6 Ocak 2017 Cuma

DALDAN DALA (1)


Merhaba,
Her zaman şiir, hikâye, anı yazılmaz ya! Bugün de aklıma gelenleri olduğu gibi yazmayı denedim.
..................................................................................................
DALDAN DALA
Yazmak , tiryakilik gibi. Alıştın mı bırakamıyorsun. Bunları yazarken gören de beni bir yazar falan sanmasın. Yaşadıklarını, gördüklerini, insanları, değişik olaylar karşısında duygu ve düşüncelerini anlatmaya çalışan bir emekliyim ben.
Bu gün de “Aldım kalemi elime!” diyemeyeceğim, oturdum klavyenin başına , ne gelirse aklıma yazayım, dedim.
Kucağıma verdiler
Beş aylık torunu
“Aman iyi tut baba, düşürme!”
Dedi evdekiler
“Siz, kendinize bakın! “ dedim
Bastım bağrıma
Kokusunu sindirerek o nur topunu
Yanağı yanağıma değince
Kaldırdı yumuş yumuş gözlerini
Baktı sevgiyle
Güldü, dilini çıkardı
O pamuk yanağın verdiği tat
Başka nerede vardı
Daha önce birkaç yazımda, şiirimde torunları anlattım tüm içtenliğimle. Bu üçüncüsü. En büyükleri üçüncü sınıfta, ikincisi ikinci sınıfta, bu sonuncusu ise daha bebek. Fotoğrafımızı görünce içimden geldi duygularımı kağıda dökmek. Ömrüm oldukça onları yazmak isterim.
……………
Kabak çekirdeğini ay çiçeğinden daha çok severim. Televizyonda maç izlerken ya da herhangi bir programı seyrederken hoşuma gider. Değirmenin buğday öğüttüğü gibi öğütülür gazetenin üstüne kabak çekirdekleri. “Gereğinden fazlası zararmış.” deseler de gereğinden çok damak keyfinin gereğine baktığım için çok zor “Dur!’” derim kendime. Birlikte çalıştığım, şimdi de zaman zaman görüştüğüm, “Goca Hüseyin” adıyla andığımız Hüseyin Saylam’ın bir sözü gelir aklıma, “Ya, oğlum baklavayı yer, on sene önce ölürüm anasını satayım! O tadı almadıktan sonra yüz yıl yaşasan neye yarar?” Akşama kadar televizyonlarda sağlık programı, zayıflama programı dinleyenlerin hoşuna gitmese de bu da bir hayat görüşüdür. Hani ünlü denemeci Montaıgne diyor ya: “ "Başımıza bir kez gelen şey büyük bir dert sayılamaz. Bir anda olup biten bir şey için bu kadar uzun zaman korku çekmek akıl karı mıdır?" "Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!" Ben de zaman zaman damak zevkinin esiri olsam da insan yine sağlığına dikkat etmeli.
…………
Bu facebook paylaşım sitesine üyeliğimin üzerinden sekiz dokuz yıl geçti. Daha önce “ŞU FACEBOOK DEDİKLERİ” başlıklı bir yazı da yazdım. Şimdi de birkaç satır yazmak istiyorum.
Bilim ve teknik hızla ilerliyor. Çocukluğumda köyümüzde az sayıda o pilli bataryalı radyolardan vardı. “Bir gün bu radyoların içinde insanlar görünecekmiş, türkü söyleyenleri görecekmişiz.” denildiğinde bir türlü aklımıza yatmazdı bu durum Gün geldi televizyon 1970’li yıllarda yaygınlaşmaya başlayınca “Ha, demek ki anlatılmak istenen televizyonmuş.” diye düşündük.
Şimdi bu internet öyle değiştirdi ki yaşamımızı. O yıllarda bunun hayalini bile kuramazdık. Facebook neyi değiştirdi benim hayatımda? Ben, bu paylaşım sitesinde elimden geldiğince kendi yazı ve şiirlerimi paylaşıyorum. Kimseye oradan buradan alarak ahlak dersleri, dini mesajlar vermeye kalkışıp kendimin bile bilmediği, uymadığı konularda ahkam kesmeye kalkmıyorum. İnsan elbette hoşuna giden, başkalarının da yararlanacağı yazıları, durumları, olayları paylaşabilir. Adı üstünde bu site bir paylaşım sitesi. Fakat bakıyorsunuz herkes “din âlimi” kesilmiş. Her neyse herkes dilediğini yapmakta özgür. Bizim buna diyecek çok sözümüz yok.
Ben bu facebookta;
*Çok sayıda eski öğrencimle iletişim kurabildim. Onların vefalı, saygılı davranışlarından mutlu oldum.
*Altmış beş yaşımda bile ortaokul, öğretmen okulu ve eğitim enstitüsü öğretmenlerimden hayatta olan birkaçı ile haberleşebiliyorum. Ortaokul öğretmenlerimden Tabiat Bilgisi öğretmeni Aycan Yolyapan’ı yazın ziyaret bile ettim.
*Yazı ve şiirlerim paylaşıyorum. Yazdıklarıma yapılan yorumlar, beğenileri bana mutluluk veriyor. Yaşadıklarımı, hayatın içindeki olayları yazdığım için bu yazılar ilgi çekiyor.
*Geçmiş yıllardan kalan siyah beyaz fotoğrafları, yeni fotoğrafları paylaşıyorum. Ortaokulda kırk yıl önce öğrencim olmuş, şimdi ellili yaşlara gelmiş biri o siyah beyaz okul fotoğrafında kendisini görünce şaşırıyor, mutlu oluyor, minnetlerini ifade ediyor.
*Yazılarımı gönderdiğim edebiyat sitelerinde yeni dostlar ediniyorum.
*Köyümüm gençlerini bu facebook sayesinde tanıyorum, onlarla haberleşiyorum.
* Paylaşma ortamı olduğu için yazı yazmak konusunda bana istek ve şevk veriyor.
Daha sayamayacağım pek çok yararını gördüğüm bu paylaşım sitesi olumlu kullanıldığında insan gerçekten mutluluk duyuyor.
Bakın bu facebookla ilgil bir yaşanmışlığımı anlatayım.
Konya Selçuk Eğitim Enstitü’sünde okurken bir öğretmenimiz vardı. Adı Erdoğan Munis. Ben, Türkçe Bölümü’nde okuyordum. Örnek insan, örnek öğretmen ve de çok iyi bir ressam olan Erdoğan öğretmenimizin adını bir gün facebooka yazdım. Çok saygı duyup örnek aldığımız bu seçkin insan karşıma çıkıverdi. Şimdi seksen yaşın üzerinde olan öğretmenimiz 1970-1972 yılları arasında Yazı ve Sanat Tarihi derslerimize girmişti. Öğretmenliğimizde örnek aldığımız, ressam olarak da çok sayıda sergiler açan bu seçkin insana minnet borcumuzu ifade edebilmek bana mutluluk verdi. Kendisi için yazdığım şiiri paylaşmak için iznini istedim; ama “Ben, ilgi ve iltifattan sıkılırım.” diye kabul etmedi. Reddedişi bile son derece kibardı sevgili öğretmenimizin. Oysa yazdıklarım iltifat değil tümüyle gerçekti.
Erdoğan Munis öğretmenime saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.

***
Emekliyim. Her zaman da oturulup yazı yazılmaz ya! İşimizin olmadığı günlerde (Pek işimiz de yok ya!) arkadaşlarla bir araya gelip okey oynuyoruz. Anlayacağınız vakit öldürüyoruz. Gittiğimiz yer, bir hemşehrimizin işlettiği kahvehane. Bizim dışımızda o mahallenin insanları da geliyor. İçlerinde birkaç kişi var ki konuştukları her cümlenin noktası, virgülü olmuş küfür. O, buraya yazamayacağım ünlü küfür kelimesini söylemeden konuşamıyor adamlar. Onlar her cümlelerinde bunu söylerken ben utançtan terliyorum; ama ne yapabiliriz? Memlekette konuşurken araya iki de bir küfür yerleştirmenin cezası yok.
1970’li yıllarda Mucur Ortaokulu’nda öğretmenim. Okul- Aile Birliği toplantısı yapılıyor bir pazar günü. Velilerden biri konuşmak isteyenler listesine adını yazdırdı. Bu arada yanımda oturan öğretmen arkadaşım Muzaffer Yıldırım koluma vurdu:
-Bak, bu İbrahim Ağa, konuşurken her cümlesinde “…….” demeden bir cümle bile söyleyemez.
Sıra İbrahim Ağa’ya gelince dikkat kesildik. Söz alan İbrahim Ağa, ikinci cümleyi getiremedi. Küfretmeden konuşmak kolay mı?
İşte böyle. Bu toplumun insanlarından bazılarının sanki bir parçası olmuş küfür.

***
Ben, bunları yazarken biraz ara verip televizyona baktım. Artık alıştığımız alt yazı geçiyordu yine. “İZMİR’DE BOMBA! İKİ ŞEHİT”
Bu güzelim ülke karanlığa mı sürükleniyor? Ne oldu bize, buraya nasıl geldik? Sokağa çıkmaya, kalabalıklara karışmaya korkar olduk. Yoksul, garibanların genç fidanları; askerimiz, polisimiz, masum vatandaşımız için ölümün nereden geleceği belli olmaz oldu.
Baş sağlığı dilekleriyle, üzüntü bildirmekle bitmeyecek bu terör belası. Köklerini kazımaya devletin gücü yetmiyor mu? “Açılım” safsatasıyla kentler, kasabalar bomba, silah deposu haline getirilirken neredeydiniz? Onların dışında adını bile iki türlü söylediğimiz o gözünü kan bürümüş cihatçılara ülkemizden katılanlar hangi eğitim anlayışıyla yetiştiler? “Dindar ve kindar” olmaları mı gerekiyor gençlerimizin?
***
Bazen derim ki kendi kendime: “Saz çalabilseydim, saz çalarken de sevdiğim türküleri söyleyebilseydim. Hangi türküleri söylerdim sesim de güzel olsaydı o zaman. “İşte gidiyorum çeşmi siyahım” dan başlar, “Emirdağı birbirine ulalı” ile devam eder, sonra da köyümüzün düğün türkülerinden “Su sızıyor sızıyor taşların arasında” ile bitirirdim. Hayat bu, herkes dilediğini gerçekleştiremiyor ya da o yetenekten yoksun oluyor.

***
Evet, bugün de neler düşünüyorsam kırıp bükmeden onları yazdım.
Gün ola harman ola.
Zalimlerden hesap sorula.
……………………………………………………………………………....................
5 Ocak 2017
Numan Kurt

28 Aralık 2016 Çarşamba

ÖNER ve SİZLER, ÖZLEDİKLERİM




Aklıma geldi birdenbire
Dedim ki kendi kendime
“Şiirler yazıyorum bakıp bakıp eski fotoğraflara
Fotoğrafa şiir olur mu kardeşim
Yazılanlar o kağıt üstünde olanlara”

Durdum durdum duramadım
Baktım fotoğraflarına
Bir şiir de ona yazayım dedim
Kime mi, gönül dostu Öner’e 
Kağıdı, kalemi elime aldım

Aynı sınıfta değildik üç yıl boyunca
Yatılı, çizgili pijamalı öğrencilerdik ya tanırdık birbirimizi
O, okulun ufak tefek
Sevimli yaramazlarından
Dersleri nasıldı bilmem, ama
Okul tiyatrosunun baş oyuncularından
Kendi küçücük, ama
Dostluğuyla, gönül hoşluğuyla, soy adıyla
Tam bir “Pehlivan”
Tıkladım “arkadaşlık isteği” kısmına
Kırk altı yıl sonra karşımda
Pos bıyıklarıyla Öner
Geçenlerde bir fotoğrafının altına yazdım
Dedim ki şakadan
“Ot kalmamış yüksek tepelerde ama
Yamaçlar sanki bir orman
Bıyıklarını sevsinler senin
Sakın keseyim deme aman”
Yıllar sonra yoktu pek çok arkadaştan haberimiz
Öner'in çabasıyla buluştuk önce bu sanal âlemde
Bir araya getirdi arkadaşları
Nevşehir’de, Niğde’de, Antalya'da, Kırşehir'de
Elli yıl öncesindeki yakışıklı gençler
Olmuştu birer ak saçlı dede
Kızlarımız anneanne, babaanne

Mutlu oluyorum gördükçe
Eski arkadaşlarımı
Yaşasınlar çocukları, torunlarıyla sağlık içinde
Çay içerken görünce Öner’i paylaştığı fotoğrafında
Aklıma bunlar geldi
Yazmak istedim içimden gelenleri
Yine görmek isterim okul arkadaşlarımı
Ve gönül dostu Öner’i
…………………….......................
27 Aralık 2018
Numan Kurt
.

26 Aralık 2016 Pazartesi

RESSAM VE ÖRNEK ALDIĞIM ÖĞRETMENİM







Nereden esti aklıma bilmem
Adını yazdım paylaşım sitesine
“Erdoğan Munis” diye
Çıktı karşıma o güler yüzlü haliyle
Hani ilkokulda, ortaokulda, lisede
Hayran olup örnek aldığı
Öğretmenler olur ya çocukların, gençlerin
Ben de yüksek okulda hayrandım ona
Hem öğretmenliğine hem de ressamlığına
Keyifli geçerdi “Yazı” dersi
Biz, Türkçe bölümünde okurken yazının her çeşidini öğrenirdik
“EVRİMİ İLE YAZI SANATI” yazarından
Ya “Sanat Tarihi”ne ne demeli
Bölümümüzle ilgili olmasa da
Demişler ki "Bunlar bu dersi de görmeli."
“Revak”larla, “sütun”larla dolu
Bu, bize göre sıkıcı, dersi
Öyle anlatırdı ki projeksiyonla
Çıt çıkmazdı okulun bodrum katında
İdeolojiler aklın önündeydi o yıllar
Bu güzel insana
Bir Anadolu ilinde, Konya’da
Her yıl sergiler açan
Şimdi ülkenin tanıdığı ressama
Haksızlık bile ettiler
Nasıl mutlu oldum görünce öğretmenimi
Şimdi yetmiş üç yaşındaki öğrencisi
Hep hayranlıkla, minnetle, sağlık dilekleriyle anacak
Doksan yaşını geçmiş; ama dimdik ayakta duran
Ressam, örnek insan
Erdoğan Munis’i
Bize emeklerinizle yaşattığınız üç yıl için
Teşekkür ediyor
Ellerinden öpüyorum öğretmenim
    Numan Kurt










9 Aralık 2016 Cuma

"GELDİK Mİ KİLİS'E; ANNEM, BABAM NEREDESİNİZ?"

  

“Ben de bir ‘Çalıkuşu’ olmalıyım.” dedi Aysel. Anadolu’nun uzak bir köyüne gidecek “Orada bir köy var uzakta/ O köy bizim köyümüzdür/  Gezmesek de tozmasak da/  O köy bizim köyümüzdür” demeyecek, o köylerden birine gidip yoksul köy çocuklarına anne,abla, ışık olacaktı.
Güzel yurdumuzun aydınlığı Köy Enstitüleri kapatılıp bu aydınlık karartıldıktan sonra yurdun dört bir yanına erkek ve kız ilköğretmen okulları açılmıştı. Köy Enstitülerinin devamı olanlarda ilkokuldan sonra altı yıl, diğer ilköğretmen okullarında ise ortaokuldan sonra üç yıldı yatılılık. Aysel, on yedi yaşında bu okullardan birini, Kilis Kız İlköğretmen Okulu’nu bitirirken genç kızlık hayalleri bir yana, bir de hep öğretmenlik hayalleri içindeydi.

“Bilirim o yoksul, o utangaç
 Köy çocuklarını
Ayakları yalın
Burunları yakasız gömlek kollarına silinmiş
Ama gözleri, gönülleri
Öğrenmeye aç
Tarlaya da gitseler
Kuzu da gütseler
Alıp getireceğim ben onları
Tek sınıflı da olsa okulum
Tezek de yansa teneke sobasında
Kenarı buruşmuş alfabeleri
Kirlenmiş defterleriyle
Okutup aydınlatacağım ben
Gözümün içine bakan bu çocukları”

1973 yazında bitirdi okulunu Aysel. Ver elini dedi Malatya- Darende’nin Ayvalı İstiklal İlkokulu’na. Malatya’ya yüz elli kilometre uzaklıktaki Darende’nin sözde adı “kasaba” olan bu köyüne hayalleriyle ama biraz da kafasındaki soru işaretleriyle gitti Aysel. Bu kadar uzak bir yerde kendisini  neler bekliyordu kimbilir. Daha çocuk sayılabilecek yaşta Anadolu’nun uzak köyüne giderken yine de öğretmenlerinin ona öğrettiği idealist düşünceler içinde, okutacağı yavruları düşünerek,  artık kendi ayakları üzerinde durabilen bir genç kız olarak mutluydu Aysel.
İki yıldır kapısı açılmamıştı görev yapacağı okulun. Okul demeye zaten bin şahit isterdi. Tek göz oda, içi tabandan tavana köy kadınlarının ekmek yaparken tandırda kullandığı kuru yaprak (gazel) ve tezekle dolu. Kırık, yere yan yatmış birkaç sıra,  duvarı boydan boya kaplayan kocaman, boyası dökülmüş bir kara tahta.
Aysel, hayal kırıklığı içinde, Aysel üzgün. Köyde, kocası Almanya’ya gitmiş Eşe teyzenin evinde yer bulabilmiş köyün muhtarı ona. Okulun perişan hali olmasa bu uzak köydeki Anadolu insanlarının sıcaklığı her sorunu unutturacak Aysel’e.
Okul nasıl düzene kondu? Öğrenciler nasıldı? Başka hangi güçlüklerle boğuştu Aysel? Bu soruları başka öykülerde yanıtlayalım. Çiçeği burnunda bu genç öğretmenin yaşadığı bir “donma” olayı var ki içler acısı ve de yürek yaralayıcı.
Nasıl da kar yağardı Darende ve köylerine o zamanlar. Kasım ayında bürünürdü doğa beyaz gelinliğine. Bürünürdü de köylünün, yoksulun çilesi de o zaman başlardı. Teneke sobada yakılan tezek gür gür yanardı sobada. Bedri Rahmi’nin deyimiyle “Tezek b.ktur, kalorisi yoktur” misali yandığı hızla sönerdi. Bereket ki evler toprak damlı ve kerpiçtendi. Isınınca kolayca soğumuyordu.
Kar yağışı başladıktan sonra maaşını almaya ilçeye bile gidemiyordu Aysel.
O yıl Kurban Bayramı, kasım ayına denk gelmişti. Askerden yeni terhis olan ağabey, “Bu kız ne yaptı uzak ellerde, git bak, bayram tatilinde de al gel!” diyen ailesinin sözüne uyarak Aysel’i götürmeye gelmişti.
Bir gün önce günlük güneşlikti hava, henüz kar yağmamıştı. Memlekete gitmenin, ailesiyle birlikte olabilmenin heyecanıyla uyanan Aysel, yola çıkacakları sabah baktı ki ne görsün? Dışarıda diz boyu kar. Çare yok, yola çıkmaya karar verdiler. Köyün ağası Hüseyin amcanın oğlu Ahmet onları ilçeye kadar traktörle götürecek.

Kar yağardı Anadolu bozkırına
Kar yağardı diz boyu
Yeni ekilmiş buğday tarlalarının üstüne
Bir yorgan misali
Yüzü gülerdi çiftçinin
Kesilirdi
Uzak köylerin ilçeyle bağlantısı
Yoksulun sobasında, tandırında tezek
Ağanın sobasında kömür
Yanardı
Soğukta burunları akmış o soluk benizli köy çocukları
Kızarmış yüzleri
Ayazdan titreyen elleriyle
Sobanın başına koşar
Aysel öğretmenlerinin gözlerine
Bakardı

Kalın giysileriyle yine de titreyerek bindiler traktörün römorkuna. Köyden birkaç kilometre uzaklaşıp Tohma çayının bitiği yere vardıklarında sivrilip yükselen tepenin eşiğinde kara saplandı traktör. Uğraşmak, itip kakmak fayda etmedi. Dokuz saatlik uğraşı boşa gitti. Tipi giderek hızlanıyor, Uzaklardan kurt, çakal sesleri geliyordu. Hepsi bir yana vücutları uyuşmaya başlıyor, Ahmet, elinde kürek ha bire kar atıyordu.  Bir bildiği var ki durmadan karı oyuyordu kürekle.
Umutlar yavaş yavaş kesilirken bir delik açılıyor karın altında. Biraz daha eşince bir kapı çıkıyor karşılarına. Bu koyunların karda kışta donmaması için yapılmış bir ağıl. Allah’ın mucizesi onlar için.
Yuvarlanarak atıyorlar kendilerini mezara girer gibi karanlık damın içine. Çalı çırpıdan ateş yakıyor Ahmet. Aysel, tam “Kurtulduk, çok şükür! “ derken, elini ateşe doğru uzatırken  karıncalanan vücuduyla yığılıp kalıyor olduğu yerde.
Gözünü açtığında bir köy odasında Aysel. Başında  Eşe teyze, Zöhre teyze, Döndü bacı ve birkaç öğrencisi. Hepsi ağlaşıyorlar. “Vah yavrum, daha da pek genç!’” dedikçe Eşe teyze, ağıtlar daha da yükseliyor. Bir yandan da birkaç köylü Aysel’in ağabeyinin ellerini, ayaklarını karla ovuyorlar. Köy kadınlarının öldü sandığı Aysel, “Kilise geldik mi, ağabey,anne baba neredesiniz, ben neredeyim?” diye sayıklıyor duyulur duyulmaz bir sesle.  Ayılsın diye tokat vuruyorlar Aysel’e. Kollarından tutup ayağa kaldırmaya çalışıyorlar ya boşuna, “Küt!” diye yine yere düşüyor genç öğretmen.
Köyün dört yıl önceki öğretmeni Müslim Bey, o gün köyde bir evde misafir olarak kalıyormuş. Hemen haber uçurdu köylüler Müslim öğretmene. “Çabuk gelsin. Kız öğretmen dondu, ölüyor!” diye. Haberi alır almaz telaşla koştu Müslim öğretmen. Odaya girip manzarayı görünce emirler yağdırdı oradakilere:
“ Döndü bacı, sen ayaklarını, Eşe bacı, sen ellerini ov! Ne yapmışsınız bu kıza? Çabuk, elinizi tez tutun! Kızcağız donmuş, siz onu tokatlıyorsunuz. Hemen kollarına girin, biraz yürütün!
Aysel, kendine geldiğinde Eşe teyze gözlerinde mutlulukla ona sıcak çorba içirmeye çalışıyordu. Ağabeyi ondan daha önce ayılmıştı. Ayılmıştı ya, gözleri kan çanağıydı ağlamaktan:
“Özür dilerim bacım, benim yüzümden oldu, ben zorladım seni Kilis’e götürmek için.”
“Üzülme, Allah’a şükür kurtulduk. Senin ne suçun var?”
İki gün daha yataktan çıkmadı Aysel. O zaman askerden yeni gelmiş, şimdi rahmetli olan ağabeyi, ondan daha önce iyileşmişti.
Kırk elli yıl önce Anadolu’nun ücra köylerine ışık vermek için dağılan on binlerce köy öğretmeninden birinin, Aysel’in “donma” öyküsü bu. Çalın şimdi emekli olan o “Çalıkuşu” öğretmenlerden birinin kapısını, size ne öyküler anlatırlar.

Yurdumun uzak, yoksul, garip köylerine
Işık oldunuz
Okudu köy çocukları
Kimi öğretmen, kimi doktor, kimi mühendis
Hepsinden daha güzeli
Adam oldular
Cumhuriyetin temel taşları
Açık alınlar
Umarım güzel ve aydınlık olur
Türkiye’mde yarınlar
………………………………………………………………………………………
Numan Kurt

10.12.2016                                                                                                                                                       

14 Eylül 2016 Çarşamba

"SEN, AYŞE'NİN OĞLU MUSUN?














Yazabilmenin en önemli kaynağı yine o yazıyı yazandır. Yaşadığınız hayatı sizden iyi bilen olmaz. Yazarken beni en çok yaşadıklarımı anlatmak mutlu ediyor. “Bugün ben neler yaşadım? Anlatsam, yazsam okurlar mı, okuyanların ilgisini çeker mi?” demeden yaşananları yazmak gerektiğine inanlardanım.
Sekiz yıl önce , rahat edip torunlarını seveceği zamanda vefat eden ağabeyimin torununun düğünü vardı Kayseri’de. Hani şair demiş ya Sivas’ın Zara ilçesine sürgüne gönderilince: “Ankara nire/ Zara nire/ Dayanmak marifet/ Dayan bire” diye. Didim- Kayseri arası on altı saatlik bir yol olsa da ben böyle bir şey demedim. Tam aksine yakınlarımı, yeğenlerimi göreceğim için heyecanla , mutlulukla yola çıktım.
Rahat yolculuk yapmak için tek koltuk bileti bulma çabalarım boşa çıktı. Saat 17.00’de bindiğim otobüste koltuk arkadaşım bir genç. Denizli’ye kadar gidecekmiş. Selamlaşmanın dışında pek bir şey konuşmadık. Otobüs de yol üzerindeki her ile ilçeye uğruyor. Yan koltuktaki genç Denizli’de inince onun yerine ufak tefek orta yaşlarda birisi oturdu. İşin doğrusu benim gibi iri yarı, kilolu birinin gelmediğine ben de memnun oldum. Otobüs hareket edince ışıklar da söndürüldü. Bu arada bizim ufak tefek yol arkadaşı cebinden doksan dokuzluk beyaz bir tespih çıkardı. Gecenin saat on biri olduğu için yolcuların çoğu uyumuş, otobüste çıt yok. Bizim yolcu başladı “şık şık” tespih çekmeye. Ben de başta ağız şapırtısı olmak üzere bu tür seslere hasta olurum. Sessizlik içinde tespih şıkırtısı dinlerken adama doğru bir iki baksam da vatandaşın aldırdığı yok. Sonunda tespihten tuttum, arkadaş bana doğru tuhaf tuhaf baksa da yanlışını anlamış olacak ki “Özür dilerim!” anlamında başını sallayıp tespihi cebine koydu.
Uğradığımız yerlerin sayısını ben de unuttum; ama on altı saat sonra ertesi gün saat dokuzda Kayseri terminalindeydim. Ayaklar olmuştu birer kütük.
Okuyanları, yolculuğu adım adım anlatarak bıktıracak halim yok. Dediğim gibi düğün akşamı pek çok akrabayı, yeğenlerimi hele de kızımı ve torunum Duru’yu görmek ayrı bir mutluluktu benim için . Zaten bu düğünlerin eğlencesinden çok tanıdıkları, akrabaları görme olayını çok severim ben. Duru’nun düğün boyunca oynayışı, kimden duydu ya da gördüyse “Sekizinci sınıfa gelince ben de topuklu ayakkabı giyeceğim.” demesi düğünün en keyifli yanıydı.
***
Bu yazıda asıl anlatmak istediğim dönüş yolculuğunda yaşadıklarım. Otobüste yan yana yolculuk ettiğim Burak Kolukırık’a bir söz vermiştim. “Bu karşılaşmamızı, tanışmamızı yazıp sana göndereceğim.” demiştim. Bu sözümü de yerine getiriyor, her satırı yazdıkça hem üzülüyor hem mutlu oluyorum.
Didim’e dönüş biletimi 11 Eylül Pazar günü saat 16.00’ya almıştım. Aynı şirketin otobüsü bu kez Ankara üzerinden dönüyordu Didim’e. “Ankara’ya giderken köyüme de otobüsün camından şöyle bir bakarım.” diye düşünürken yanımdaki koltuğa bir genç yaklaştı. O koltuğa otururken arka sıradaki bir genç “Nereye, Mucur’a mı gidiyorsun?” diye sordu. O da “Mucur’a gidiyorum.” dedi, biraz konuştuktan sonra yerine oturdu. Yanımdaki yolcuyla selamlaşmaktan başka uzun uzun konuşup onu rahatsız etmek gibi bir huyum yok. Bazıları yanınıza oturdu mu sormadığı bir anamızın, babamızın adı kalır. Ben yanıma aldığım gazeteler ya da kitapla meşgul olurum. Yoksa onca yol biter mi? Ayrıca böyle on altı saatlik yol da gitsem uyumak gibi bir âdetim yok. Uyku iyice şaşırtsa bile otobüsün her sallanışında uyanırım.
Yanıma oturan gencin Mucur’a gittiğini anlayınca duramadım:
-Merhaba delikanlı, Mucurlu musun?
-Evet Mucurluyum.
Delikanlının çok kibar bir konuşması vardı. Ben yirmi iki yıl kaldığım Mucur’da soyadlarının çoğunu bildiğim için:
-Soyadın ne?
-Kolukırık.
-Gümüşkümbetli misin?
-Babam oralı.
-Doğan Kolukırık, Ramazan Kolukırık, Yalçın Kolukırık…Bunlar sizin soyadınızla tanıdıklarım…
Belli ki genç yol arkadaşım Mucur’da yaşadığı için babasının köyünü çok bilmiyordu.
-Siz, Hayati Aktürk’ü tanır mısınız?
-İyi tanırım, Öğretmen Evi yöneticisiydi, şimdi sanıyorum Halk Eğitim Merkezi Başkanı.
-O, benim dayım olur.
“Öyle mi, çok selamımı söyle.
-Baş üstüne, söylerim, sizin adınız neydi?
-Benim adım Numan Kurt; Mucur Ortaokulu'nda, Kız Meslek Lisesi'nde uzun süre öğretmenlik yaptım.
-Evet, adınızı duymuştum.
Konuşmayı burada bitirdik. Ben, “Köyümüze yaklaşınca ortalık daha aydınlık olur, şöyle bir bakayım.” diye düşünürken “Aktürk” soyadı bende çağrışım yaptı. 1970’li yıllarda Mucur Ortaokulu’nda Ayşe Aktürk adında bir öğrencim vardı. Acaba bu genç Ayşe’nin oğlu olabilir miydi? Hayati Aktürk’ün , dayısı olduğunu söylediğine göre öyle bir ihtimal vardı. Merakım beni durdurmadı:
-Kaç doğumlusun sen Burak?
-1989 doğumluyum.
-Annenin adı neydi?
-Ayşe…Ayşe Aktürk.
Tahminimde yanılmamıştım. “MUCUR ORTAOKULU YILLARI” adlı facebooktaki albümümde Ayşe’yle iki fotoğrafımız vardı.
-Ayşe, benim öğrencim olur. Ortaokuldaki halini çok iyi hatırlıyorum. Şimdi baktıkça da seni çok benzetiyorum.
-Evet, annem de o fotoğrafları bize gösterirdi; ama birkaç yıl önce vefat etti.
Bir tuhaf olmuştum. Hayati’nin bir kardeşinin vefat ettiğini duymuştum; ama Ayşe’den hiç haberim olmamıştı.
-Allah rahmet eylesin, çok üzüldüm.
Ayşe’ye selam göndermeyi düşünürken, onun oğlunu bir tesadüf sonucu tanımışken böyle bir durumla karşılaşmak, bir öğrencimin vefat haberini almak hem de oğlundan duymak beni gerçekten üzmüştü.
-Bayram için mi gidiyorsun?
-Ben bir mobilya şirketinin muhasebe servisinde çalışıyorum. Nişanlıyım, hem ailemi hem nişanlımı göreceğim.
-Annenin vefatı beni gerçekten üzdü. Seni tanıdığım için de çok mutlu oldum.
-Ben de sizi tanıdığım için mutluyum.
-Sana hayatta başarı, mutluluk, sağlık diliyorum. Bu yolculuğumuzu Ayşe’yi de anmak için yazıp sana göndereceğim.
-Çok teşekkür ederim, ne güzel olur, sevinirim.
***
Mucur terminalinde vedalaştık. Hayat ne garip… 1970’li yıllarda ortaokulda öğrencim olan, şimdi rahmetlik olduğunu duyduğum Ayşe Aktürk’ün genç, kibar, efendi oğluyla beni bir otobüs yolculuğunda karşılaştırıyor.
Burak, eve varınca bana facebook arkadaşlığı için istek göndermiş. Fotoğraflarında gördüğüm güzel nişanlısıyla ona mutluluklar diliyorum. Bu yazıyla beraber annesi Ayşe Aktürk’le grup olarak çektirdiğimiz iki fotoğrafı da ona göndereceğim.
“Yol uzayıp giderken bozkırda
Birden fark ettim
İşte şu düzlükteki köy benim köyümdü
Şöyle bir baktım camından otobüsün
‘Bak, Burak!” dedim
“Burası da benim köyüm”
Ne desin, gülümsedi delikanlı
Bilemezdi içimden geçenleri
İnip gezmek isterdim kırında, tarlalarında
Selam vermek isterdim üç beş köylüme
Bakmak isterdim
Şimdi bir akrabaya geçen kerpiçten evimize
Ama aklımdan çıkmadı
Genç yaşta geçip giden Ayşe
Bir daha baktım Mucur’a gelmeden delikanlıya
Ayşe’ye çok benzeyen bu temiz yüze”
……………………………………………………………………….
Numan Kurt
14 Eylül 2016



5 Ağustos 2016 Cuma

UMARIM KAVUŞURUZ AYDINLIĞA






Şaşırırdım
Kafa yorardım kendi kendime
Bazen de anlatırdım
Eşe dosta, arkadaşa
Bunca okumuş, yazmış, mürekkep yalamış insan
Nasıl inanır, biat eder bir sümüklü vaize
Adam
Damardaki kana zerk edilen bir zehir gibi
Yıllarca işledi
Devletin can damarlarına
Adalete, askere, okullara
Korku var ya korku
“Korkmuyorum!” diyende daha çok olan duygu
İnsanları
Nasıl da küçültüyor
O din kisvesi altındaki çeteye
Arsa, bina ve daha neler neler verenler
Hoşgörü (!) toplantılarında
Bilmem ne olimpiyatlarında
Salya sümük göz yaşı dökenler
Şimdi demokrasi havarisi kesilip
Dilli düdük gibi ötüyor
Hiçbir darbenin yararı olmadı memlekete
Hele bu kalkışmayı
Başarsaydı sümüklü taifesi
Bakacaktın felakete
Böyle diyorum; ama bu nasıl darbe
Anlayıp içinden çıkmak sor
Ben de şaştım bu darbe denilen harekete
“Bir musibet, bin nasihatten iyidir.” demiş atalar
Pek umudum yok ama
Belki ders alır
“Laiklik, anayasadan çıkarılsın.” diyenler
İnsanların inançları üzerinden
Siyaset yapanlar
Ben de isterim
Temizlensin örümcek ağı gibi sardıkları kurumlardan
Bu Fetö’nün müritleri
Ama derim ki :
“Yazıktır kapatmayın
Fırsatı ganimet bilip
Bu ülkenin temel direği olan ordunun
Eğitim yuvası
Can damarı okulları"
Halk karşı çıktı darbeye
Doğru
Demokrasi
Bence tam anlamıyla yerleşmemiş olsa da ülkeye
Kurtuldu
Bu da doğru
Bu arada
Emir kulu erlere palaskayla vuran
Kara sakalı sarıklının
Demokrasi hayranı olmadığı da
Doğru
O emir kullarını, rütbeliler gibi kodese tıkmak
Fetö hayranı pek çok siyasetçiye dokunmamak
Geçmişteki övgülerin, hayranlığın sahibi
Şimdi sesi çıkmayan bir sürü
Yağdanlığı
Korumak
Bilmem ki ne derce doğru
Din, insanın inancıdır
Bırakın yaşasın nasıl mutlu ediyorsa onu
Karıştırmayın devletin yönetimine
Bilimin, akılcılığın ışığında kalkındırın
Bu güzel ülkeyi
Benim bir bardak soğuk suyu nasıl içeceğime
Fetva vermesin
Ekranları bir karabasan gibi kaplayan
Din bezirganları
Demokrasi adına
Her akşam
Bayraklarla
Davul zurnayla toplanmak
Ne güzel meydanlarda
Ama
Her gün onlarca şehit verilirken Güneydoğu’da
Kabak tadı veren
Biraz da propaganda kokmaya başlayan
Dombralı şenlikler
Bitsin artık
Alanlarda
Neden mi kurtulmaz
Belalardan
Bu güzel vatan
Terk edilmeye başlandığı için
“Hayatta en hakiki mürşit bilimdir.” diyen
Atatürk’ün aydınlık yolu
Çocuklarımız, gençlerimiz eğitilmeli
Bilimin, aydınlanmanın
Temel alındığı okullarda
Ama görünen o mu derseniz
Umutlu değilim ben
Gidilen yoldan, verilen eğitimden
Ve de ülkenin geleceğinden
………………………….
Numan Kurt
05 Ağustos 2016

23 Temmuz 2016 Cumartesi

GÜNLERDEN CUMARTESİ, BEN PAZARDAYIM





Bugün günlerden cumartesi. Şair demiş ya “Bugün pazar/ Bugün pazar, bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.” diye. O, hapishanedeki bunalmışlığın sonunda güneşe, açık havaya çıkışını anlatıyor. Ben de yakıcı güneşe bakmadan taktım şapkamı kafama, tuttum Didim pazarının yolunu. Alacağım bir şey de yok. Pazardan ayrılırken elimde, poşet içinde bir kilo kayısı…Eee ne işim vardı bu pazarda? Hiç avarelik işte. Aldım fotoğraf makinesini, çektim aşağıdaki fotoğrafları, ne geldiyse aklıma yazdım.
Ülke, güzel vatanımız Türkiye, zor, karanlık, kanlı günler yaşarken, memleketin yönetimi Atatürkçü, Cumhuriyetçi, bilimden yana, akılcı insanlar yerine “din ile aldatanlar”ın eline düşmüşken üstüne üstlük bir de bunların yıllarca besleyip büyüttüğü “besle kargayı oysun gözünü” takımından başka mollaların hain darbesi varken sırası mı şimdi “Didim pazarından fotoğraflar çekip altına ıvır zıvır şeyler yazmanın!” diye düşünebilirsiniz. “Demokrasi bizim için amaç değil araçtır.” deyip de “demokrasi havarisi” kesilenlere söz söylemek kolay mı? Millet facebook sayfasını “Aman bana dokunmasınlar!” anlamına gelen yazılarla doldurmuş. Ben de asık suratlara biraz gülümseme getireyim dedim.

Bir elimde bir kilo tadından yenmez kayısı
Diğerinde kimseye çaktırmadan taşıdığım fotoğraf makinesi
Kafamda şapka, üstümde tişört ve şort
Dolaşıyorum Didim pazarında





Önce incik boncuk satanlar
Bunlar pazarın girişinde ilk göze çarpanlar
Neler yok ki
Çatal iğne, tespih, boncuk, kemer, takılar
Daha da neler neler
Ve de mandallar
Demiş ya adamın biri
“Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı”
Her satılan ayrı işe yarar








Her pazarda görüyorum orta fotoğraftaki kızı
Ne varsa tezgahında
Durmadan satıyor, alıcısı pek çok
Sebebi mi
Tombulluğu kavunlarıyla uyumlu
Bu kızın hiç somurtmayan güler yüzü

Marul, maydanoz, dere otu, nane
Her yeşillik var tezgahında
Bu esmer genç kadının
Bir de kucağında bebesi
Hem ekmek parası kazanacak
Hem bebeğinin karnını doyuracak
Akranları güneşlenirken iki adım ötede, kumsallarda
O, alın teri döküyor
Elinde bebeğin maması
Bu sarı sıcakta

Yerli mısır, taze fasulye, salatalık var
Üçüncü fotoğraftaki kızın tezgahında
Başında bürgüsü, altında şalvarı
Omuzundan geçmiş arkadaki kasalar
Ve o yorgun, esmer yüzüyle
Sanki bana der ki:
“Bana ne âlemin tatilinden, eğlencesinden
Güneşinden, denizinden
Satabilseydim şu tezgahtakileri
Evde ekmek bekleyen  beş kardeş
Elime bakar”




Pazar yeri hıncahınç dolu
Sabahın sekizinden akşamın karanlığına kadar
Bizim tatilciler değil yalnız
Bu pazarın müşterisi
Uzak adalarından güneşe hasret
Çıkıp gelmiş
Gelmekten öte çoğu bu  tatil beldesine yerleşmiş
Esmer pazarcıların tarzancayla anlaştığı
Sarışın İngilizler

Bu cennet vatanı
Doğasıyla, iklimiyle, güneşiyle, deniziyle
Bu cennet vatanı
Kavgasıyla, darbesiyle, hilesiyle
Berbat eden bizler
Onları da kaçırmaya başlamışız
Gidiyorlarmış pek çoğu memleketine
Mahallelere bakınca da belli oluyor
Hızla çoğalmış satılık evler



Yalnız sebze, meyve pazarı değil burası
Bir tarafında pazarın rengarenk giysiler
Pantolonlar, şortlar
Gömlekler, tişörtler
Kotlar, entariler
Tüm albenileriyle
Müşteri bekler




İzmir üzümü ve kiraz
İkisinin de tadına doyulmaz
Pazarın bana göre kayısıyla birlikte en güzel süsleri
Üzüm çekirdeksiz, kiraz kurtsuz
Kayısı lezzet küpü
Hiç sektirmem, mevsiminde her hafta alırım
Bu meyveleri

Şimdi belki de diyorsunuz birçoğunuz
“Ne var kardeşim? Bildiğimiz pazar işte
Sen varmışsın tadına
Bize de anlatıyorsun ballandıra ballandıra”
Haklısınız ne diyeyim
Benim işim de bu emeklilikte
Anlatırım ne varsa hoşuma giden günlük yaşamda
Tanık olmak istedim akıp giden zamana
Seviyorum böyle pazarlarda gezmeyi
Değişik insanlar görmeyi
Yaşadıklarımı sözle değil de
“Belki kalıcı olur” diye yazıyla iletmeyi

Bir tek bu anlattıklarım yok Didim pazarında
Sayayım mı daha
Peynirciler, ekmekçiler, zeytinyağı satıcıları
Aktarlar, kuru yemişçiler, ayakkabıcılar
Ve çoğu bağırıyor
"Gel gel! En iyisi bizde var!"



Pazardan ayrılınca gördüm incir satan kadını
“Fotoğrafını çekeceğim, iznin var mı?” dedim
Şöyle bir baktı
“Çekcen de nolcek kardeşim
Benim derdim ne, sen ne diyorsun
İncirleri satcan da köye gitcen daha” dedi
Bana da bu yaştan sonra
Hayatımın dersini verdi

İki çocuk gördüm
Kayısı tezgahında
“Güzel mi kayısılar, seçebilir miyim?”
“Seç amca!” dediler
Bu tertemiz yüzlü gençler
Bir de poz verip fotoğraf çektirdiler
Adlarını almayı unutmuşum
Haftaya arayacağım onları
İnternetten göndereceğim fotoğrafları
Öyle güler yüzlü
Öyle cana yakın, sevimliydiler ki
Umarım bu gençlerin mutluluğu gibi olur
Ülkemin yarınları
....................................................................................................

Numan Kurt
23 Temmuz 2016

YILLAR DÖKÜLDÜ HAYATIMIZDAN MEVSİM SONBAHAR

  "Herkesin bir sonbaharı vardır; kiminin yaşamadan yaşlandığı, kiminin yaşlanmadan yaşadığı…" *** Sonbaharda Ne zaman çıksam soka...