaralarımızı söylemiştik
Sözle sohbetle hasret gidermiştik
Yazmakla bitmez yatılılıkta yaşadıklarımız
Hep aklımda şimdilerde hiç giyilmeyen
Çizgili pijamalarımız
Yetmişli yaşların ortalarına doğru
Mutlu ediyor bizi
Sağlıklı gördüğümüz arkadaşlarımız
………………………………………........................
Numan Kurt
28 Haziran 2016

11 Nisan 2016 Pazartesi

ÇEKİP GİTSEM MEMLEKETE




Merhaba,
Nedense bu mevsimde memlekete gitmek gelir içimden. Akrabayı, arkadaşları, dostları görmek, bozkıra bir yeşil halı gibi döşenmiş ekin tarlalarını seyretmek, yol boyundaki, kırdaki çiçeklerden toplamak mutlu eder beni. Oysa eşsiz güzellikteki vatanımızın bugün içinde yaşadığı ortam bu mutluluğu yaşamaya izin vermiyor. Yürekler yanıyor, bu yangın her gün daha büyüyor. Bu duygularla yazdıklarımı paylaşıyorum. Umarım ülkemize bir gün her yönüyle gerçek anlamda bahar gelir.
………………………………………………

Bahar geldi ya memleketime
Yemyeşildir tarlalarda ekinler
Her gün devrilip giderken ömrümüzün sonbaharında
Günler, sanki fısıldar gibidir kulağıma
Bir ses
“Kaçırma, bozkırın baharını
Gel, dolaş doğduğun toprakları
Kuruhöyük, Gölyeri, Karaçalı
Taksimler ve Ayvalı’yı"

İki pınar vardı Gölyeri’nde yerden kaynayan
Billur gibiydi suyu
Kurbağalar zıplardı kenarında bu pınarların
Binerdik bir eşeğe iki kardeş
Eşeğin sırtında heybe
Heybenin gözlerinde testiler
Doldururuz testilere bu can suyunu
Midesinden ameliyatlı babamız
İçemez köyün kumlu suyundan
Bir an önce gelmemizi bekler
Bunaldım bu koca kentin gürültüsünden
Egzoz kokusundan, araba sesinden
Akşamları geç televizyonun karşısına
Dinle, seyret haberleri
Bu güzel yurt, bu bereketli topraklar
Aydınlanıp kalkınması gerekirken
Hiç bu kadar çaresiz olmadı
Çok uzun yıllardan beri
“İstikrar getireceğiz!” diyenler
On kaç yıldır ülkeyi yönetenler
Bir tek şehit haberlerinde getiriyorlar istikrarı
Her gün üçer beşer yitiriyoruz
Gencecik fidanları
Bir gün sorulur mu bunun hesabı
“Açılım” yutturmacasıyla
Bomba, silah yığdıranlardan
Nasıl bir utanmazlıktır bu
“Aldatıldık!” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışanlardan
Subayı da, uzmanı da, onbaşısı, eri de
Tüm şehitler
Hep yoksul halk çocukları
Bu yurdun öz evlatları

Onlar gittikçe yüreğimiz yanıyor
Hakkından gelemez mi koskoca devlet
İsyan eden bu vatan haini bölücülerin
Nedir bu yangın
Otuz bilmem kaç yıldır
İyileşmez yara gibi
Durmadan kanıyor
Çekip gitmeliyim
Nisan yağmurları başlamadan
Koklamak için bozkırın bahar çiçeklerini
Görmek, dolaşmak için
Karaçalı’yı, Kuruhöyük’ü, Suçıkan’ı, Gölyeri’ni
Bir merhaba demeliyim
Eşe, dosta, akrabaya
Çiğdem toplamalı
Kangal kazmalıyım tarlalarda
Tandırda sac, sac üstünde içli çörek
Yanında ayran
Ve tanıdıklarla bal tadında sohbet

Çekip gitmeliyim memleketime bu baharda
Hiç kesmedim umudumu
Bahar Bir gün
Güzel ülkeme de gelecek
………………………………………………………………………………
12 Nisan 2016

27 Mart 2016 Pazar

"ELEKTRİK ALAMADIM, İLK GÖRÜŞTE ÂŞIK OLAMADIM"


Ala keçi çift doğurdu
Bol ettik sütü yoğurdu
Gönlüme hülyalar doldu
Ah ana beni eversene
Ana beni eversene”
Analar, babalar evlendirmiyor artık. Ne “ala keçi” kaldı ne de sütü yoğurdu ala keçinin. Bu işin de pazarı oluştu. “Önce ekmekler bozuldu.” Dediği gibi bir yazarımızın, giderek yozlaşan bir toplumda evlilikler de oyuncak oldu. Yeni türedi “Hanife”ler, pazardan patates, soğan beğenir gibi bakıyorlar; ya “elektrik” alamıyorlar ya da “ilk görüşte âşık” olamıyorlar.
………….
-Yahu baba, çok şaşırttın bizi!
-Niye, ne oldu da?
-Senin evlenme programı seyredeceğini hiç düşünemezdim.
-Eee…emeklinin işi ne? Bunca sıkıntılı haberin, programın arasında bizim için bir eğlence oluyor. Bir de işin doğrusu uzun zamandır bu programlar hakkında yazı yazmak gibi bir düşüncem var.
“Bu güzel ülke ateşler içindeyken, her gün üçer beşer şehit cenazesi gelirken uygun olur mu böyle bir yazı yazmak?” diye düşündüm. O konuları da yeri geldikçe yazdım. Yazdım da teröre, teröriste, bu vatanın temeline dinamit koyanlara lanetler okudum. Elimden başka ne gelir ki? Bunca sıkıntının arasında biraz da aslında “ağlanacak durumumuza güldüğümüz” eğlenceli bir yazı da yazmak istedim. Yanlışım olursa affola.
……………..
Akşama doğru eve geldiğimde “Zuhal Topal’la” adıyla yayında olan bir evlendirme programı var. Gerçi ben buna “evlendirmeme programı” diyorum; ama yine de evlendirme programı diye seyrettiriyorlar. Birkaç aydır kimseyi evlendiremiyorlar. .Diğer kanallardakilerle pek ilgim yok.
Şu bir gerçek ki bu programlara gelenlerin önemli bir kısmının evlenmeye falan niyeti yok. Stüdyonun tribününde değişmeyen sözde evlenme adayları her gün aynı yerlerine süslü püslü diziliyorlar. Ben bunlara “gelenleri bir yolla kaçıran” adını yakıştırdım. Bu “memleketimden insan manzaraları”nı seyrederken “güleriz ağlanacak halimize” durumundayım. Bu ön sıradakilerin yeri pek değişmiyor. Hepsi uzun zamandır programda olsalar da sık sık birilerine aşklarını ilan etseler de tövbe billah evlenen yok. Niye evlenip gitsinler ki… Ekmek elden su gölden. Bir de dizi film oyuncuları bile haftada bir gün ekranlara gelirken onlar her gün kendi tabirleriyle “yetmiş milyon”un önündeler.
Ön sırada oturanların en gözdesi Hanife kızımız. Daha yirmi yaşında; ama iki senedir bu programları geziyor. Bu güya “dindar, kindar ve çook akılı” kızımızın bilmediği de yok. Her gün bir iki talibi geliyor. Gerçi şu sıra , tek tek ekranlarda boy gösteren ana babasının da ona evlenmesini öğütlediği kişi ufukta yok. Eski Türk filmlerinin “zengin ve yakışıklı jönü” bir türlü gelmedi. Gelenlerin çoğu sanki önceden haberleşmişler gibi daha çok inşaat işçileri. Onları asla küçümsemem; ama bu çok bilmiş kızımızın “Ne iş yapıyorsunuz?” sorusuna “İnşaat sektöründeyim.” cevabını aldığında suratının durumunu görüp üzülmemek elde değil. Paravanın yanına giderken bile orada oturanlara sanki “Siz de kimsiniz? En büyük benim!” diyen bir havası var. Okula gitmesi gereken yaşta iki yıldır bu programlarda gezen bu bilgiç kızımız yerine oturunca sıralıyor soruları:
-Hoş geldiniz, nereden geliyorsunuz?
-Ne iş yapıyorsunuz?
-Neden ben?
-Romantik misiniz?
-Ailenizin haberi var mı?
-Diyelim ki akşam eve geldiğinizde ben o gün yemek yapmadım, tavrınız ne olur?
-Kıskanç mısınız?
-………………….
-……………………
Böyle ve benzerleri sorular haftanın beş günü her gelene tekrarlanıyor. Bu arada Hanife , tribünlerde oturanlardan oluşturduğu üç beş kişilik ekibinden Sevgi’ye de bir bakış fırlatıyor, “Nasıl, benim beğeneceğim gibi biri mi?” der gibi bakıyor.
Yine bu programın gediklisi Umut’a âşık olduğu için gelmişti. Bu, modellik yaptığını söyleyip de uzun süredir tribünün baş köşesinde oturan yakışıklımızdan , evlenme programı yıldızı kızımıza “umut” verilmeyince aralarında bir atışma da başladı.
Yakışıklımız Umut, akranları vatan toprağını bölmeye çalışan hainlere karşı çarpışıp şehit düşerken evlenecek kişiler hakkında yoruma başlayınca boyun damarları sinirden şişiyor, kıpkırmızı olup “memleket meselelerini çözemeye çalışan biri(!)” olarak kendinden geçiyor.
Fantoma görünüşlü, yetmiş yaşındaki Şendoğan ağabeyimiz ayrı bir âlem. Mikrofonu her eline aldığında “Aslında benim düşüncem….” diye başladığı yorumlarını yaparken bir feylesof havasına giriyor. Onun da evlenmek gibi bir niyeti yok. Hanife’nin ekibinde onun “Şendoğan amcası” iken şimdi araları fena halde bozuk. Bu da program kotarıcılarının başka pek çok örnekte olduğu gibi bir kurgusu olmalı.
Hangi birini yazayım. Hepsi Anadolu köylümüzün tabiriyle “ayrıksı” tipler. Kendisini “beyaz atlı prensini bekleyen prenses” zanneden Sevgi, bilmem kaçıncı kişinin peşine takılıp gözyaşı dökerek geri dönen Cansu, ses sanatçısı olduğuna kendisinden başka kimsenin inanmadığı cırtlak sesli Songül, her gelenle spor yapmaya başlayan Ziya Bey, yorumcu başı Ahmet… İşte memleketimden insan manzaraları.
Geçtiğimiz yıl bu programın yıldızı bir Hakan vardı. Makine mühendisi olduğunu söylüyor, kendi işini yapmaktan ziyade her gün talipleriyle görüşüyordu. Nice güzel hanımefendiler geldi geçti. Hepsine burun kıvırıp “Olumsuz!” diyen boş gezenlerin boş kalfası Hakan Bey, bir gün Seba adında İranlı bir belaya çattı ki sormayın. Rezillik diz boyu. Bu Hanife kızımız da yakında bu hallere düşebilir.
Son zamanlarda program, iki yönüyle ön plana çıkarılıyor: Konuya uygun müzik ve Zuhal Topal’ın çingene taklidi eşliğinde çiçekler geliyor evlenmeye gelenlere. Görevli delikanlı çiçeği sunucuya verip de çiçek dolaştırılmaya başlayınca seyirci kadınlar korosu da “Güzeller içinde bir sen seçtim” teranesiyle inletiyor ortalığı. Çiçeklerden başka bazen dondurma, bazen baklava gelse de şükür evlenen çıkan hiç yok.
Diğer gösteri ise “acındırma” üstüne. Gelen talip, bir iki cümleden sonra ya annesini ya babasının öldüğünden veya ayrı olduklarından, kendisinin çocuk yurdunda büyüdüğünden söz ediyor. Anlatılanlar gerçek mi değil mi bilmiyoruz, ama başta Zuhal Topal olmak üzere bir ağlama, göz yaşı furyası başlıyor. İnsanların yaşadıkları acı olaylara elbette gülerek, küçümsemeyle bakacak değiliz; ama herkesin yaşayabileceği olayları, konusu, işlevi “evlendirme” olan bu programlarda sırf ilgi çeksin diye dramatikleştirmek de rating (reyting) kaygısından başka bir şey değil.
RTÜK korkusuyla olmalı, programda konuşulanların yarısı sessiz sinema gösterisi gibi. Alt yazılar da çok ilginç. “HANİFE’YE ÖYLE BİR TALİP GELECEK Kİ ŞOK OLACAKSINIZ!” ya da “AHMET, GÖNLÜNÜ KİME KAPTIRDI?” gibi…
Her şey iyi, güzel de kardeşim ara sıra da programın amacına uygun olarak birkaç kişiyi evlendirseniz de biz de bunun bir evlendirme programı olduğunu anlasak.
…………………………………………………………………………………………
Daha sayfalarca yazılabilir bu ilginç, bize özgü programlar üstüne. Ben, insan olarak hiç kimseyi küçümsemem. “Beş parmağın beşi bir mi?” misali toplumumuzda çeşit çeşit insan var. Bu programlara evlenme amacı olmadan, televizyon ekranlarında kendisini göstermek için gelen çok sayıda insan da var. Zaten ciddi anlamda evlenmek isteyen, davranış bozukluklarıyla kendisini belli etmeyen kişiler bu programlara gelmeden de evlilik yapıyorlar. Hanifeler, Sevgiler ne kadar beklerlerse beklesinler, büyük olasılıkla o bekledikleri gelmeyecek. Evlilik bizim toplumumuzda saygın, ciddi bir kurumdur. “İlk görüşte âşık olacağım, elektrik almalıyım.” Saçmalıklarıyla evlilik olmaz. İnsan tanışır, konuşur, paylaşır da öyle sevgi duyar karşı cinse.
Bir toplum gerçeği olarak böyle programlar da olsun; ama insan onuru ayaklar altına alınmadan, her gün uyduruk dramlarla ağlaklık gösterisi yapılmadan.
Ateşler içindeki ülkede gençlerin, memleket meselesi çözer gibi iki üç saat orada oturup yeni yetişenlere yalanı, hırsı, kıskançlığı, karamsarlığı aşılamaları insanı gerçekten rahatsız ediyor.
Zuhal Topal gibi bir sanatçının, oyuncunun da bu rezil oyunun içinde olması ayrı bir şaşkınlık bizler için . Seyrettikçe diyorum ki kendi kendime “Her gün değişik senaryolarla insan denen varlık bu kadar aşağılanamaz.”
………..
Bir Emin amcamız vardı ilk zamanlar
“Ermenek’e selam, belediye reisimize selam”
Diye çıkardı
Saflığından çıkar sağlandığının
Farkında olmadan
Şimdi değişti pek çok şey
Türedi Hanifeler, Umutlar, Nazlar
“ Beş gremse isterim.” diyen
Muazzezler
Geleni gideni küçümseyip
Sonra tam belalısına çatan
Hakanlar
Böyle evlilik mi olur kardeşim
Sanki pazardan patates, patlıcan seçiyorsun
Evi, parası olmayan geldi mi
Es geçiyorsun
Gelin biz eski düzenimize dönelim
İnsan gibi tanışıp konuşarak
Ahlaka, adaba uyarak
Usulünce evlenelim
……………………………………………………………………………
Numan Kurt
27 Mart 2016

4 Mart 2016 Cuma

HER ŞEY ÇOK UZAKTA KALDI



Merhaba,
Bu FACEBOOK, doğru kullananlar için çok güzel bir paylaşım sitesi. Ben, yıllardır görmediğim, nerede olduğunu bilmediğim arkadaşlarımla, öğrencilerimle tekrar iletişim içinde olmaktan son derece mutluyum.
Daha önce Muş-Bulanık-Karaağıl'daki ilk öğretmenlik anılarımı üç anı-hikâyede anlatmıştım. Bugün de orada çok yardımını gördüğüm sağlık memuru Hayati Kuşhan'ın (rahmetli) anısına bu yazıyı paylaşıyorum.
Yazılarımda kuru kuruya anılardan çok "insan olmanın erdemi"ni vermeye çalışıyorum.
Sevgiler.
.
HER ŞEY ÇOK UZAKTA KALDI (Doğu öyküleri-4)
“Merhaba” derken gözleri gülen
İnsanlar olmalı hayatınızda
Unutamadığınız
Kırk bilmem kaç yıl sonra
Minnetle, sevgiyle andığınız
Benim de oldu
Geçip giden zamanda böyle dostlarım
Dağları karlı Karaağıl’ın sağlık ocağında
Morfin kullanmadan çekse de azı dişimi
O güzel insan
Hayati Kuşhan’ı
Rahmetle anarım.”
………………………………………….
Yazdığım seksen kadar yazıda “yaşadığım hayattan bende kalanlar”ı anlatmaya çalıştım. Gerçek olan şu ki benim yaşadıklarım başkalarının çok fazla ilgisini çekmez. Ben de öyle ilgi çekici olayların yaşandığı bir hayatın içinde olamadım. Yaşadıklarım sıradan, her insanın yaşayabileceği olaylar. Okuyanlar belki farkındadır, bu yazıların çoğunda “insan olmanın erdemleri, güzel yanları” ön plandadır. Yaşadığım olay çok basit olabilir; ama o olayı birlikte yaşadığım insanların “iyi insan olma” özelliklerini verebiliyorsam ne mutlu bana. Giderek pek çok değerini yozlaştıran, yitiren bir toplumun ulaşabildiğim kadar yeni yetişenlerine bizi biz yapan değerlerimizi biraz da olsa ulaştırabiliyorsam ne mutlu bana.
Yüzlerce yıl önce “Denemeler”inde diyor ki Montaigne, Lucretius adlı şairden alıntı yaparak:
"İnsanlar yaşatarak yaşar birbirini
Ve hayat meşalesini, birbirine devreder koşucular gibi"
............................ ....................................
Yaşadığım bir olayla yazıma konu edeceğim kişinin kardeşleri ile tam kırk dört yıl sonra facebookta arkadaş olduk. Karaağıl’da bana en yakın insan olan, o zamanlar kırk yaşındaki sağlık memuru Hayati Kuşhan’ın iki yıl önce seksen iki yaşında vefat ettiğini öğrendim. Kardeşi Işıl Hanım’a dedim ki: “Ben, Hayati ağabeyle ilgili bir anımı yazıp o güzel insanı hayırla yad etmek istiyorum. Elinizde varsa bana bir fotoğrafını gönderebilir misiniz?” Fotoğraf hemen geldi, ben de yazıya başladım. Daha önce ilk görev yerim olan Karaağıl’la ilgili “Doğu öyküleri” yan başlığı altında üç yazı yazmıştım. Bu yazı da sevgili Hayati Kuşhan ağabeyin aziz hatırasına bir gönderme olsun. Çocukları, kardeşleri okur da yüzlerinde buruk bir gülümseme belirirse ne mutlu bana.
………………………………………………………………………………………
Kalın , keçeden yapılmış çorapları pantolonunun üstüne çekilmiş, kat kat giyinmiş olarak gelirdi ara sıra yanıma. Romatizmadan şikâyeti vardı. Doktorun ilçeden köye ara sıra köylüyü muayene için geldiği sağlık ocağının memuruydu. O yıllarda “sosyalizasyon” uygulamasıyla Doğu bölgesinde çok sayıda yapılan sağlık ocaklarından biri de bu köyde, Karaağıl’daydı. Hayati Kuşhan, bu ocakta tek sağlık memuru, ayrıca bir ebe, bir de şoför, bu sağlık ocağının tüm personeli.
Ben yirmi bir yaşındayım. Kışı çok sert olan bu yörede, karın bir metreyi geçtiği Karaağıl’da yedi sekiz odalı, tek katlı bir taş binayı ortaokul olarak açmışlar. 1972 yılı ekim ayında oraya ilk gelen öğretmen olarak “tek müdür, tek mühür” misali göreve başladım . Yaşadığım bin bir zorluğu diğer yazılarımda anlatmıştım. Bu binanın bir odasında, sobasında tezek yaktığım, geceleri paltomla yattığım odasında camı kırık radyomdan başka hiçbir eğlencem yok.
Bütün sorunlar bir yana kışın o çat soğuğunda felaket bir diş ağrısı çekiyorum. Zaman zaman konuşup dertleştiğimiz Hayati ağabey geldi bir gün:
-Hoca hiç keyfin yok, nedir derdin?
-Sorma ağabey, sol taraftaki azı dişlerimden biri felaket ağrıyor. Ne yediğimin ne de içtiğimin tadı var. Beni çıldırtacak, dersleri anlatmakta da zorlanıyorum.
-Bu kış gününde Bulanık’a da gidemezsin, gitsen bile dişçi de bulamazsın. Hele sen şu ucu güllü sigarandan ver bir tane, bakarız çaresine.
Okulun yanında jandarma karakolu vardı. Komutanı astsubay da biz yaşlarda, iyi anlaştığımız bir arkadaştı. Aylık sigaramızı ondan alıyorduk. O zaman orduda subay ve astsubaylara verilen “Silahli Kuvvetler” sigarasını severdi Hayatii ağabey. Her buluşmamızda da “Ver, şu ucu güllüden!” derdi. Kendisi sarı Muş tütününden sarma sigarayı verse de ben onu sert olduğu için içemezdim.
Birkaç gün geçmedi aradan. Sağlık ocağının yanında evleri olan bir öğrencimle haber göndermiş Hayati ağabey. “Hocaya söyle, yarın cumartesi. Öğleden sonra bize gelsin yemeği biz de yer, sohbet ederiz.” diye. Bekar yaşayınca bir sıcak yemek elbette özleminiz oluyor. Evde bir küçük tüpten başka ocak yok. Yumurta yemekten anamız ağlamış. “Gelirim!” diye selam gönderdim.
O zamanlar cumartesi öğleye kadar ders vardı. Dersten sonra Hayati ağabeyin oturduğu sağlık ocağı lojmanına gittim. Onun sobasında tezek yanan; ama sımsıcak olan bir odasında yer döşemesindeki minderinin üzerinde oturduk. Çerkezlerin hiç unutamadığım yemeklerinden yedik. Sonunda ikram edilen “velibah” böreğinin tadı hâlâ damağımdadır. Pirinç pilavı ve hoşaf da eksik olmazdı sofradan. Bir de et yemeği vardı yanlış hatırlamıyorsam.
Yemekleri yiyip minderlere oturunca elbette “ucu güllü”den de yaktık. Dişten dolayı benim yine pek neşem yoktu.
Bir ara dışarı çıktı Hayati ağabey. Biraz sonra elinde kerpetenle (davye) girdi içeri. Şimdikiler gibi değil, daha büyük bir alet.
-Hoca, aç ağzını, sadece bakacağım dişinin durumuna.
-Aman, Hayati ağabey morfinsiz diş mi çekilir? Sen, beni öldürecek misin?
-Olur mu hocam, bir bakmam gerekir. Eğer çekmek gerekiyorsa sağlık ocağında morfin var. İğne yapar, çekerim.
Çaresiz açtım ağzımı. O kerpetenle dişe dokundukça hopluyordum ya, nerden bileyim Hayati ağabeyin bana bu oyunu oynayacağını.
-Bak hocam şimdi dişini bu aletle tutacağım, çok acırsa iltihap vardır, morfin de vursak ben çekmem. Sen, yerinden oynama, sıkı dur.
O kerpetenle dişimden tuttu ve sonra:
-Sakın kıpırdama, dayan! Şimdi biter.
-Aaaaah!….
Öyle bağırmışım ki… Yine de çatır çatır söktü çıkardı dişimi. Tepemden ayağıma kadar terlemiştim.Ağzıma kan dolmuştu. Ter içinde, boğultuyla “Yaktın beni ağabey!” dedim. "Hani morfin vuracaktın?" “İyi oldu, çabuk geçer, o ıstıraptan da kurtulmuş oldun.Bizim ocakta morfin ne gezer?”
Bu olayı diş çektirmekten korkan arkadaşlara zaman zaman anlatırım, inanmak istemezler. Gerçi daha sonraki yıllar içinde Orhan Veli’nin şiirindeki Süleyman Efendi’nin nasırdan çektiği gibi ben de dişten çok çektim; ama Hayati ağabeyin azı dişimi morfinsiz çekişi aklıma geldikçe acısını duyarım. Acının yanında bir de beni o zor koşullarda diş ağrısından kurtardığı için minnet de duyarım.
………………………………………………
Darda kaldığım zamanlarda yardımını, dostluğunu gördüğüm bu güzel insanla Karaağıl’dan ayrıldıktan on yıl sonra bir de Kırşehir’de görüştüm. Kızı ve damadı orada görevliymiş. Nasıl haberleştik, şimdi hatırlamıyorum; ama o günlerde Mucur’da kar yağışı nedeniyle okullar iki gün tatil edilmişti. Kırşehir’e gittim, görüştük, eski günlerden söz etmiştik. Ölmeden önce de görüşmek isterdim; ama nasip olmadı. Ben Karaağıl’dan ayrıldıktan sonra köyde bir kavga çıkmış. Çerkezler, köyü terk etmiş. Kimi İzmir’e, kimi İstanbul’a, Ankara’ya..dağılmışlar. Hayati Kuşhan ağabey de Tarsus’a yerleşmiş.
………………………………………………
Emekli olduktan sonra dokuz on yıl özel dershanelerde çalıştım. Bir akşam metro ile eve dönüyorum. Yanımda oturan ufak tefek kır saçlı bir adam uyukluyor. Şöyle yandan bakınca birine benzettim. Çaktırmadan uyandırmak için dizimle hafif dokundum. İrkildi, bana doğru baktı. Tanıdım ve dedim ki:
-Affedersiniz adınız Bekir Gök mü?
-Evet, siz kimsiniz, beni nereden tanıyorsunuz?
-Ben, sizi otuz beş yıl sonra tanıdım, siz de beni tanıyın!
Baktı baktı..
-Tanıyamadım, kusura bakmayın.
-Hani sizin köye 1972’de bir ortaokul açılmıştı, oraya ilk gelen öğretmen….
Sözümü bitirmeye kalmadan:
-Vay! Numan hoca sen misin?
-Evet ya, benim.
Vagonun içinde kalktık sarıldık o zamanki Karaağıl İlkokulu’nun müdürü Bekir Gök’le. Metrodan inince de epeyce sohbet ettik. Ona da ilk sorum Hayati ağabey olmuştu.
………………………………………………
Gözleri görmese de gönül gözüyle görenlerden hayatı daha iyi anlayıp yorumlayan Âşık Veysel de 21 Mart 1973’te ben Karaağıl’da görev yaparken ölmüştü. Ölüm haberini camı kırık radyomdan öğrenmiştim bir akşam. Ondan esinlenerek yazımı bitireyim:
“İki kapılı bir handa
Gidiyoruz gündüz gece”
Bir gün bitecek olan bu yolda
Anmak gerekir güzel insanları
Anlatmak gerekir
Ne varsa akılda
……………………………………………
Numan Kurt
4 Şubat 2016

29 Şubat 2016 Pazartesi

BAK, KİMLER VAR, UNUTULUR MU HATIRALAR


Merhaba,
İki yıl kadar önce saygıdeğer ağabeyimiz Selim Deveci'den bana şöyle bir öneri geldi: " Köyümüz adına bir 'SADIK KÖYÜ Anı ve Sanat Sayfası' oluştur. Orada yazılarla, fotoğraflarla kültürümüzü, köylümüzü tanıyalım, tanıtalım." diye. Ben de bu sayfayı "kapalı grup" olarak kurdum. Tüm yazılarımız, beş yüze yakın fotoğrafımız o sayfada. Kapalı grup olması; rastgele, düzensiz paylaşımlar olmasın, yazılar, paylaşımlar düzgün olsun diye düşünmüş olmamızdandır. Paylaşımda bulunmak isteyenler yazılarını "numankurt51@yahoo.com.tr" adresime gönderirlerse o yazılar düzeltilerek sayfaya aktarılır.
Sayfamızda beş yüz kadar fotoğraf var. Yakınlarımız, köylülerimiz, rahmetli olanlar, yurdun dört bucağında yaşayan hemşehrilerimiz bu fotoğraflarda. Ben de bu fotoğraflarla ilgili aşağıdaki dizeleri karaladım.
Sağlıklı, mutlu günler.



Kimler yok ki
Ana, baba; dede, torun
Bacı, kardeş
Pek çoğu köylümüzün
Çoğu da akraba
Neler yaşadılar, yaşıyorlar kim bilir
Yazmaya kalksak
Ne deftere sığar ne kitaba
Ara sıra açar bakarım tek tek
Bulup düzenlediğim bu
Fotoğraflara
Şimdi toprak olmuş
Dedeler, amcalar, dayılar
Asılıydı fotoğrafları köy kooperatifinin kerpiç duvarında
Adları kaldı köy mezarlığındaki
Mermerlerde, taşlarda
Bir de “Biz de gençtik!” diyen bakışları
Bu siyah beyaz duvar dibinde çekilmiş
Fotoğraflarda
“Belki sizde yoktur
Hatıra olsun benden size!” diyerek
Gönderiyorum
Dedelerin, babaların hayalini
Çocuklarına, torunlarına
Yalnız bu dünyadan göçenler mi
O kadar çok genç var ki
Fotoğraflarda hep gülümseyen
Oğul, kız, torun, yeğen
Çoğunu burada tanıyorum
Neredeyse hepsi okuyup yazıp
Köyden giden
Mesaj gönderiyorlar bana
Ara sıra
“Amca, yazılarını okuyoruz, bize köyümüzü, eski günleri tanıtıyorsun
Çok da hoşumuza gidiyor
Eline, diline sağlık
Geçip gidenlerimizi
Hatırlatıyorsun.” diye
O “Bölük Pörçük” yazılarım da
Sevgili gençlerimize
Oğullara, kızlara, torunlara
Velhasıl tüm canlara
Benden bir hediye
En kıymetlisi de bu fotoğrafların
Siyah beyaz olanları
İlicekli Debrah’ın objektifinden
Hani demiş ya şair
“Duvar dibinde resmim aldılar
Ak kağıt üstünde tanıyın beni” diye
İşte bu fotoğraflar
O türden
Hatıralarla yaşamak güzeldir
Geleceğe bakarken
Açıp sayfayı ana baba
Merakla incelerken
Fotoğrafları
Çocuk soruyor
“Bu kim baba?”
“O benim amcamdı yavrum
Yüz yaşından fazla yaşadı
Şu güzel adamı da tanıyor musun, o da senin amcandı
Doyamadan gitti dünyaya torunlarına
Genç sayılırdı daha…”
Kim bilir karşımızdayken bu
Eski yeni fotoğraflar
Kimler mutlu olur
Kimler hüzünlü
Hayat geçer gider
Bize kalır kağıt üstünde hatıralar
…………………………………………………………………………
Numan Kurt
29 Şubat 2016
Beğen
Yorum Yap

18 Şubat 2016 Perşembe

KARA BULUTLAR ÇÖKTÜ





Numan Kurt'un fotoğrafı.


Numan Kurt'un fotoğrafı.


Böyle günlerde duygularımı yazarak anlatmaya çalışıyorum. "Bu güzelim ve gelip geçici dünyada nedir bu vahşet?" sorusuna cevap bulamıyorum. Yapanlara lanet olsun.
***
Biz
Uzatıp ayağımızı otururken
Sıcacık evlerimizde
Bir ateş düştü
Türkiye’nin kalbi Ankara’nın göbeğine
Nasıl da güneşli, güzel bir gündü

Birden akşamüzeri gökyüzünü
Sardı kara bulutlar
“Biz güvendeyiz!” mesajı yollarken yakınlarımıza
Ocaklara yine ateş düştü
Yakmaz mı düştüğü yeri
Göğe yükselecek ağıtlar

Üç, beş, on beş, yüz beş kişi de olsa
Yitirdiklerimiz
Her gün üçer beşer al bayrak altında
Gelirken şehitlerimiz
Yaptıkları tek şey var yönetenlerin
Terörü kınamak, lanetlemek
Artık bırakın bu lafları kardeşim
Bırak ben kınayayım, lanet okuyayım
Vatandaş olarak
Bu şerefsizliği önlemek senin görevin

“Ah, bir de başkan olsaydım!”
Şimdi tek derdimiz bu
Topluyoruz muhtarları, kaymakamları
Kafalar eğilip kalkıyor emme basma tulumba gibi
Çankaya’ya inat yaptırdığımız sarayda
Meydan geniş, salon sıcak
Atıyoruz nutku

Şimdilik “Güvendeyiz!” mesajını yazdık eşe dosta, akrabaya
Ya yarın
Kenetlenelim, birlik olalım bitsin bu terör, bu kahpelik
Güvende yaşasın en azından çocuklarımız
Biz de saplanmayalım şu Ortadoğu bataklığına
Bakıyorum
Sanki azalıyor gitgide Anıtkabir’in ışığı
Barış içinde yaşayalım
Kavuşalım bilimin, aklın, Atatürk’ün aydınlığına
………………………………………………………………………………………
Numan Kurt
18 Şubat 2016

15 Şubat 2016 Pazartesi

GÜZEL GÜNLER YAŞADIK


İnsanoğlu çeşit çeşit. Beş parmağın beşi bir mi? Kimi mutlu olmak için “Armut piş, ağzıma düş!” misali büyük beklentiler içindedir. “Ah, şu lotodan, piyangodan bize de çıksa!” diye düşünür ya da aile varlıklı ise kalacak mirasın hayalini kurar. Kimi de dışarıdaki çat ayazda titreyerek eve geldiğinde yüzüne vuran “ev sıcaklığı” ile ya da eşinin, çocuklarının gülümsemesi ile mutlu olur.
Artık yaşlanıyoruz, hatta bırakalım “…yaşlanıyoruz”u, yaşlandık bile. Eee yaşlanan insan da en çok geçmişten söz etmeyi sever. Yolun sonu görünürken gelecek üzerine hayaller kuracak değiliz ya! Ben de çok sakin, sıradan yaşadığım bu hayatta mesleğim gereği hep “insan”la uğraştım. Öğretmenlik mesleği beni çok değişik insanlarla karşılaştırdı. Yapım gereği öyle kimseyle ciddi anlamda dövüşüm, kavgam olmadı. Kırgın, küs olduğum kişilerin bile sayısı çok az olmuştur. Elimden geldiği kadar ortaokul, lise düzeyindeki öğrencilere güzel dilimin kuralları yanında kendi anlayışıma göre “insan olmayı” da öğretmeye çalışmışımdır. Bunu bir övünme olarak görmeyin. Öğrencilerimin büyük çoğunluğunun ortak görüşüdür bu. Sayıları az da olsa bazı ön yargılılar hariç tabi. Yazıma girerken de belirttiğim gibi beş parmağın beşi elbette bir değil.
Bugün hâlâ konuşup görüştüğüm bir arkadaşımla yaşadıklarımı anlatacağım. Anlatacağım kişiyi bu yazıyı okuyan eski öğrencilerimden bir kısmı da yakından tanıyacaktır. Kim mi bu? Şimdi onu, onunla yaşadıklarımızı anlatıyorum. Belki eski öğrencilerimizin dudağında hafif bir gülümseme bırakırım.
                                                                                     ***
Hayat çizgimiz birçok yerde paralellik taşımıştır Hüseyin Saylam’la. Onu yakından tanıyanlar kendi aramızda konuşurken kendisinden “Goca Üssüyün” diye bahsederiz. Bedensel iriliğinin yanında gönlü de kocamandır. Benim onunla tanışıklığım 1960’lı yılların başında başlar. Nevşehir’de ortaokulda okurken o da lise son sınıfta okurdu. O zamanlardan kalma iki sözünü unutmam: “Cebir kitabını altmış kuruşa sattım,
sonra gördüğünüz gibi matematikçi oldum anasını satayım.” Bir diğer lafı da “Ula bunlar ne zaman büyüdü, biz lisedeyken ufacık bebelerdi, bunlara fırından ekmek getirtirdik.”
İkinci yaşanmışlığımız Konya’da oldu.
1971 yılının bir pazar günü. Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü’nde okuyorum. Herkes tatil gününde gezip eğlenirken ben sınıfımızdan bir arkadaşla ders çalışıyorum. Yarın Dilbilgisi dersinden yazılı sınav var. Arkadaş sınıfın yüksekçe olan kürsüsünde, ben aşağıda sırada oturuyoruz. Durmuş, bir ara dışarıya bakıyor. Bana dönüp:
-Bak, bir hemşehrin geliyor, senin gibi iri yarı.
-Hadi oradan benim kimim kimsem gelmez, sen nereden benim hemşehrimi tanıyorsun?
-O gövdesiyle biraz sana benziyor.
Ders çalışmaya devam ediyoruz. Aradan beş dakika geçiyor, sınıfın üstü camlı kapısından içeriye bakan bir kafa. Bizi görünce kapıyı açıp giriyor.
Tanıyorum.
-Ooo! Hüseyin ağabey, hoş geldin.
-Hoş bulduk. Yahu sen ne zaman büyüdün de buralara geldin?
Bizim Hüseyin ağabey Konya Doğanhisar’da çalışıyormuş. Hem mezun olduğu okulu görmeye hem de benden bir üst sınıfta okuyan akrabam Duran Deveci’yi ziyarete gelmiş. Benim de orada olduğumu bilmiyor. Duran beleden öğrenince de doğru benim yanıma… Biraz sohbetten sonra onu yemeğe götürdük.” Bizim okulda yemeklerde köpek başı kadar et çıkardı.” dediği yemekhanede yine onun çok sevdiği kadınbudu köfte vardı. Gerçi Hüseyin ağabeyin sevmediği yiyecek yoktur, pişmemiş domatesten başka.
1973 yılının öğretim yılı başında Mucur Ortaokulu’na atandım. Saylam da orada matematik öğretmeni. Güzel günler yaşadık. Hepsini anlatmaya kalksam sayfalara sığmaz. Onun iri yarı gövdesinin yanında saflığını, her şeye inanırlığını anlatan iki birkaç anımızı yazacağım buraya.
                                                                             ***
1975 yılı Mayıs ayının sonu yaklaşıyor. Öğrencilerin geçip kalma notları idareye verilmiş, okulun kapanmasını bekliyoruz.
Okul katibimiz rahmetli Ali Rıza Demirörs’ün odasında oturuyorum. İkimiz varız.
-Ali Rıza ağabey!
-Buyur Numan Bey!
-Gel seninle şu bizim Saylam’a bir oyun oynayalım.
-Ne yapalım?
-Ben, ona bir öğrencinin ağzından tehdit mektubu yazacağım, sonra postahaneye gidip postalayacağım.
-İnanır mı dersin?
-Ben yazayım da sen bak, inanır mı inanmaz mı?
Saylam, o yıl ortaokulda öğretmen; ama lisede de derse giriyor. Oturdum daktilonun başına, aşağıdaki satırları yazdım beyaz kağıda:
“Sayın Hüseyin Saylam,
Ben, Mucur Lisesi dördüncü sınıfında Cebir dersinde ikmale bıraktığınız bir öğrenciyim. Adımı yazmıyorum; ama siz tahmin edersiniz. Benim notumu düzeltip bu dersten beni geçirmezseniz size gece karanlığında yedi buçuk liralık kurşun yeter…”
Mektubu bir zarfa koydum, doğru Mucur Postahanesi’ne..”Hüseyin Saylam- Mucur Ortaokulu” adresine postaladım. Yarına okulda olurdu mektup.
                                                                                ***
Ertesi gün yine katibin odasındayım. Postacı biraz sonra gelir. Çok geçmedi geldi postacı. Ail Rıza ağabey, hademenin biriyle çağırttı Saylam’ı.
-Saylam, sana mektup var.
-Hayırdır, bana pek mektup gelmez ya!
Yanında rahmetli Alaattin Tulga arkadaşımız da var. Mektubu aldı, açtı. Okuyunca rengi attı.
-Allah Allah! Kim bu serseri, isim de yazmamış.
-Ne oldu Saylam, kötü bir haber mi var?
-Tehdit mektubu yazmış serserinin biri.
Mektubu alıyorum elinden, yazılanları seslice okuyorum.Bu arada bizim Saylam da konuşmaya başlıyor. Ben onun konuştuklarını çaktırmadan bir kağıda not alıyorum. “Vay şerefsiz vay! Beni vuracakmış. Ulan daha Savaş, Barış küçücük. Babasız ne yaparlar? Hanım şu yaşta dul mu kalsın…” O anlattıkça ben yazıyorum.
Yan yana oturduğu Alaattin Bey de sürekli koluyla dürtüyor.
-Kalk savcılığa gidelim.
Biz caydırmaya çalışıyoruz; ama onlar kalkıyorlar, savcılığa gidecekler. İşte şimdi işler sarpa sarıyor. O zamanki savcı ile aynı apartmanda komşuyuz. Üstelik savcının eşi Özden Hanım da okulumuzda öğretmen. İş ciddiye alınır, sonunda şaka olduğu ortaya çıkarsa biz zor durumda kalırız.
Yoldan çeviriyorum onları. “Gelin, ne adamlarsınız yahu! O mektubu ben yazdım. Saylam’ın konuştuklarını yazıp gülmek için…” diyorum. Sonra odada yazdıklarımı okuyorum, gülüşüyoruz.
                                                                             ***
İkinci anlatacağım da yine bir mektup olayı. Yine 1975 yılı. Hüseyin Saylam’ın yaşı otuzu geçmiş. Bu yaz istese de istemese de yedeksubay olarak askere çağrılacak, on sekiz ay askere gidecek. Biz yine Ali Rıza Demirörs’le bir oyunun peşindeyiz.
-Ali Rıza ağabey!
-Buyur hocam!
-Gel şu Saylam’ı asker edelim.
-Nasıl olacak o?
-Kısa dönem yedeksubay askerlik kanunu çıkacakmış. Saylam onu bekliyor. Kanun çıkmadan sen ona resmi bir yazı yaz. Ben postahaneden postalarım ona. Ne de olsa Askerlik Şubesi’nin eski memurusun. Askeri yazışmaları bilirsin. Gel, biz bunu Polatlı’ya topçu olarak asker edelim. O şimdi dört gözle kısa dönem yasasını bekliyor.
Daktiloya kağıdı sürüyor bizim katip. Askeri numaralar vererek, altına eski bir şube başkanının adını yazarak bir resmi yazı döktürüyor. Sarı zarfa koyup üstüne de resmi pul yapıştırıyoruz. Bir zahmet postahaneye kadar gidiyorum.
Ertesi gün koluna girip “Gel, Hüseyin ağabey, bizim katiple iki laf edelim.” diye onu katibin odasına götürüyorum.
Postacı yine her günkü gibi saat 10.00 sıraları geliyor.
Ali Rıza ağabey resmi yazıları açıyor. Biraz sonra:
-Saylam, bu yazı seninle ilgili, pek iyi haber değil.
-Ne oldu katip, ne diyor yazıda?
-Sen, Polatlı’ya asker olmuşsun. Kısa dönem de çıkmadı. On sekiz ay gideceksin.
-Gördün mü başıma geleni? Hep bundan korkuyordum. Çocuklar da küçük. İlk dört ay maaş da vermiyorlar. On sekiz ay çekilir mi arkadaş?
Yazının altındaki imza ve resmi mühür onun inanması için yetiyor.
Yine o anlatıyor, ben yazıyorum sonra gülmek için.
Daha önceden planladığımız gibi Ali Rıza ağabey devreye giriyor:
-Bak Saylam! Ben, Askerlik Şubesi’nde çalıştığım için bu işten anlarım. Ben, şimdi bu yazıyı sana tebliğ etmemiş olacağım, yani senin haberin olmayacak. Ardan zaman geçince de kısa dönem yasası çıkar, kurtarırsın. Yalnız bir şartım var. Bize birer paket Samsun alacaksın Tekel’den.
-Size on paket feda olsun. Yeter ki kurtarın beni!
Yazıyı yırtıyor bizim katip. Saylam da buna inanıyor saf saf. Doğru okula yakın Tekel binasına gidiyoruz.
                                                                  ***
Okul müdürümüz Ahmet Şimşek’in bir yakınının düğünü var Kabaca (Pınarkaya) köyünde. Sekiz on kişilik arkadaş grubu gündüz gözü düğündeyiz. Düğün odasında hemen yemek sofrası kuruluyor. Düğün yemekleri peş peşe sofrada. Bizim Saylam gelen tabağı temizliyor. Yemeğin sonunda bir sini içinde kızarmış kuzu geliyor sofraya. İçtikleriyle biraz çakırkeyf olan Saylam, müdüre dönüyor:
-Ulan Ahmet, Allah belanı vermesin! Niye söylemedin kızarmış kuzunun geleceğini?
Yine de kuzunun büyük kısmını mideye götürüyor.
                                                                 ***

Hüseyin ağabeyle sohbet ederken diyelim ki bir kişinin adı geçiyor. “Saylam, sen bu adamı tanıyor musun?” dediğimiz de onun meşhur lafı: “Ne bileyim ben, enikken kulağını mı kestim?” olur.
Şimdi o yetmiş yaşın üzerinde. Kışın Ankara’da, Yazın Didim’de. Yaşlanmanın verdiği bazı rahatsızlıkları var. Bugün telefonla konuştum hatırını sormak için. Sonunda dedim ki:” Hüseyin ağabey, bugün senin için yazacağım. Yaşadıklarımızı kağıda aktaracağım. Eh, birkaç eski öğrencimiz, arkadaşımız okur da yüzünde buruk bir gülümseme belirirse o bize yeter."
“İstanbul’dan geldikçe Ahmet Özer
Toplar bizi bir araya
Ankara’da
Yad ederiz eski günleri
O, Hüseyin Saylam, ben
Ve Turan Kaya
Ne kadar da gençtik Mucur Ortaokulu yıllarında
Şimdi hepimiz adım attık
Yaşlılığa”
……………………………………………………………………..
Numan Kurt
16 Şubat 2016

YILLAR DÖKÜLDÜ HAYATIMIZDAN MEVSİM SONBAHAR

  "Herkesin bir sonbaharı vardır; kiminin yaşamadan yaşlandığı, kiminin yaşlanmadan yaşadığı…" *** Sonbaharda Ne zaman çıksam soka...