28 Ağustos 2026 Cuma

BİLİR Mİ ŞİMDİKİ ÇOCUKLAR BUNLARI ?




  (Geleceği düşünürüm, geçmişi unutmam.)

Edebiyatımızın usta şairi Cahit Sıtkı Tarancı, "ÇOCUKLUK" adlı şiirinin ilk bölümünde şöyle der:
"Affan Dede'ye para saydım
Sattı bana çocukluğumu
Artık ne yaşım var ne adım
Bilmiyorum kim olduğumu
Ben ne Affan Dede'ye para saydım ne de bir başkasına sordum çocukluğumu. Anamın, bebeklikten beri çocukluğumu bilenlerin söylediğine göre apalak, kafası konaklı (kafada kabuklanma) bir çocukmuşum. O yılları anımsamam olası olmadığına göre ben de beş altı yaşımdan on beş on altı yaşıma dek yaşadıklarımdan, gördüklerimden aklımda kalanları anlattım.
Bir bozkır köyünde doğdum
O köyde geçti çocukluğum
Döndüm altmış, yetmiş yıl öncesine
Anlatmak istedim, neler kalmış aklımda
Hatırladığım ya da unuttuğum
***
Serin olur geceler, üşütür
Geniş düzlüğe kurulmuş köyümde
Sonra aydınlanmaya başlayınca düz ova
Isıtır insanın içini
Ilık esen rüzgârla sabah güneşi
Hoş bir ses gelir kulağımıza
Amca gelini Yeter bacının transistörlü radyosunda
Yıldıray Çınar'ın sesinden
"Şen ola düğün, şen ola"
Sürüye katılacaktır sığır sıpa, inek dana
Kim yapacak bunu
Sorulur mu canım kardeşim
Her yükü omuzlayan, erkek yanında çok da değeri olmayan
Bu işi yapmak da düşer analara
Hangi birini sayayım
Çay .çorba, çamaşır bulaşık, tarlada ırgatlık
Bir de koca kahrı, daha neler neler
Saymakla bitmez köy kadınlarının sırtındaki yükler
Çiy vardır erkenden
Ağzını açmış bekleyen aslanlar gibi
Ekinleri yutmayı bekler biçerdöverler
Hele bir kuşluk vakti gelsin
Dinle o zaman
Vagonete gürül gürül dökülen buğdayın bereket sesini
Sac kurulmuş dışardaki tandıra
Ümüş ebem içli çörek yapıyor
Çöreğin de kenarı kızarmış
Hoş kokulu tere yağ akıyor
Odanın kapısında dedem
Elinde peşkir sinekleri kovalıyor
Biraz gecikirse çörek
Dövüşecek adam arıyor
O sessiz kadına adıyla seslendiğini duymadım dedemin
"Gıeyz" "kerahat" diye bağırır
Yine sesi çıkmaz, kaderine razı, ilçeyi bile görmemiş ebemin
Bir telaş bir telaş köylüde
Harman hasat zamanı
Önce dökülür buğday kapıya
Kamyoncular gelir, çinik çinik sayılır buğday
Kışlık yiyecek, borç harç parası için satılır "Yabanlı"ya
Biter mi iş köy yerinde
Sap çekilecek, patoza verilecek, saman yosulacak
Biz üç kardeş kendi işimizle birlikte
Koşarız yardıma
Anamızın tek "gardaş"ı dayıma
Güz yaklaşır
Başlar köylünün tek eğlencesi düğünler
Vursun davul, çalsın zurna
Kurulsun sinsinler
Öyle bir iki gün değil dört gün sürer
Komşu köylerden gelen gidenler
Düğün sahibini nasıl da mutlu eder
Köy dışında karşılanırken misafirler
Nasıl bir karşılamaysa
Havada dans eder mermiler
Nasıl unutulur Haydar, Hüseyin ustaların "Gıy gıy" abdal havaları
Atılan paraları sırt üstü yatıp alan köçeğin zil şakırtıları
Hele de peş peşe gelen
Bu gün hepimizin unuttuğu köyümün halayları
Davul zurna eşliğinde
“Ağırlama”yla başlar, “mavilim”le biter
En çok da gelin gideceği sabah serilen çeyizi
"Benim de olur mu bir gün?" diye
Seyretmeyi severdik biz çocuklar ve gençler
Gelin çıkarken evden zurnacının çaldığı
O yanık gelin havasıyla ben de bazen duygulanır
Sessizce gözyaşı dökerdim
Çok severdi köyümün gençleri futbol oynamayı
Bir de o zamanın rüzgârıyla, gençliğin heyecanıyla devrim yapmayı
Şimdilerde anlatır güleriz
Büyük bir eylem sanmışlardı köy yerinde
Dedemin oda duvarına slogan yazmayı
Her yanı düzlük olan köyümde
Filesiz direklerle kurulmuş
Kireçle çizilmiş futbol sahası
Bırakın çevre köyleri
Yakın ilçelere de kafa tutardı
Köyümün formasız futbol takımı
İllerde, ilçelerde tutulan iki göz evlerde
Üçümüz, beşimiz bir araya gelir
Bazen başımızda bir ebemiz
Okumaya çalışırdık biz köy çocukları
Bir evde beş öğrenciydik
Başımızda gaz ocağında pişirdiği
Kuru fasulyesini unutamadığım Hacı ebemiz
Bir oda bir aralık evlerde
Kavgasız, dövüşsüz okumaya çalışan köy çocuklarıydık biz
Ne de tatlı gelirdi haftada bir
Altmış kuruşa sinemaya gitmek
Ve de belki yılda bir
Yüz yirmi beş kuruşa yarım ekmekle birlikte
Nevşehir'in esnaf lokantasında
Bir tabak kuru fasulye yemek
Çocukluk ve gençliğimi böyle anlatacağım
Ne kaldıysa aklımda, bölük pörçük ne varsa yazacağım
***
Evler evler
Kerpiçten duvarlı, toprak damlı evler
Kış yaklaşıyor, kar, yağmur
Bu evlerin damları su geçirmez çorak ister
Çorak dediğin iki köy ötede, Güzyurdu'nda
Traktörler getirmek için bu çorağı
Birbiri ardında yarış eder
Biz de iki emmi oğlu at arabasıyla
Kaplumbağa ile tavşanın yarışı misali düşeriz yollara
Bir göçmen köyü var
İki saatlik yürüyüş mesafesi
Biz hep "Göçmenler" diye anarız; ama adı Yurtyeri
Onlar gelince, ben doğduğum yıl ülkemize
Yerleştirmek istemiş devlet bizim köye
Kaymakamı vurmuş köylüm
Yerleşirler de toprağımızı bölerler diye
Şimdi düşünüyorum da "Keşke yerleşselerdi." diyorum
Neler neler öğretirlerdi
Her biri meslek sahibi bu insanlar
Toprak damlı evlerde oturan köylülerimize
Köyüm medeniyeti onlardan öğrendi
Kerpiç duvarımızı, sıvamızı onlar yaptı
Pancar, ay çiçek ekmeyi onlardan öğrendik
Bir de çatılı evi
Çünkü çalışkan insanlardı onlar
Hepsi işinin eri
Akşam olur
Çoluk çocuk yer sofrasında
Çalarlar kaşığı bulgur pilavına
Ya da ara sıra da olsa
Yalancı köfteye, patatese, patlıcana
Daha sofra yeni kalkmıştır ki duyulur dışarda
Hakkı dayımın "Ben geliyorum." öksürüğü
Tam da ne güzel sohbet olacak derken
Gündüzün yorgunluğu ile uyuklamaya başlarlar
Hacı dayı, Yaşar dayı, Ali Şükrü ağabey
Her biri bir köşede
Bir bayram sabahı
Köyün aklı yeteni camide
Gezici olduğunu söyleyen vaiz
Konuşuyor o kutsal kürsüde
Ama söyledikleri
Çok tuhaf, saçma geliyor hepimize
Dayanamıyor "Hatip" namıyla Hakkı Çavuş
Bağırıyor vaiz bozuntusuna
"İn aşağı oradan dürzü, neler saçmalıyorsun öyle!”
Neye uğradığını şaşırıyor adam
Allak bullak oluyor yüzü
Şaşırıyor, kem küm ediyor kürsüde
Kadınlarımız, kızlarımız
Analarımız, bacılarımız
Hele de yazın
Durmadan evde, ahırda, tarlada, harmanda
" Yoruldum" diyemeden çalışanlarımız, çalışanlarımız
Az da olsa boş kaldığında
Eline hemen kirman alanlarımız
Şimdi ara sıra da olsa aklıma gelir, düğünlerde
"Su sızıyor, sızıyor taşların arasına
Oğlan ben kurban olayım kaşların arasına"
Türküsüyle birlikte def çalışınız
Açarız uyumamışsak
Akşam saat dokuzda radyoyu
Dinleriz sanki huşu içinde
"Mikrofonda Tiyatro"yu
Bir de ramazan geceleri sahurda
"Ah ,Karagöz'üm" sesleri
Bizi de keyiflendirir Karagöz ve Hacivat'ın neşeleri
Köyde az bulunan pilli, bataryalı radyodan
Biri de bizim evde vardı
Maç dinlemeye gelirlerdi bize
Köyümün neredeyse tüm gençleri
Göllerinde kurbağalar öten
Bacalarında Dadağı kömürü tüten
Şimdilerde çoğu insanını
Kentlere göçüren köyümü, insanlarımızı
Anımsadıkça yaşadıklarımızı
Hep anlatacağım
***
Utangacız, sessiziz ama
O kadar da uysal değiliz
Biz de
Bazen elimizde kuş lastiği ya da sapanla gezeriz
Lastiği bulmak kolay
Kesersin vagonetlerin eskimiş iç lastiğinden
Peki ağaçtan çatalı nerede bunun
Dikili ağaç yok ki köyde
Keselim desem bu ağacın bir yerinden
Satın alırdık herhalde
At ya da eşek arabasında
Yırtık naylonla, çorap eskisiyle kırık leblebi de satan çerçilerden
Elimde kuş lastiği
Dolaşıyorum ne yapacağımı bilmeden
Birden bir serçe konuyor
Teyzemlerin tandır damındaki kocaman bacaya
Körün taşı denk gelir misali
Lastikteki taşı salıyorum havaya
Baktım bacaya konan o minicik serçe yok
"Korktu, uçtu gitti!" diyorum
Biraz sonra tandır damının önüne varınca
Küçük pencerenin camında
Göğsü kanlı çırpınan serçeyi görüyorum
Kırlangıçlara da atardık kuş lastiğiyle taşı ama
Olası mı onları vurmak
Öyle etkilemiş ki o kanlı serçe beni
Ondan sonra ne serçe ne de güvercin vuruyorum
İlkokul diplomalı da olsa o zamanlar
Babam, köyün kooperatif memuru
Çevre köyler onu tanırlar
Kooperatife bağlı en az on köyde adı, ünü bilinir
İlçeden köye gelen tapucusu, tahrirat katibi, bankacısı
Öğle yemeğinde bizim eve konuk olurlar
Haber gelir
Yemek hazırlanacak
Yumurta kırılacak
Tereyağlı pilavın üstüne
Tavuk da didilip konacak
Şimdiki gibi hazır tavuk mu var
Görev bize verilir
Tavuk önde biz arkada koş babam koş
Çok geçmez
Bizim tavukta nefes kesilir olur sarhoş
Kanatlar düşer, ak tavuk koşamaz olur
Biraz sonra kesilmiştir
Kendini leğende sıcak suda bulur
Yerler, içerler, pantolon kemerleri göbek üstünde memurlar
Evin çocukları da sıyrılmış kemiklere bakar
Bozkırın ortasında
Düz ovada ağaçsız bir köy
Tek tepe bulamazsınız dümdüz arazide uzanan
Köylünün geçim kaynağı, ekmek teknesi tarlalar
Toprak çok bereketli ama
Yetişen buğday ve pancar
Sebze, meyve ne arar
Arada sırada ilçe pazarından gelen meyveler
Onu da ev ahalisi gıdım gıdım yer
"Kömbe" denilen şehir ekmeği yani somun
Ayda yılda bir kez kasabadan gelir
Mübarek; pasta, börek niyetine yenir
Bin dokuz yüz altmışlı, yetmişli yıllar
Bir "Neşet Ertaş rüzgârı" esiyor Orta Anadolu'da
Biz gençler de dinliyoruz büyük zevkle
Bu "Bozkırın Tezenesi"ni
Radyoda ya da kırk beşlik plaklarda
"Köprüden Geçti Gelin" türküsü
En güzel ifadesini buluyor
Halaylarda bulur
***
Boynumuzda örgü çanta
Ayağımızda lastikten “soğukkuyu” ya da “cıslavet” ayakkabılar
Gitmek için köyün öbür ucundaki okula
Kış günleri
Üç beş çocuk düşerdik yola
Dışarda keskin bir ayaz
Bir de şimdilerde hiç yağmayan diz boyu kar
Elimiz, yüzümüz soğuktan kıpkırmızı
Sınıfta kırık dökük
İçinde çoğu zaman tezek yakılan soba var
O da sabahları ellerimizi ısıtacak kadar
Kalorisiz kokulu yakıtıyla yani tezekle
Günde bir kere yanar
Boynumuza astığımız
Anamızın çorap ördüğü iplerden artan kırıntılarla örülmüş
Çantamız ayrı bir âlem
Neler mi var içinde
Önce Alfabe, birinci sınıfta
Ve yanında kenarı buruş buruş defter
Silmekten çok karalayan, sayfa yırtan sert silgi
Serçe parmak boyunda
Ucu ekmek bıçağıyla açılmış bir kurşun kalem
Yıl sonuna doğru çantaya bir kitap daha gelir
Hayat Bilgisi
Okuma yazma, matematik tamam
Ama o yaşlarda da olsa
Hayatı öğrenmeye başlamak gerekir
İşte çocuk yaşımızda bize hayat dersini bu kitap verir
Okul, Cumhuriyet’in ilk yıllarında
Pek çok köye yapılan iki sınıflı, taştan örme, çatılı bir bina
Bir yanında ufacık lojman
Diğer yanında birinden diğerine geçilen iki sınıf
Her teneffüs toz duman
Ne zaman erirse kar
Köyün içi baştan aşağı çamur
Öyle ağırlaşır ki ayağımızdaki “soğukkuyu”lar
Bakarsın koşup giderken
Çamura saplanıp kalır
Siyah önlük, beyaz yaka
Adı böyle ya okul giysilerimizin
Bizim önlükler siyah da değil boz
Yakamız mı; beyaz, ama bezden değil naylondan
Burunlar silinmiş önlüğün kol uçlarına
Kar erir, çamur gelir
Çamur biter, her taraf un ufak toz
Çalınca teneffüs zili
Atarız bağıra çağıra kendimizi kuru toprak bahçeye
Futbol oynarız çaputtan yapılmış topumuzla
Bazen testi kırıklarını kayarak üst üste
Dalarız adını unuttuğum başka bir oyuna
Zili unutur, gecikiriz derse arkadaşlarımızla
Ben en çok da “mendil kapmaca”yı severdim
Öyle verirdik ki kendimizi bu oyunlara
Yorgun, bitkin dönerdik akşamları eve
Üst baş toz
Bir de analarımızdan azar yerdik
Okul dışında da oyunlarımız çelik çomak
Ya da bizim “tame” dediğimiz “teğme”ydi
Ölo'nun Derviş amcanın getirdiği meşe değneklerle
Oynarken bu oyunu kendimizden geçerdik
Kasaba bile görmemiş köy çocuklarıydık
Baharda çiğdem kazardık tarlalarda
Yaz gelince de kırlarda çalık
Zehirli mi değil mi bilmeden
“Göbelek” dediğimiz mantar toplardık
Örgü çantamız kalınlaştı dördüncü sınıftan sonra
Hayat Bilgisi’ne eklendi
Tabiat Bilgisi, Tarih, Coğrafya
Okulda hademe ne gezer
Nöbetçi kalır üç beş öğrenci
Sınıfları süpürürler, toz duman havada
Karne alırdık yılda iki kez
“Hal ve gidiş” diye bir bölüm vardı dersler arasında
Biz o kısma “Halva gidiş” dediğimiz için
Ne olduğunu anlayamamıştım yıllarca
Altı gün “pancar tekleme”ye gitmiştim
İlkokulu bitirdiğim yıl
Altmış lira kazanmıştım
Günlüğü on liradan
Ortaokulda harçlık olacaktı
Beş kuruş harcayamazdım
Haftalarca sakladığım
Kıyıp “şeker sucuğu” bile alamadığım bu paradan
Heyecan sarardı yirmi üç nisanlarda
O küçücük dünyamızı
Köylü de toplanırdı bayram yerine
Şiirler okunur, konuşma yapılır
Ağızda kaşıkla yumurta taşıma
Çuvalla yürüme, yoğurt yeme yarışları oynanırdı
Seyrederken bağırır çağırırdık heyecandan
Ve de düğünlerden başka bir de bu eğlencesi olan
Ak bürgülü köy kadınları
Seyrederlerdi kenardan
Bir akşam döndüğümde eve tarladan
Kalınca bir kitap geçti elime
Adını bile öğrenemedim
Yırtılmıştı ilk üç beş sayfası
Okumaya başladım gözümden uyku akarak
Yırtılmayan ilk sayfanın üstünde
Gördüm ki
“İnce Memed”miş adı
Okudukça dostum oldular
“Memed, Hatçe, Döne Kadın”
“Abdi Ağa” da baş düşmanım
İşte bu roman
Okumada benim ilk göz ağrım
Torunum gelir zaman zaman yanıma
O da gidiyor şimdi ilkokula
Bizden de yüz buluyor ya
Elinde tablet bilgisayar
Uğraşıyor hiç anlamadığım oyunlarla
İnsanoğlu yerinde çakılıp kalacak değil ya
Değişecek elbette pek çok şey
Hayat akıp giderken
Ben
Şöyle bir “zaman yolculuğu”na çıktım
Anlatmak istedim yaşadıklarımız
……………………………………………………………………
Numan Kurt

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

YILLAR DÖKÜLDÜ HAYATIMIZDAN MEVSİM SONBAHAR

  "Herkesin bir sonbaharı vardır; kiminin yaşamadan yaşlandığı, kiminin yaşlanmadan yaşadığı…" *** Sonbaharda Ne zaman çıksam soka...